24
Ekim

“Çocuklar ölüyor, oylara bölünüyor… Bu çağda yaşamak için ne günah işledik?”

24 Ekim 2015 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 ZAHİRİ

Ölümler zahiri, yaşamlar zahiri

Mezar taşı yazarak kazanıyorum hayatımı

Her ölüm bir ödeme

Yaşım İstanbul’a yaklaşıyor

Ben çocukluğumdan gün çalıyorum

Çocuklar ölüyor, oylara bölünüyor

Bu çağda yaşamak için ne günah işledik?

Ali Deniz Uslu

 

Bugünlerde konuşma sırası belki de sadece vicdanlarımızda… Dimağımızın, kalemimizin durduğu, yazıp yazıp sildiğimiz, öfke kontrolünü sağlamakta zorlandığımız, bölünüp parçalandığımız, artık hep öldüğümüz günler… Sabah okuduğum “canlı bombayı tanıma ve canlı bombadan korunma rehberi” başlıklı yazının etkisinde, tüm bu olanlardan sonra paranoyaklık demenin büyük haksızlık olacağı bir tedirginlikle adımlıyorum metronun merdivenlerini. Şansımız yaver giderse (!) az sonra Tünel’de Ali Deniz Uslu ile buluşacağız. Müzik yazılarını, keyifli röportajlarını severek takip ettiğimiz Ali Deniz Uslu, Cumhuriyet gazetesinde dolu dolu geçen 11 yılın ve ilk kitabı Girdap Balıkçısı’nın ardından geçtiğimiz temmuz ayında Karganın Duyduğu’nu yayınladı. Büyük şehir hayatının ve ülke gündeminin içinde bir o tarafa bir bu tarafa savrulurken anlayabileceği ve anlatabileceği insanlarla daha çok bir araya gelmek istiyor insan. İşte böyle bir ruh hali içinde merhabalaşıyor ve atlattığı bin bir badirenin ardından Salt çatısı altında varlığını sürdüren Robinson Crusoe’ya doğru ilerliyoruz.

Söyleşi - Işıl GEREK

Tam da Zahiri’de sözünü ettiğin duygular içindeyiz. Sözün bittiği nokta diye diye, yine de bir şeyler söylemeye çabalarken buluyoruz kendimizi. Sence neyin bedelini ödüyoruz ülke olarak?

Son mısrada “Bu çağda doğmak için ne günah işledik?” diye soruyorum ama aslında “bu topraklarda doğmak için ne günah işledik” diye sormalıyım belki de… Çünkü burası geçmişten bugüne zaten acılarla yoğrulmuş bir coğrafya. Ve bizim şanssızlığımız, özellikle son 10-15 yılda şiddetin meşrulaştırıldığı, herkesin özgürlük sözcüğünü ağzından düşürmediği ama özgürlüğün hiç olmadığı bir ülkede istediklerimizi yapma savaşını vermemiz. Belki 20-30 yıl sonra bugünleri çok iyi anacağız, biz bu mücadeleyi verdik, Gezi’yi gördük, basın özgürlüğünü savunduk, gazetecilik yapmaya çalıştık diyeceğiz. O açıdan hem şanslıyız hem de şanssızız. Lanetli bir zamandayız ama bu asla umutsuzluk gibi gelmemeli. Eğer buradan aydınlığa çıkacaksak çok güçlenmiş olarak çıkacağız. Zahiri de biraz ona gönderme yapıyor. Benim umutsuz, kaotik gibi görünen metinlerimden… Ve hakikaten ölen her çocuk oylara, yüzdelere bölünüyor. Öldürülen her asker oy demek, öldürülen her terörist, militan, ne derseniz, oy demek… Ve biz bunu anlamıyoruz, anlamamazlıktan geliyoruz. Ve bu anti-farkındalık pek çoğumuzun da sonu olacak diye düşünüyorum.

“Unutarak ve susarak korunuyor bazıları hayattan. Ama bu sağlıklı bir doğum kontrol yöntemi değil. Unutunca susmak daha kolay, susunca da hissetmemek… Bugün sustuğumuz her şey gelecekte acıyla atılacak bir çığlık demek…” Miras, kitapta beni en çok etkileyen pasajlardan biri… Korkutuyor da… “İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın.” diyordu Suruç katliamından sağ kurtulan Loren Elva. Daha o facianın acısı hafiflemeden Ankara’daki patlama oldu. Toplumumuzdaki çabuk unutma, normale dönme ve kanıksama hastalığından kurtulmamız için daha ne olması gerekiyor?

Genelde zehirle panzehiri ayıran doz derler. Ama bu coğrafyada onun da ayarının çok olmadığını düşünüyorum. Son bir yıla baktığımızda o kadar çok insan öldü ki artık bu olağanlaşma ve normalleşme hali ciddi sıkıntı. Ama bunu hatırlatmaya çalışanların da o noktada sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu sansür, baskı medyasında hiçbir şey yazamazken sosyal medya çok önemli ama sintine boşaltma derler ya, sosyal medyanın sadece toplumun gazını aldığını düşünüyorum. İnsanlar orada sanal muhalefet, sanal vicdan yapıp gerçek eylem ve hareket kabiliyetini yitirdi. Gece televizyonda haberleri izliyorlar, sonra özlü bir söz eşliğinde bir şeyler yazıp kaç retweet, kaç like aldı bunun derdine düşüyorlar. Bir de kendilerini rahatlatıp ben toplumsal görevimi yaptım diyorlar. O yüzden bu sanal muhalefetin ve sanal vicdanın çok ciddi bir mastürbasyon olduğunu düşünüyorum. Gazetecilik dönemimde de bunu defalarca dile getirdim. Ben bizim gibi düşünenlerin, umutsuzluk çizgisinin son noktasında olduğunu düşünüyorum. Pek çok insan da zaten artık kendini korumaya çalışıyor, kendi sığınaklarına çekilmek zorunda kalıyor. Tabii önümüzde bir seçim var, bu seçim çok önemli. Türkiye yine bir demokrasi sınavı verecek. Sonucun haziran seçimlerinden çok farklı olacağını düşünmüyorum. Oy dağılımında da bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. HDP’nin biraz daha yükseleceği umudunu taşıyorum. Ama bakalım ondan sonra neler olacak? Az önce seninle yolda gelirken de konuştuk ya… Beklemek çok sıkıyor. Bir şey yapalım, kitap yazalım, proje yapalım, konser yapalım ama dur şu seçim bir geçsin diyoruz. Artık insanlar eğlenmeyi, gülmeyi unuttular. Görüyorsun, Anayasa Profesörü -kendisi benim de üniversiteden hocamdır- istifa edecek misiniz sorusuna gülerek cevap veren bakanın acıdan güldüğünden bahsedebiliyor. Bizim güldüğümüz ise işte bu trajikomik açıklama ve durumlar.

Peki, yapılan açıklamalar vatandaş olarak seni tatmin ediyor mu? “Canlı bombaları biliyoruz ama eyleme geçmeden tutuklayamayız.” diyorlar mesela… Ama bu ülkede “eylemci tipi” olduğu için gözaltına alınan insanlar var. Buna ne diyorsun?

Ben açıklamaları dinlememeyi tercih ediyorum ama tabii dinlememek maruz kalmaya engel olmuyor. Sosyal medyada bunun “makarasını yapmak” bile bana acı gelmeye başladı. O yüzden sosyal medyadan da elimi ayağımı çekmek istiyorum. Çünkü zamanımı, hayat enerjimi ve umudumu çalmaya başladı. Çünkü hala umutlu bir şey göremiyoruz.

Karganın Duyduğu nasıl bir duygu yoğunluğunun ardından ortaya çıktı? Seni bu kitaptaki hesaplaşmalara ve yüzleşmelere iten neydi?

Karganın Duyduğu işte tüm bu öfke, umutsuzluk, hayatın bize getirdikleri ile alakalı. Bazı insanlar vardır, yaşadıkları üstlerinden, tenlerinden, tinlerinden seker. Bende sekmeyenler, bana saplananlar aslında bu kitapta yazdıklarım. O yüzden bir rahatlama, bir küfür etme, bir boşalma anını simgeliyor. Bir de gazetecilik dönemimde -Cumhuriyet’te ben o anlamda çok rahattım- kendimi ifade etmekten ziyade insanları deşifre etmek, onların dünyasını aktarmak üzerine yazılar yazardım. Bu ise tamamen benim dünyam, karanlık bir dünya. Ben oraya sadece insanları çağırıyorum ve kendi zihinlerinin karanlık odalarına kapılar açmalarını istiyorum. Yoksa edebiyat kaygısı çok sıkıntılı bir şey… Şunu da söylemek isterim. Bu kitapla ilgili gelen pozitif eleştiriler de negatif eleştiriler de beni çok etkilemiyor. Çünkü edebiyat çağın sonrasını ilgilendiren bir şey. Ben öldükten yüz sene sonra belki insanlar bu kitabı görüp adam yüz yıl önce neler yazmış diyebilecekler. Bu umut belki de beni tatmin ediyor. Belki de bir oyun, geleceğe kurduğumuz bir saat.

Peki, bu kitapla amaçladığın ya da okurda uyandırmak istediğin bir duygu var mı?

Okuru sinirlendirmek, tahrik etmek istiyorum. Aynı zamanda kendine söyleyemediği şeyleri görmesini istiyorum. Bu kitapla tüme vardığımızda işte aile de var, ikili ilişkiler de var… Mesele kitaptaki Ereksiyon Sorunu’nda  iktidari ereksiyon kadar, sürekli seksten bahseden ama dünya ortalamasına bakıldığında seks oranın çok düşük olduğu bir ülkenin ezikliğini de anlatıyorum aslında. Yani burada insanların kendilerine söylemek istemediği şeylerle karşılaşmalarını istiyorum. Çünkü ben bunu yaptım. Ben başkalarına söyleyemediğim şeyleri yazdığımı düşünüyorum. Pek çok da itiraf var aslında. Ama bu kitap her açıdan öyle çok da umutsuzluk vadeden bir kitap değil.

Yüzleşme belki de…

Kesinlikle, yüzleşmemiz lazım, çarpışmamız lazım. Bundan fazlası da değil zaten hayat.

Şiirin düzyazıya, düzyazının şiire döndüğü bir kitap bu… Kendini belli bir biçimle sınırlandırmadan içinden gelenlere mi bıraktın?

Orada Haydar Ergülen çok güzel bir tanım yapmıştı. Kendisini de şiirlerini de çok severim. Şöyle demişti: Türler arası değil türler aşımı… Burada şöyle bir rahatlığım vardı. Belki bu biraz küstahça bir tavır ama kendi yolumu açmak istedim. Bunu şiir olarak tanımlayamayız, öykü diye de tanımlayamayız. Şiirle öykü arasında gidip geliyor ama tabii kitap rafa girdiğinde deneme olarak sınıflandırıldı. Ben bu metinleri kitap içinde bölüştürürken de öyle bir şey düşünmedim. Konuşmak otonom bir şeydir yani bilinçli olur. Ama kusmak bilinçli değildir, içinizden ne çıkacağını bilemezsiniz. O yüzden aslında karga burada kusuyor, ama duyduğunu kusuyor. Yani metaforlar, çelişkiler hepsi bir arada.

Gelelim gazeteci Ali Deniz Uslu’ya… Cumhuriyet’te geçirdiğin 11 yılın ardından geçmişle bugünü kıyasladığında mesleğin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsun?

Şimdi bana soruyorlar, gazeteciliği bıraktın mı diyorlar. Gazetecilik öyle bırakılan bir şey değil. Yani gazeteci olursunuz ve öyle ölürsünüz. Muhtemelen benim de öyle olacak. Çünkü dünyayı algılamanız, sokakta yürümeniz, insanlarla konuşmanız, mesleki deformasyonlar, sürekli bir deşifre, anlama ve dert anlatma isteği tamamen bu bakış açısıyla şekilleniyor. Ve Cumhuriyet benim evimdi. Ben orada, hep söylüyorum, Berat Günçıkan gibi bir isimle çalışmanın zevkini yaşadım, kaosunu yaşadım. Çok korkuturdu ama çok önemli şeyler öğretti. Onunla biz 7 yıl çalışabildik ama keşke 17 yıl olabilseydi. Keşke daha fazla çalışabilseydik. Orada günahıyla sevabıyla her şeyi öğrendim. Cumhuriyet öyle dışarıdan göründüğü gibi bir yer değil. İşte Hasan Cemal, “Cumhuriyet’i çok sevdim.” diye yazdı ama oradaki o entrikalara, travmalara, kaosa, iyi, kötü, güzel her ana şahit olan herkes orasıyla ilgili bir şeyler yazabilir. Hatta benim bile aklımda öyle bir şey var. Çünkü çok başka bir yer. Ama söylediğim gibi ben orada doğdum, büyüdüm, üniversiteyi, yüksek lisansımı orada bitirdim, geceleri çok geç saatlere kadar kaldık, gazetenin etrafı çevrildiğinde oradaydım, orada bombalandık, 1 Mayıs’ta polis kolumu gazetenin bahçesinde kırdı, çok güzel röportajlar yaptım, orada aşık oldum, orada tanıştığım bir gazeteciyle evlendim. O yüzden Cumhuriyet benim hayatımda çok önemli bir yerde. Ama ayrıldığım için de en ufak bir pişmanlık yok içimde.

Onu soracağım ben de. “Cumhuriyet’te işe başladığım gün hayatımın en mutlu günüydü… Oradan ayrıldığım gün de hayatımın en mutlu günü oldu.” dedin… Böyle hissetmene neden olan neydi? 

Cumhuriyet’e girmek hiç kolay değildir. Aslında ben Cumhuriyet’e ilk girdiğim günü, imzamın ilk çıktığı gün olarak kabul ederim her zaman. Hatta tarihi de hiç unutmam: 04.04.2004. O gün hayatımın en mutlu günlerindendi ve müzik yazarak girmiştim. Cobain’in 10. ölüm yılı için Nirvana ile ilgili yazmıştım, kapak yapmışlardı pazar dergisinde. Ve ayrıldığım gün de aynı mutluluğu hissettim. Cumhuriyet öyle çelişkiler yumağı bir yerdir. Hiç arkama bakmadan, çok emin olarak attığım imzalardan biriydi. Bir de tabii Cumhuriyet hep çalkantılıydı ama son dönemdeki çalkantılar bizi çok hırpalamıştı. Çok doğru zamanda ayrıldım.

46 Magazine devam ediyor. Geçtiğimiz sayının önsözünde, “Yarını beklerken bugünü ıskalamak çağın vebası… Sosyal medyada yaşıyor ve ölüyoruz. Ama’lar dünyasından firar ettim ve mutluyum.” diyorsun. Ruhunu tüm bu kaostan korumak için neler yapıyorsun?

“Ama” çok tehlikeli bir kelime… Cümlelerin arasına, sözcüklerin arasına “ama” yerleştirmek inanılmaz sıkıntılı. Hatta Erdal Beşikçioğlu’nun bir oyunu var Woyzeck Masalı… Orada çok güzel bir cümle var: “Şeytan, sözcüklerin dizilişinde gizlidir.” diye… Bu “ama” sözcüğünün öyle hayatı mahvedebilecek bir yanı olduğunu düşünüyorum. Ben “ama” sız bir hayat için çalışıyorum. Cümlelerimden ve hayatımdan “ama” sözcüğünü çıkarmaya çalışıyorum, tabii ideolojik olarak da. Hayat kısa, her an her yerde başımıza bir iş gelebilir, özellikle bu son dönem Türkiye’sinde.  Bu röportaj yayınlandığında ikimiz hayatta mı olacağız veya yakınlarımız bizimle mi olacak, bunu bilemiyoruz. Hayat, böyle bir şey… Hayatın her anından keyif almamız gerekir ve geleceği beklemek de çok sıkıntılı. Ben şuna çok karşıyım. Zaman zaman kendim de yapıyorum ama bir yandan da bu huyumdan kurtulmaya çalışıyorum. Mesela güzel bir manzara karşısında sohbet ediyoruz, bunu çekip paylaşıyoruz. Hayır, o anın tadını çıkar, başka zaman paylaş. Yani yaşamak mı önemli olan, “paylaşmak” mı? Yanındakiyle paylaşmaktan bahsetmiyorum, işte sosyal medyada, orada burada paylaşmaktan söz ediyorum. İnsanların karakterleri sosyal medyada olgunlaşmaya başladı. Bu aslında devletlerin, dünyanın, iktidarların, tekellerin kontrol mekanizması… İnsanlar, birbirlerinin yüzü yerine cep telefonlarına bakar oldu. Muhtemelen yeni nesil ilişkilerde insanlar birbirlerinden çok telefonlarına dokunuyorlar. Ben bu yanılgıdan bir an önce kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. İşte elektrikler kesildiğinde, internet kesildiğinde nefesimiz kesilmiş gibi hissetmemiz bu hastalığın en net belirtilerinden. Tabii burada şöyle de bir durum var. Biz sosyal medyayı haber alma amacıyla da kullanıyoruz. Çünkü bizde gerçek bir medya yok, doğrulardan bahseden bir medya yok. Sosyal medyaya oksijen gibi ihtiyacımız olmasının tek sebebi, gerçek bir medyamızın olmaması. Özgürlüklerin olduğu gerçek bir medyanın yeniden oluşturulması halinde, sosyal medyadaki bu vebanın da kırılacağını düşünüyorum.

Gelirken de konuştuk ya işte… Bir felaket yaşandığında “hayatı durdurmaktan” kastın “kültür sanat faaliyetlerinin durdurulması” olduğu şeklinde bir algı yaratılıyor. Birgün gazetesinde Barış Akpolat yazmıştı… “Dev bir cinnet coğrafyasında, nefret toplumunda yaşadığımızı unutmuş gibi sorguladığıma bakmayın… Ama müzik sadece bir eğlence aracı mıdır?” diyordu… Ve Van depreminden sonra tüm rockçıların bir araya gelerek Van İçin Rock konserleri düzenlediğini, buradan elde edilen gelirle Van’da okul yaptırıldığını hatırlatıyordu… “Hepimiz yastaydık ama umutluyduk.” diyordu… Sen ne düşünüyorsun bu algı, iptaller ve ertelemeler konusunda?

Allah’tan Van İçin Rock örgütlü hareket kapsamında değerlendirilmedi ve bir ton dava açılmadı…

Veya çok şükür ki bombalı bir saldırıda ölmedik…

Ya kesinlikle… Burada acıyı nasıl paylaştığın önemli… Müzikle de paylaşabilirsin, bir araya gelerek de. Bunu insanlar şöyle mi sanıyorlar? Kültür sanat etkinliği dediğimiz şey, birilerinin sürekli dans edip, göbek attığı etkinlikler değil ki... Bunu bile açıklama zorunluluğu hissetmemiz çok acı. Bu etkinliklerle aslında insanların bir araya gelmesi, sohbet etmesi, buluşması amaçlanıyor. Çünkü insanlar evlere kapandıkça televizyona ya da sosyal medyadaki kaosa mahkûm oluyor. Hayatı durdurmak ayrı bir şey, kültür sanatı ortadan kaldırmak ayrı bir şey… Çünkü kültür sanat egemen iktidarların hoşuna giden bir şey değildir. Çünkü kültür sanat zaten eleştiridir, muhalefettir, direniştir, başkaldırıdır. Müzik de böyledir. Bunların olmaması için kendileri bir neden yaratıyor diye düşünüyorum. O zaman şöyle yapalım. Eğer hakikaten bayrakların yarıya indirilmesi ve yas söz konusu ise önce alışveriş merkezlerini kapatalım. Eğer ekonomiye ve yukarıya bir mesaj vermek istiyorsak hadi önce buradan başlayalım. Ama alışveriş merkezleri dişliler, en büyük çarklar. Bunu yapmak işlerine gelmiyor. Ama kültür sanat söz konusu olduğunda birileri çıkıp “Bak onca insan öldü, bunlar eğlence peşinde.” diyor. Sosyal medyadaki öfke anlayışına bakınca ben artık korkuyorum. Bugün yine gelirken konuştuk ya… Bunları yazayım söyleyeyim diyorum ama inan elim varmıyor. Bu sanal vicdan ve mastürbasyona katılmak istemiyorum. Ben çalışıyorum, üretiyorum, insanlarla gerçekten iletişim kuruyorum. Bence artık sokağa bu anlamda daha gerçek ilişkilerle çıkmak ve sanattan beslenmek gerekiyor.

Sosyal medyadaki bu çılgın gündem akışı aslında biraz da Gezi ile oldu. Peki, Gezi hareketinin etkisinin sürdürülememesini hatta maalesef ki sönmesini neye bağlıyorsun? Orada toplanan binlerce insan, neden ortak bir çatı altında bir araya gelemedik?

O, Türkiye’deki solun temel sorunu… Eğer Gezi’deki hareketi sol ağırlıklı bir şey olarak değerlendirirsek… Ben şöyle bir benzetme yapıyorum. Sol şerit normalde en hızlı akması gereken şerittir ama İstanbul’da sağ şeritten gidenler basıp gider ama siz sol şeritte kalırsınız. Bunun iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Bence sıkıntı orada. Solun kendi içindeki fraksiyonlarının bütünleşememe hikâyesi. Tabii dünya solunda da böyle şeyler var ama bu bahane olmamalı. Gerçekten özgürlükten, barıştan bahsedenlerin bir araya gelmesi gerekir. Zaten başka türlü bir bütünlük sağlanamaz.

Yazmaya devam mı? Yoksa artık biraz müziğe mi ağırlık vereceksin?

Benim zaten Cumhuriyet’te yazmaya başlamam müzik ile olmuştu. Müzik beni rahatlattığı için, alternatif müzikle insanlara öncülük edebilmek gibi bir derdim olduğu için gazetecilik yaptığım dönemde müzik yazıları yazdım. Yüxexes dönemleri, sonrasında 46 Magazine’de yaptıklarımız da bu doğrultuda. Müzik özel bir şey… Müzik eleştirmenliği Türkiye’de yok ama çok önemli bir şey. Almanya’da müzik eleştirmenleri için bir söz var. Benim master tezimde de geçiyordu: “Eleştirmenlere verebileceğiniz en güzel şey bir elektrikli sandalyedir.” diyordu. Yani onlarda müzik eleştirmenliği o kadar kurumsallaşmış ki, ona verebileceğin en iyi sandalye elektrikli olan. Tabii orada klasik müzik, müziğin evrimi, devrim falan gibi konular da devreye giriyor. Devrim, müzikle geliyor zaten. Yani müzik hep kulağımızda... Bir de ben insanların konuşmalarının bile melodik olduğunu düşünüyorum. Öfkeliyken, sinirliyken, hüzünlüyken, sevinçliyken bir melodisi var konuşmamızın. Biz o melodiyi duymayı sevenlerdeniz. Ben en azından…

Yepyeni bir heyecana ortak oldun. “Ulan” ın ilk albümü Dua Tarlası’nın prodüktörlüğünü üstlendin. Biraz grubu ve albümü anlatır mısın? Nasıl bir fikrin ürünü bu albüm?

Ulan, ressam Volkan Diyaroğlu’nun başını çektiği, Ziya Levent Aybay’ın da ona destek olduğu bir soluk alma projesi gibi düşünülebilir. Volkan benim ilkokul arkadaşım. Biz 20-25 yıl görüşemedik. Onun da çok ilginç bir hikâyesi vardır. İstanbul’da sisteme ayak uyduramadığı ve tavır sergilediği için sanatı Türkiye’de kabul görmez ve İspanya’ya gider ve orada bir anda çok yükselir. Kendisi hala orada yaşıyor. Volkan, Türkiye’ye bir sergi için gelmişti o vesileyle biz yıllar sonra buluştuk. Ve ben onu Cumhuriyet’e kapak yapmıştım. Sonra müzik nasıl gidiyor dedim. O da elinde kayıtlar olduğunu söyledi. Söz ettiği kayıtları dinleyince ben çok beğendim. Sonra onlar Levent ile albümü olgunlaştırdılar ve Türkiye’den hiç kimsenin elinin değmediği bir kayıt çıkardık ve Sony Türkiye’ye gittik. Satma kaygımız yok, iyi müzik yaptığımızı düşünüyoruz. Bizim gibi insanlar bu albümü dinleyecek. Dinlenmesi zor bir müzik, derdi var. Ben de albümün müzik danışmanlığını ve prodüktörlüğünü üstlendim. Geçenlerde de bir lansman gecesi yaptık. Bizim için çok güzel bir tecrübe oldu.

Peki, son zamanlarda okuduğun ve dinlediğin, seni çok etkileyen kitap ve albümleri bizimle paylaşır mısın? Ya da dönem dönem gider elime alırım, bir daha okurum, dinlerim dediğin neler var?

Mesela Dante’nin İlahi Komedya’sını 2-3 yılda bir mutlaka yeniden okurum. Çünkü anlaşılması çok zor zaten. Nietzsche’ye öyle flashback’ler yaparım ciddi ciddi… Zaten Cemal Süreya, Ece Ayhan, Özdemir Asaf başucu kitaplarım. Yani… Bizde şöyle bir sıkıntı var Türkiye’de… Ben kendimi asla şair olarak nitelendirmiyorum ama hani şiir okuyandan çok yazan var. Şiir yazmak içten gelen bir şey elbette ama beslenmek için okumak gerekir. Hiçbir şey okumadan nasıl beslenirsiniz bilmiyorum. Benim çok şanslı olduğum bir dönem var. Lise ve üniversitede çok yoğun okumalarım oldu. Hani ne aldıysam oradan aldım. Bir de gazetecilik dönemimde çok insanla görüştüm. Yani insanın gözünün hareketi, sesinin tonu, bunlar beni zamanında epey besledi. Müzik olarak da, ben tam bir rock’n roll junkie’si şeklinde… 90’ları özellikle çok ağır travmalarla yaşadım. İşte Nirvana’nın alt kültürden ana akıma saldırdığı dönemler… O dönemleri yaşadım. O rock’n roll ruhumuzu zaten 46’da yaşatmaya çalıştık. Çok popüler olsa da anarşist bir fanzin yaptığımızı düşünüyorum. Çünkü biz hiç beklenmeyen insanları olmadık şekillere soktuk. Abuk sabuk şeyler sorduk. (Gülüşmeler) Derginin adı o nedenle 46 idi. Orada yaptığımız her şeyden çok memnunum ama metinsel olarak baktığımızda şu anda sığ sularda kulaç atıyorum. Daha başka bir yere açılmak istiyorum. Belki biraz daha romana kayabilirim. Ama bir yandan da gazetecilikten gelen kendimi kısa şekilde ifade etme huyu var. İşte spot yazar gibi yazıyorum her şeyi. Bilmiyorum, onun bir zamanı var herhalde… Bakalım hayatımız yetecek mi?

Gazetecilik, müzik yazarlığı, prodüktörlük, yazarlık, öğretim görevlisi olman... Bu çok yönlülüğün kaynağı ne peki?

Ya bunu soruyorlar bana, sonuçta bir ailem var, evliyim. Hani bu kadar şeyi bir arada nasıl yapıyorsun diye. Benim kafam hiç durmuyor. Yani yanma derecesinde çalışıyor. Bunu iyi anlamda söylemiyorum çünkü aslında çok yoruluyorum. Obsesyon da var tabii… Evden çıkarken her şeyi defalarca kontrol eden adamlardanım. (Gülüşmeler) Ama zaten öyle olmasak bu tarz şeyler de üretemeyiz. Eşim de onu hep anlatır. Bir gün sahilde muhteşem bir manzarada dinleniyorduk. Herkes orada fotoğraf çekip paylaşıyor, inanılmaz bir sıcak ve güneş… Ben orada bir şiir yazdım ve sonra Zuzu’ya gösterdim. Sen normal değilsin, dedi. (Gülüşmeler) Çünkü şiirden kan damlıyor… Bu tabii ruh haliyle alakalı... Yazmasaydım ne yapardım bilmiyorum… Yazmasaydım kusardım diyorum ya kitapta da.

Sence her şeyden biraz mı? Yoksa tek bir şeye takık olmak mı?

İş anlamında soruyorsan biraz toparlanmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir noktadan sonra dikkat dağılıyor. O zaman da o işlere verdiğin fikir sermayesi hepsinde biraz düşüyor. Ama onu da ben maymun iştahlılıktan değil, biraz soluk almak için yapıyorum. Çünkü yarım bıraktığım hiçbir iş yoktur, hepsinin sonunu getiririm. Sonuçta yaptığım her şeyin mayasında yazma, üretme fikri var. Ben daha iyi olabilmek ve şifa bulabilmek için uğraşıyorum. Hani sorarlar ya beş yıl sonra kendini nerede görmek istersin diye… Ben o saçmalığa hiç inanmam. Ben kendimi sağlıklı görmek isterim. Ruh sağlığından bahsediyorum. Öyle kapitalist sistem numaraları, vizyon, misyon hikâyeleri benim hoşuma gitmiyor. Ben huzurlu, sağlıklı, mutlu olduğum bir hayat için bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Fotoğraflar – Mert GEREK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri