07
Kasım

Göğsümün İçinde Ateş...

07 Kasım 2015 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı / Kırlara yayılan ilkbahar gibi / Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı / Göğsümün içinde ateş var gibi.” Onunla asıl tanışmam bu dizeleriyledir. Yazar değil, şair Sabahattin Ali’dir ilk sevdiğim, merak ettiğim. Beni çeken, yaralayan, büyüleyen şiirdir hep; başkası bilmiyor, anlamıyordur çünkü, ne demektir kalbin hiç durmadan hızla çarpması, göğsün içinde ateş var gibi hızla, hiç durmadan çarpması, kalbin…

Yazan: Onur Behramoğlu

Genç kızlığın eşiğinde olduğu günlerde ablamın elinde gördüğüm ‘Değirmen – Dağlar ve Rüzgâr’dır Sabahattin Ali. Ablamın bana bakarken annemleşen yüzüyle yan yanadır belleğimde, onun yuvarlak gözlüklü, yakışıklı, güleç yüzü.

Köy enstitülü emekli edebiyat öğretmeni dedemin önerisiyle okuduğum – Sahi okudum mu? Belki sadece sararmış sayfalarına dokunmuş, eskimeyen güzelliğini çekmişimdir içime! – Mussolini faşizmini anlatan Ignazio Silone romanı ‘Fontamara’nın çevirmenidir usta yazar. Köy enstitülerinin mimarı Tonguç’un bu kitabı bir öğretmene hediye etmesi nedeniyle soruşturulduğunu öğrendiğimden beri, Tonguç’la, dedemle, Fontamara ile yan yanadır belleğimde.

 “Bende hiç tükenmez bir hayat vardı / Kırlara yayılan ilkbahar gibi / Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı / Göğsümün içinde ateş var gibi.” Onunla asıl tanışmam bu dizeleriyledir. Yazar değil, şair Sabahattin Ali’dir ilk sevdiğim, merak ettiğim. Beni çeken, yaralayan, büyüleyen şiirdir hep; başkası bilmiyor, anlamıyordur çünkü, ne demektir kalbin hiç durmadan hızla çarpması, göğsün içinde ateş var gibi hızla, hiç durmadan çarpması, kalbin… “Bazı nur içinde bazı sisteyim / Bazı beni seven bir göğüsteyim / Kâh el üstündeyim kâh hapisteyim / Her yere sokulan bir rüzgâr gibi”, bazı nur içinde bazı siste olmak ne demektir… her yere sokulan bir rüzgâr gibi olmak ne… bilmiyor, anlamıyordur şairden başkası.

Tevfik Fikret’in ‘Sis’indeki “beyaz karanlık”, Hâşim’in “Nur ve zulmeti birlikte sürükleyecek şiir”i ve melankoli: “Beni en güzel günümde / Sebepsiz bir keder alır / Bütün ömrümün beynimde / Acı bir tortusu kalır / Anlayamam kederimi / Bir ateş yakar derimi / İçim dar bulur yerini / Gönlüm dağlarda dolanır.” Hani İlhan Berk’e de “Dün dağlarda dolaştım evde yoktum” dedirten iç daralması, keder, bütün ömrün acı tortusunun istilasına karşı ferahlık, genişlik, yücelik arayışı. (Tam da şimdi zihnimde beliren soru: Şair, dünyada insan olarak salt kendini bilirken, romancı, bütün insanları tanımak arzusundaki kişi mi? Şairlerin, “kendinden çıkıcı ve taşıcı olma” anlamındaki aşka bağlılıkları, kendi üzerlerine bu denli kapanmışlıklarını aşma çabası mı?)

‘Kuyucaklı Yusuf’ ile ‘İçimizdeki Şeytan’ı okuduğum gecelere haksızlık etmeyeyim, kabul, lakin hâlâ okumadığım ‘Kürk Mantolu Madonna’dır Sabahattin Ali. Koca Aziz Nesin de Madame Bovary’yi yetmişindeyken okumamış mı? Bazı kitaplar hakkında o kadar konuşulup yazılır ki, okumuş kadar olur insan. Okumadığı kitaplar da zihninde uğuldar durur. Bir de, hiçbir zaman okuyamayacağımız, tasarlanmış fakat yazılamamış kitaplar vardır. Yazarın yakın arkadaşı Cevdet Kudret’e kulak verelim: “Sabahattin Ali bir roman üçlemesi yazmayı düşünmüş ve bunun ilk cildi olan ‘Kuyucaklı Yusuf’u yazmıştı. İkinci ciltte dağa çıkan Yusuf’un eşkıyalık hayatı ele alınacak; üçüncü ciltte, dağdan inen Yusuf’un göçebe Yörükler arasına katılışı işlenecekti.”

‘İçimizdeki Şeytan’da kendimi bulduğum cümleye rastladım şimdi, kitabın sayfalarını karıştırıp altı çizili yerlere bakarken: “Onda öyle bir hal var… İnsana azıcık darılsa hemen yanından kaçacak gibi bir hal.” Bir cümle daha: “Karşısındakini görmüyormuş gibi uzak bir bakışı vardı.” Ve bir cümle daha: “Hep böyle küçük şeyler yüzünden üzülürüm.” Bir romanı değerlendirmenin yolu bu değildir tabii… ve biraz da budur. Kalın bir kitap boyutunda incelenebilecek olan romanın anahtarı, içerisindeki bir cümledir çoğu zaman: “Karşısındaki kendisinden daha tabii, yani daha kuvvetliydi” cümlesi, ‘İçimizdeki Şeytan’ın anahtarıdır bana kalırsa. Döneminde anti-faşist roman olarak alkışlanıp ırkçıları ayaklandıran yapıtın değeri, yazınsallığıyla birlikte, o cümlede beliren estetik ve ahlaki tezin kalbimizde yaratacağı ürpertilerde aranmalı. (Romanın, 1930’ların sonlarında faşizmi kurumsallaştıran Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ulus Gazetesi’nde yayımlandığını da belirtelim! 1940’ların karanlığında ise koca ülke kendisine dar edilerek hiçbir yerde yazamaz, çalışamaz hale getirilecektir Sabahattin Ali!)

‘Kuyucaklı Yusuf’ta hiç unutamadığım sahne, daha sonra bir de Duras’nın ‘Sevgili’sinde hissettiğim, ikiyken bir olmanın tüm duyuları yatıştırıp yoğunlaştıran erotizmini yüklemiştir bana: “Bir tek üzüntüleri, bir tek istekleri yoktu. Hatta her istediğine nail olanların iç sıkıntısı da onlardan uzaktı. O kadar ki, birbirlerine söyleyecek tatlı sözler bile bulamıyorlar, sadece derin derin nefes alarak gülümsüyorlardı… Atlar bağlı oldukları ağaçlara başlarını sürtüyorlardı; ayaklarının altındaki kuru çam iğneleri kırıldıkça çıtırdıyor ve aşağı doğru kayıyordu. İri ve yüksek çamların yukarılarında kıpırdamalar oluyor, bir sincap daldan dala atlıyordu. Yaylı arabanın boşluğa doğru uzanan oku hafif hafif sallanıyor ve içinde bulunan iki genç insanın nefesleri kuru ot ve keçe kokularına karışıyordu.”

‘Kuyucaklı Yusuf’ der demez, üzerinde uzun süre çalışıp 2015 Nisan’ında yayımladığım ‘Yeniden Yaratılmanın Coşkusuyla’ (Ataol Behramoğlu-Nihat Behram / Mektuplar / 1967-1983) geliyor hatırıma. 30 Ekim 1971’de Paris’ten kardeşine şöyle seslenir Ataol Behramoğlu: “Peyami Safa’nın pek şişirilen romancılık tarafında hiçbir iş olmadığı söylenebilir. Ama Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı’sı diyebilirim ki yazılmış en büyük Türk romanıdır. Bir şâheser olduğu söylenebilir. Üzerimde bıraktığı etki hâlâ derin ve canlı. Romandaki bölümlerden birinde, kahramanlardan biri, duyduğu bir ezan sesi üzerine, toprağa yüzükoyun uzanmak ve varlığın anlamı üzerine çıldırası bir düşünceye gömülmek gibi bir duyguya kapılmıştı. Ben de o romanı bitirdiğimde tıpkı öyle bir duygu içindeydim.” Bu satırları yazdığım şu anda, İstanbul’da ikindi ezanı okunuyor… Hayatın şiiri…

Peyami Safa’ya haksızlık edildiğini düşünürüm elbet. Adını Tevfik Fikret’in koyduğunu hatırlatsam, ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ üzerine Nâzım’ın övgü dolu yazısını dayanak göstersem kimilerini ikna edebilirim, hani kendi aklıyla düşünemeyip daima büyüklerin gölgesinde rahat edebilen kimilerini. ‘İçimizdeki Şeytan’da adı verilmeden yerilen yazarın, tıpkı Sabahattin Ali gibi, trajik varoluş içerisinde çırpındığını söyleyebilir, ‘Fatih-Harbiye’deki meseleye ‘İçimizdeki Şeytan’da temas eden cümle eşliğinde sanatçılar arasındaki bazı ayrılıkların yapaylığını vurgulayabilirim: “Onlar da bu oda gibi, bütün evleri gibi henüz nereye ait olduklarını bulamamışlardı. Onların içinde de besmele levhasıyla Sonya plağı yan yana duruyordu.” Ya da sadece şunu yazıp kalemi bırakabilirim: Biricik kızını öpüp koklamaya doyamadan susturulup yok edildi Sabahattin Ali ve askerdeki biricik oğlunu kaybetmeye dayanamayıp üç buçuk ay sonra öldü Peyami Safa. Politik kavgalarının düzeyi ne olursa olsun, yaşamları sarsıcı acılarla örülü iki roman kahramanıdır onlar. Julien Sorel gibi, Raskolnikov gibidirler artık.

Hem Sabahattin Ali hem de Peyami Safa’yı okuyup eleştirebilsek, takım tutar gibi saflaşmadan konuşup dinlemeyi öğrenemez miydik? Moda’daki evinin balkonunda, sonra bir de Hacıbektaş’ta Edip (Akbayram) ağabeyden dinlediğim haliyle, isyan eder gibi haykırıp geçelim: “Görmesen bile denizi / Yukarıya çevir gözü / Deniz gibidir gökyüzü / Aldırma gönül, aldırma.”

Kuyucaklı Yusuf da, ‘İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i de, belli ki ‘Kürk Mantolu Madonna’nın Râif’i de birazdan fazla Sabahattin Ali’dir. 18 Nisan 1948 tarihli bir başka kardeş mektubunda, Bedri Rahmi şöyle anlatır onu, Sabahattin Eyuboğlu’na: “Bundan yirmi gün kadar önce bir gün Sabahattin Ali bana sergiye uğradı. O günler hep sarhoş dolaşıyordu. ‘Senden başka hiç kimse bilmiyor, bilmesini de istemiyorum. Ben artık bu memlekette yaşayamam. Çekip gideceğim. Nereye olduğunu pek bilmem ama’ dedi. O bunları söylerken ağzından alev gibi votka dumanı çıkıyordu. Bu kadar arkadaşı vardı. Böyle bir sırrı açmak için niçin beni seçmişti? Onunla hiçbir zaman dost olacak kadar birbirimize sokulmamıştık. Birçok halleri bana sevimsiz geliyordu. Çoğu kez eğlence, içki ve kadın peşinde idi… İlahi Marko Paşa. Ben onun işlerinden hiçbir şey anlayamadım gitti. Sanat adamı mı? Siyaset adamı mı? Keyif adamı mı? Bunların üçü mü? Hiç birisi mi? Bazıları mı?”

Duymaya pek de alışık olmadığımız, bize epey yabancı bir Sabahattin Ali portresi! Türkiye’de solcu basının belki de en büyük başarısı olan ‘Marko Paşa’yı merak edip araştırdık mı peki? Sabahattin Ali’nin nasıl öldürüldüğüne sahiden kafa yorduk mu? “Sabahattin Ali, polisin, sosyalist Bulgaristan’a sürekli olarak adam kaçıran bir şebekeyi yakalama çabalarında bir yem olarak kullanılırken öldürülmüştür” diyen Yalçın Küçük’ü; “İki kişi, Çetin Altan ve Faruk Erem, birbirinden habersiz olarak, aşağı yukarı on altı yıl arayla bana Sabahattin Ali’nin ölümünden sorumlu olanın adını vermişlerdi” diyerek Nihat Erim’i işaret eden Aziz Nesin’i okuduk mu? (Sabahattin Ali’nin yapıtlarıyla büyük tehdit oluşturduğu, ‘Ankara’ adlı bir roman yazarak polis rejiminin gerçek yüzünü göstermeyi düşündüğü, bu sebeple tuzağa düşürülerek öldürüldüğü ‘tez’ini gülünç bulmamla konuyu araştırmaya başladığım zamanlardan çıkıp gelen bir soru: Sunulan her şeyi derinlemesine sorgulamadığımızda, onca faili meçhul cinayetten biz de sorumlu değil miyiz?)

“Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren / Atını sürüp gidenlerden.” Atını sürüp giderken bizi yüreklendiren Sabahattin Ali’ye borcumuzu okuyarak, çalışarak, tartışarak ve… madem en yasak sözcük ‘yaratmak’tır bugün, yaratarak ödeyelim.

(yazı Peyniraltı Edebiyatı dergisinin Sabahattin Ali bölümünde yayınlanmıştır)

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri