29
Ekim

AKP’nin, Laikliği ve Cumhuriyeti Bitirme Planı...

29 Ekim 2015 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

"TSK 28 Şubat 1997’de MGK’da irticayla mücadele kararı almış, çok sonra duyulan feryatlara bakılırsa yürürlüğe de koymuştu...

'İrticayla mücadele?' Arada öyle bir mücadele gerçekten oldu. 28 Şubat’ın Mimarı Çevik Bir’in emriyle benim de aralarında olduğum sekiz gazeteci işsiz bırakıldı. Sonra, hakkımda oraya, buraya, şuraya hakaretten pek çok dava açıldı. Bir kısmından mahkûm oldum ve gazeteciliği bırakmak zorunda kaldım. Sanırım böylece irtica da fiilen yenilmiş oldu!

Yanlış anlaşılmasın, 28 Şubat mağduru falan değilim. Çünkü bizim gibiler, sistem için yangında ilk gaz dökülecekler sınıfındadır."

 

Yazan: Orhan Gökdemir

Biyografisine göre, 1998–2002 yıllarında, Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademilerinde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi. Yani, 28 Şu­bat dö­ne­min­de orduya oldukça yakındı…

Şöyle dedi yıllar sonra o günleri anlatırken: “28 Şubat hepimiz için bir zulümdü. Ben Profesör iken eşimin ihtisas sınavında kapıda bekledim. Birisi hakaret etmesin, bir şey olmasın diye.”

TSK 28 Şubat 1997’de MGK’da irticayla mücadele kararı almış, çok sonra duyulan feryatlara bakılırsa yürürlüğe de koymuştu. Ama irticayla mücadele yürürlükteyken, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi referanslı Ahmet Davutoğlu, günün yüksek subaylarının oluruyla geleceğin yüksek subaylarına “siyaset bilimi” dersi vermekteydi.

“İrticayla mücadele?” Arada öyle bir mücadele gerçekten oldu. 28 Şubat’ın Mimarı Çevik Bir’in emriyle benim de aralarında olduğum sekiz gazeteci işsiz bırakıldı. Sonra, hakkımda oraya, buraya, şuraya hakaretten pek çok dava açıldı. Bir kısmından mahkûm oldum ve gazeteciliği bırakmak zorunda kaldım. Sanırım böylece irtica da fiilen yenilmiş oldu!

Yanlış anlaşılmasın, 28 Şubat mağduru falan değilim. Çünkü bizim gibiler, sistem için yangında ilk gaz dökülecekler sınıfındadır. Demem o ki durumumuz 28 Şubattan önce de çok parlak değildi, sonrasında da parladığına hiç tanık olmadım. Evet, askerlerin bir kıl tüy takıntısı vardı. Üstelik kılın tüyün şekil şemailine de hiç dikkat etmezler, dini bir anlam taşısın taşımasın kılı tüyü olana ambargo koyarlardı. Başörtüsünün her şekli de buna dâhildi. Bu nedenle kuşkusuz, mağdur olanlar vardı. Ama bunun sadece siyasal İslamcılar olduğu yönündeki yargı çok sonra oluşturuldu ve yerleştirildi.

Ama hakkını yemeyelim, Davutoğlu da olmuş bir baskıdan söz etmiyordu zaten. O baskının olabilme ihtimalinden korkmuştu. Mağduriyetleri budur.

28 Şubat generalleri, irticayla böyle mücadele ede ede Ecevit’i devirdi ve yerine Recep Tayyip Erdoğan’ı oturttu. Ecevit’e yapılan darbe planın içinde anlı şanlı generallerle birlikte, AKP’li yılların pek çok liberal gazetecisi de vardı. Gerçi Cemaatin “Darbe girişimi”nin ardından yeniden muhalif urbalarını giydiler ama uzun dönem boyunca AKP’nin en büyük destekçileriydiler. Özetle, 28 Şubat’ta baskı yapılma ihtimali olanlara kapılar yine 28 Şubatçılar eliyle açılmış oldu.

Dönemin Harp Akademileri misafir öğretim üyesi Davutoğlu 2009 yılında Dışişleri Bakanı olarak atandı. Eski Türkiye’nin “Yurtta sulh, cihanda sulh” özlü sözüyle simgelenen dış politikası Davutoğlu’nun “stratejik derinlik”i ile yer değiştirecekti. Plan buydu.

Yeni politikanın çıkış noktası çok basitti: Cumhuriyet ideolojisinin kökeninde pozitivizmden kaynaklanan modernist bir siyaset anlayışı vardı. Dolayısıyla Kemalizm doğası gereği çatışmacıydı. Dış politikada ortaya çıkan sorunların sebebi de buydu. Belli ki öğrencilik yıllarındaki derslerde “Pax Ottomana” belleğinde yer etmişti. Osmanlı “Modernist” de sayılamazdı (nedense) zaten. Özetle, bütün sapmalar ve çatışmalar Osmanlının yıkılmasıyla başlamıştı.

“Komşular sıfır sorun” lafının arkasında işte böylesine “derin” teorik-felsefi bir yaklaşım vardı. İktidar artık “neo-Osmanlı” referanslı siyasal İslamcıların eline geçtiğine göre, Pax Ottomana’dan esinlenen barışçı ve sorun çözücü bir yeni dış politikaya geçilebilirdi.

“Komşularla sıfır sorun” gerçekten Türkçesinin sorunu dışında “sıfır sorunlu” bir politika gibi duruyordu. Sanırım, “dış politika” dersini Davutoğlu ve benzeri tiplerden alan askerler de “sorun”u pek fark etmemişti. İslamcı-mezhepçi temeli henüz yeterince belirgin değildi. Tam tersine yeni dış politikaya sinmiş bu din kokusu, Kemalizm’in kapattığı Ortadoğu kapılarını yeniden açacaktı. Böylece Kemalizm’le dış politika üzerinden de hesaplaşılacaktı.  Dışarısı “komşularla sıfır sorun”, içerisi de “askeri vesayet” lafı ile düzlenecek, Kemalizm nihayete erdirilecekti.

Ahmet Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan bütün bunların gerçekten söylendiği gibi kolay olacağına inandırılmıştı. Bununla birlikte Ermenistan ve Suriye ile Türkiye arasında esmeye başlayan bahar havasının dışında bu inancı destekleyen pek az şey vardı. Ama içeride Ergenekon ve Balyoz davaları şiddetle yürüyordu. “Askeri vesayet” düştü düşecek gibi görünüyordu.

Ama ABD üzerinden gelen ılık hava dalgası çabuk kesildi. “Komşularla sıfır sorun” politikası neredeyse Davutoğlu’nun Dışişlerini Bakanı olduğu günden itibaren büyük bir hızla sorun üretmeye başlamıştı. Ermeni açılımı çöküyordu, Kıbrıs’ta atılan adımlar hem çözümsüzlüğe yönelmiş hem de Kıbrıslı Türkleri Türkiye’den uzaklaştırmıştı. Sonra Suriye ve İsrail ile ilişkiler de derin krizlerle sarsılmaya başladı. “Arap Baharı” sırasında gösterdikleri tereddüdü aşmak için attıkları aceleci adımlar sorunları daha da ağırlaştırıyordu. Ayaklanmadan hemen önce Kaddafi’nin elinden ödül alan Tayyip Erdoğan’ın, Libya’ya bomba atmak için en önde koşması kontrolün giderek ellerinden kayıp gittiğini gösteriyordu.

Bütün bunlar Harp Okulu hocasının bütün söylediklerinin ve bütün yaptıklarının yanlış çıktığını göstermekteydi.

Dış politikada “Kemalizm’le hesaplaşma girişimi”nin bu dramatik çöküşünü gizleyen tek şey Kürt sorununda başlatılan “çözüm süreci”ydi. Kürt Sorunu çerçevesinde atılan adımlar, AKP’nin “Kemalizm’le hesaplaşma”sında psikolojik üstünlüğü elinde tuttuğu izlenimini ayakta tutuyordu. O da 7 Haziran’da AKP’nin sayısal tartışılmazlığının sona ermesiyle nihayete erdi ve her mevzide yeniden başlanılan yere dönüldü.

Sonuç şu: AKP’nin yönetimindeki Türkiye Kürt Sorunu’nda “Kemalist yaklaşımın” da gerisine düşmüş, bütün komşularıyla ağır sorunları olan, Suriye’de batağa saplanmış, mezhep çatışmasının tam ortasında kalmış bir ülke görünümünde. ABD’ye verilen tavizler sebebiyle ABD-Rusya çekişmesinde de yeniden bir cephe ülkesi. 2.5 milyon Suriyeli mülteci kontrolsüz bir biçimde sokaklarında dolaşıyor. Suriye’deki kirli savaş için desteklediği IŞİD’in terörü ise artık Suriye’den çok Türkiye vuruyor.

AKP’nin iç sarsıntılarının ilk defa böyle bir dönemde hissedilmeye başlanması şaşırtıcı değil. Üstelik 1 Kasım’dan sonra bütünlüğünü koruması giderek daha güçleşecek. Büyük bir hızla “demokrasi kahramanı”ndan standart bir “Ortadoğu diktatörü”ne dönüşen Tayyip Erdoğan’ın öfke patlamaları, siyasal İslamcı cenahta psikolojik bir yıkımı haber vermekte.

AKP’nin ilk dışişleri bakanı Yaşar Yakış, bir söyleşinde, Dışişlerinde yeterli derecede Arapça bilen kimse olmadığını söylemişti. AKP iktidarının 12 yılda yaptığı en iyi işlerden biri devlette kadrolaşma. Bu kadrolaşmanın temel kaynağı da İmam Hatipler ve İlahiyat Fakülteleri. Demek, Dışişlerine atayacak bir tek Arapça bilen İmam Hatipli veya İlahiyatçı bulamamışlar.

Arapçayı “hatim indirme” düzeyinde bilen siyasal İslamcıların “İslam dünyası”nı fetih girişiminin büyük bir ricata dönüşmesinin altyapısı işte bu. Mısır’da, Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, hatta Filistin’de “Kemalist dış politika”dan kalan bütün mevzileri terk edip, arkalarında yeminli düşmanlar bırakarak kaçtılar.

Bütün saldırılara rağmen üzerine örtülmeye çalışılan dinsel kabuğu yırtıp atan “pozitivist modernizm” ise hala dimdik ayakta. Ortadoğu’da hareket etmenin biricik yolu olduğunu ispat etti çünkü.

AKP’nin “Yeni Türkiye” planı çöktü; Ne kurmalarının ne de tutmalarının imkânsız olduğu artık görülüyor.

Osmanlıyı ihya hayali de Suriye sınırında cansız yatmakta.

Toplumu İslamileştirme projesi kısmen başarılı oldu. Ama bununla birlikte İslamcı siyasal hareket büyük yaralar aldı. Firesiz bir biçimde iktidarın arkasında sıralanmaları tahribatı tartışmasız bir yıkıma dönüştürdü. Ahlak getirmek için gelenler şimdi hırsızlıkla damgalanmış olarak gidiyor. Laiklik, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun kurtuluşu için tek yol!

Bütün bunların içinde aslında tek bir “başarı” hikâyesi var; o da bu yıkımın mimarlarından biri olan Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığından Başbakanlığa terfi etmiş olması.

Bugün onun geçmişte 28 Şubat için söylediği şeyler gerçek oldu. AKP’li 10 yıl hepimiz için bir zulüm oldu. Ölümler, baskılar, dayatmalar artık sıradan olaylar. Sadece “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla zulmedilenlerin sayısı bu dönemi “hayırla” yâd etmeye yeter de artar bile.

1 Kasım, AKP’nin “laiklik ve cumhuriyeti bitirme planı” için son gün. Sandığa atılan her oy, acılarını dindirmek için atılmış bir adım olacak!

 


Kapak tasarımında kullanılan fotoğraf; Associated Press, sayfa tasarımında kullanılan illustrasyon jehad awrtani'ye aittir.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri