30
Ekim

Gel öpem seni yeni bir dilsen

30 Ekim 2015 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

"Türkiye, doğrudur, “yeni” Türkiye’dir, ancak burada “yeni” sözcüğü sizi yanıltmamalı. Türkiye, ilerlemeci, ileri bir çerçeveye girmemiş, aksine eskisinden daha köhne ve geri bir yapıya sokulmuştur. Gericiliğin tersyüz edilerek “yeni” diye yutturulmaya çalışıldığından söz ediyorum. Yarım asırdır verilen narkoz altında (milliyetçilik, dincilik, liberalizm, demokrasi); Türkiye’nin, gericiliğe, gerilemeye direnmesi gereken iç organları değiştirilmiştir. Olan budur..."

 

Yazan: Uluer Aydoğdu

-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de

Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, bir ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh bütün vatan’dır, bütün Cumhuriyet’tir, bütün ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar… Bu yüzden olmalı, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış Yalçın Küçük, kendisine, onun dilinden çalarak, kaburgalarımın arasındaki o küçük gök cisminin selamını yazıyorum.

Selda Bağcan, bir şarkıda “yenilmedim ki” diyor. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, ‘burada kalmamak’ olan yenilmez. İnsanın özünde pervasızlık, akış ve başkaldırı vardır. Biz o özü gürleştiriyoruz, o öz yenilmez! Aha işte ‘ölümsüzlüğün reçetesi’ ya da insanın, özünde devrimci oluşunun kanıtı.

Bu, bir ‘taksim’dir, fasıl az sonra, böylece başlıyoruz, başlamak çerçeveye girmek demektir, değilse yoksundur.

Çizgisel hat, mevziden çıkıp ‘satıh’a, seni direnirken sevmek aşkların en güzeli Türkiye, giriş yazısıdır bu yazı: Geçti ‘hattı müdafaa’ devri, sürdüm kalbimi ve aklımı bütün satıh vatana, bütün satıh Cumhuriyet’e, bütün satıh insana! Öyle.

Osman Çutsay’ın, “Öfke/ Türk Çürümesinde Sanatın Rolü”, adlı son kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı” diye sorar? Cevap kesindir: “Herhalde yoktur”. Tıpkı Çutsay gibi, Yalçın Küçük de, kitabında “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular.

Açıkça “Cumhuriyet’in karşısında” bir cephe var ve bir sürüler. “Bir sürüler”, derken asıl olarak, Yalçın Küçük’ten hareketle, insanı sürüleştirmek için sürüleştiklerini söylüyorum. Tabii kimi “uvertürdür”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki “Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar” ve üstelik “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Bunlar, Yalçın Küçük’te, “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”, örneğin. Osman Çutsay da Murat Belge’yi, yani “Belge’li Birikim Gericiliği”ni baş sıraya koyar. “Türk edebiyatına girip Stockholm sendromunu andırır bir tutkuyla sahip çıkan solcularımız, sürekli dövülen çocuklar gibiydi. Birçoğu “dayak arsızı” oldu ve bu nitelikleriyle de birer karşıdevrim militanı olarak kariyer yapabildiler” dediği “Dayak arsızı kariyeristler galerisi”de tabii başka isimler de var. Diğer yandan, “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse tüm ucuz şöhretleri” de işin içindedir, ama hem Yalçın Küçük’te hem de Osman Çutsay’da neredeyse aynı isimler başı çeker. Öyledir, Türk edebiyatı bunlardan sorulur ama “Sol inadın bu edebiyatta bir yeri olabilir mi?”

Yalçın Küçük, kitabının önsözü’nde bir şeye yeni demekle, o şeyin yeni olamayacağından hareketle “Yeni Roman hiçbir zaman yeni olmadı. Çünkü yeni olmak isterken roman olma niteliklerini yitirdi”, diyor. Bu saptama şiir için de doğrudur: Nazım Hikmet’i, “onun tetiklediği 40 Kuşağı’nı ve kısmen de İkinci Yeni’yi bir kenara koyarsak, Türk şiirinin yeni bir şiir oluşturamadığını, yaratamadığını söylemek mümkün. Tamam, yeni olmaya çalışmıştır, böyle iddialar vardır ama yeni olmak isterken şiir olmaktan çıkmış, şiir olma niteliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla şiir olma özelliklerini yitirmiş metinlere şiir diyemeyeceğimiz için bu ‘şeylerin’ şiir bağlamında yeniliğinden de söz edemeyiz.  Ancak, bu doğrultuda devam edebilmemiz için, öncelikle hakikaten şiir nedir diye sorup cevap vermemiz gerekiyor.

Soralım öyleyse: Şiir nedir? Birçokları için edebiyattır, sanattır, sayıklamadır vs., ama örneğin Onur Behramoğlu, şiiri “edebiyat değil başkaldırı sayar”. Şiirin ‘ne olduğuna’ dair sıkı bir saptamadır bu. Öyledir, şiir sanat değildir, şair varoluşun eşiğinde ölümcül/gülümcül sıçramalar yaparak konuşur. İnsanın var olana, verili olana karşı direnişini, isyanını dile getirir, ancak son elli yıldır giderek “çürümeyi, şizofrenik dünyaları anlatmanın aracısı” olmuştur. Şunu söylemeye çalışıyorum: Şiirde bir ‘durmayarak durma’, ‘burada kalmayarak burada kalma’ refleksi vardır ki böylece hep yenidir zaten, hiçbir zaman eskimez. Pek tabii, aynı zamanda da, dünya hakkında bir dünya, evren hakkında bir evrendir şiir. Dünyanın ya da evrenin kendi kendine attığı bir isyan çığlığı, bir sesleniş, bir çağrı… Evet, öyledir, en azından iktidar aygıtına karşı bir ‘pahalıya mal olma makinesi’dir. “Eski bir çaresizliği yineliyor ve karşıdevrimci bir arka planı var”, diyerek “Sanatta slogana düşmanlık”tan söz ediyor ya Osman Çutsay, doğrudur, sloganlardan ödü kopar bu iktidar aygıtı ve onun memurları ‘çürütücü’ ve ‘yıkıcı’ tayfanın, mahsuru yok, kopsun: Şiir vardır, iyi ki, başka dünyalara inanalım diye.

Sabit ya da süreksiz akıl var olanı, eskiyi, verili olanı abartır, etrafımız bunlarla doludur, hangi şairin altını kaldırsak bir katılık vardır, eskiye övgü; sanat, sanat içindir kandırmacılığı, iç dökme histerisi… İlerici/ilerlemeci bakış ise var olanı, eskiyi “önemine indirir”: Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Bu yüzden bunların yeni bir yol açamayacağı, hayata yön veremeyeceği kesin! Şöyle bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı hemen görülecektir. Var olan sistemin herhangi bir şairi ciddiye aldığını bilen, gören, işiten var mı? Yoktur. Çünkü direnen, var olana karşı koyan, bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına, bütün olarak bir “reddiye” olduğunu unutmuş görünüyor şairler. Bu yüzden, herhangi bir tehdit/şiir içermediklerinden var olan sistemin umurunda bile değiller.

Türkiye, doğrudur, “yeni” Türkiye’dir, ancak burada “yeni” sözcüğü sizi yanıltmamalı. Türkiye, ilerlemeci, ileri bir çerçeveye girmemiş, aksine eskisinden daha köhne ve geri bir yapıya sokulmuştur. Gericiliğin tersyüz edilerek “yeni” diye yutturulmaya çalışıldığından söz ediyorum. Yarım asırdır verilen narkoz altında (milliyetçilik, dincilik, liberalizm, demokrasi); Türkiye’nin, gericiliğe, gerilemeye direnmesi gereken iç organları değiştirilmiştir. Olan budur, “1923 İlerlemeci Projesi”ni, bu dinamiği ölümcül/gülümcül sıçramalara uğratarak hakikaten “yeni” süreçlere taşıyabilecek hayati organlar hemen hemen ortadan kaldırılmış, “yeni” Türkiye görüntüsü altında gerici bir bakış ve estetik aşama aşama bünyeye aşılanmıştır. Tam da bu yüzdendir bugün yaşadığımız tepkisizlik. Bu tepkisizliği, ‘şiirsizlik’ diye de okuyabiliriz. Diyeceğim, yazılan şiirin herhangi bir direniş göstermemesine birileri şaşıra dursun bizim için sürpriz değildir. Hani soruyor ya Brecht,  “Demeyecekler: Karanlıktı o sıralarda günler, geceler/ Ama diyecekler: Bu ülkenin şairleri neden sessizdiler?”, diye, işte yapılan operasyondan dolayıdır, ilahi Brecht!.

Sahi direnmek neydi, nasıl bir şeydi? Bilen var mı acaba? Sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü yaşamın rezil ve kepaze bir hayatta kalma, survivor, şovuna indirgendiği bir uzay-zaman diliminde yaşıyoruz. Yaşamın, bir olanaklar alanı, seçim yapmaya davet olduğunu unutmuş şairler(?), kendi kendilerine ‘imgeveleyip’ duruyorlar işte, sözüm ona ‘iç’lerini döküyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki ortada bir ‘iç’ kalmış gibi.

Osman Çutsay, kitabında, “1923 Projesi”nin, “1917 Ekim Devrimi”nin ebeliğinde doğmuş ilerici bir hamle olduğunu sık sık vurgular. İşte bu “1923 Projesi” Türkiye’den çıkmıştır Orhan Pamuk. ‘Asıl olan sanattır’ vs kıvırtmacılığı içinde gericiliğe, “ihanete ve alçalmaya methiye düzecek” ve Nobel ödülünü alacaktır. Böylece “Yeni” Türkiye’ye iyice girmiş olduk. “Başkaldıran İnsan”ı, “hayır” demeyi unutmuş, emperyalizmin, neoliberalizmin, demokrasiciliğinin önlerine koyduğu yemeği bir köpek sadakati ve iştahıyla yiyen “ilerici”lerden söz ediyoruz.. Oysa var olana, onun iktidarına yapışıp kalmışlardır. Bu yüzden yapış yapışlardır; tazeliği, diriliği, yeniliği olmayan bir bakışları vardır hayata. Ancak, yalnızca ‘tiksinti’ veriyorlar.

Canlı olmak, geçici ama verimli bir döngüyü müthiş bir kararlılıkla sürdüren bir beden/bir çerçeve aracılığıyla; yakın ve uzak çevresiyle iletişime/ mübadeleye girip canlılığın suyunda olduğu üzere ‘koklaşarak’ ya da ‘didişerek’, yaşam istenci de diyebileceğimiz duyarlılığı yeni, büyük toplamlara, çerçevelere taşımak demektir. Canlı, bu istencini yaşamı boyunca canlı tutar ve öldükten sonra da başka uzay-zaman düzenlemelerinin hammaddesi olmak üzere çürümeye koyulur. Ancak canlıyken bünyeye musallat olmuş bir ‘çürütücü’ tayfası vardır ki son zamanlarda işi iyice azıya almışlardır. Bu yüzden, bu yazı bunlara karşı bir savaş yazısıdır. Eğer iş işten geçmediyse bunların bir an önce bünyeden kesilip atılmaları gerekmektedir. Çünkü çürüktürler ve bunu etraflarına bulaştırma işindedirler. Bundan başka bir işlerinin olmadığını görüp yaşadık. Herkes bilir; çürük, çürük olmayan yerlere hızlıca intikal eder. Tam da bu yüzden Türkiye’deki çürümenin hızına hiç şaşırmıyoruz. Türkiye, Osman Çutsay’ın da ısrarla belirttiği üzere, baştan değil her yerinden, neredeyse bütün olarak kokmaktadır, olan budur.

Ancak; her şeye rağmen, bu çöplüğe, bu çöle, bu enkaza rağmen, Raoul Vaneigem’in LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI (DURRUTİ KOLUNUN DÖNÜŞÜ) adlı çizgi romanda söylediği gibi “Bugünkü sefaletin yanında veya karşısında, tarihi elinizden alarak sizi yaşamaktan alıkoyan gücün yanında veya karşısında olmak” bağlamında, yıkımı yıkmak üzere, hakikaten yeni, sol bir Türkiye için -Osman Çutsay, “Ya sol Türkiye ya yok Türkiye diyordu- önümüzdeki günlerde, yakında, az sonra İLERİCİ/İLERLEMECİ/DEVRİMCİ KOLUN DÖNÜŞÜ’nü hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Ataol Behramoğlu’nun dediği gibi “Bir gün mutlaka”.

Çünkü, bu yağmur dinmez abi!

Çünkü; bu bir başkaldırı, bu bir döl, bu bir ısrar/ ıtır ve hayatı müdafaa kokan.

 


Kaynakça:                                     

1- Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları, Yalçın Küçük, Mızrak Yayınları, İstanbul, 2011.

2- Öfke/Türk Çürümesinde Sanatın Rolü, Osman Çutsay, Beyaz Baykuş Yayınları, İstanbul, 2015.  

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri