28
Ekim

Hüznün Tuvaleti, Başın Çaresi

28 Ekim 2015 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

Sıradışı, sanatsal bir çalışma için kullanılacak en can acıtıcı tanımlama olsa gerek!.. Ailenizin, akrabalarınızın, toplumun, iktidarın, güç sahiplerinin istedikleri ölçüde sanat yapmaya çalıştığınız, sanatı başkası hakkımda ne der diye gerçekliğinize alet ettiğiniz yerde, gerçek bir sanatçı olmak, yeni bir şey söylemek, zihinleri kışkırtmak gerçek sanatken, tam da o gerçek tehlike olarak addediliyor. Hem hırslı hem ortalama insanlar, hem sözde sanatçılar, hem alaylılar, hem sınıf atlama peşinde olanlar hem de sanat ortamının bizzat kendisi tarafından… Say say birikiyor. Türlü türlü değneklerin arasında, türlü türlü tehditler ve türlü türlü dedikodular içinde yolunuza devam etmeye çalışıyorsunuz. Bunun ne denli zor bir şey olduğunu bilemezsiniz. Yahut, yakından bilenler vardır, onların yanıklarından öperim.

 

Yazar: Neslihan Yalman

Türkiye’yi ‘yarım insanların’ tıka basa doluştuğu bir ülke olarak görüyorum. Aile içi ilişkilerimizden eğitimlerimize, yapmak istediklerimizden içimizdekilere değin her şey yarım yamalak ve yamalı yaşanıyor. Çocukken gönderildiğiniz gitar, folklor, Kur’an kurslarını düşünün. Aileler sizi bir dönem gönderirler, ardından varlığınızla doğru dürüst ilgilenmezler, hocaların mücadeleci ruhları sönmüştür/söndürülmüştür/ya da yoktur ve bir süre sonra siz de yaptıklarınızdan koparsınız. Nice gitar kaldırılmıştır, satılmıştır, nice dil öğrenilmeden unutulmuştur, Kur’an’ın tek sözcüğü kökeniyle bilinmez, ama bilinircesine ahkâm kesilir. Çünkü, komplekslerini gizlemek adına insan, kendine cahilce bir aşırı özgüven yükler. Ezilmişliğin özgüveni!.. Türkiye’de yaşayan, Türk olsun olmasın, çoğu insanda bulunan bir durumdur.

Bu ülkede yaşamaya maruz kalmış diğerleri gibi, benim de özendiğim çok şey var. Mesela, ne zaman heybetli ağaçlar görsem, avuçlarım kaşınır, resim yapmak isterim. Dans etmek isterim ve dünyanın pek çok dilini öğrenmek. Lakin, hep bir geç kalmışlık hissi, hep peşimi bırakmayan geçmiş, hep üstüme sinen yapı, hep cinsiyetim, hep yorulmuşluklarım, hep aitsizliğim hep hep beni zorlar. Yazmaktan başka çare gelmez elimden, varoluşum, pratiğim ve eğitimim gereği. Lakin, yazdıklarım da asla yaşadıklarım kadar derin olmaz. Nedeni, yüklenilen acıların, özgürlüğün bulunmayışının, sanatçı ve kadın olmaklığın açtığı yaralardır. Geçen gün internette denk geldim Robin Morgan’ın bir ifadesine. Benim durumumu anlatıyordu: "Her kadının boynunda, korkunun incecik zinciri ucunda taşıdığı bir şey vardır-bir çılgınlık muskası. Ve her birimiz için aşağılanmanın öylesine yoğun olduğu bir an gelir ki zincir boynumuzu yırtacak da olsa elimizi atıp muskayı koparırız. Ve bizi gerçeği görmekten kurtaran son koruyucu da yoktur artık."

Bu ifadeden hareketle, gerçeklik düzleminde ne çok sıkıştırıldığımı düşündüm. Sanırım, o yüzden bugünlerde sıkça gözlerim doluyor. Büyüyor muyum, dayanamıyor muyum, tek başına mı hissediyorum benim gibi tek başınalar (özellikle, kadınlar) gibi, bilmiyorum. Kendinin sözcüsü olmak hayatın en zor şeylerinden biri!.. Sürekli dünya görünüşünüzü, varlığınızı, hissettiklerinizi, tecrübelerinizi gizlediğiniz ve ikiyüzlü yaşamaya zorlandığınız bir alana, bir gruplar aidiyetine/savaşına çekiliyorsunuz. Temsil denilen yapay ciddiyetten rahatsız olmanıza rağmen, ona sığınmaktan, o güç ilişkileri dahilinde oynamaktan başka çareniz de kalmıyor. Kendimden yola çıkarak böyle bir giriş yapmamın sebebi, güleceksiniz belki ama, geç Rönesans sayıklamasından başka bir şey değil sanırım. Geç Rönesans, geç modernleşme, geç akıllanma, geç geç geç, her şeye geç kalınan bir noktada, yeniliğin, yeni sanatın ya da özgünlüğün ne olduğunu düşünüyorsunuz. Bu anlamda, benim düsturum, şimdilik, heyecan duyduğum, sezgisel olarak bir şeyler yakaladığım, samimiyetini hissettiğim çalışmalara yönelerek varlığımı beslemek… Onur Gazeloğlu’nun çalışmaları da bende bu etkiyi yarattı. Uzun süredir resim üzerine yazmamıştım. İnternetin nimetlerinden olacak ki, ‘‘facebook’’ arkadaşım Gazeloğlu’nun iki resmi dikkatimi çekti. Kendimi onlardan alamadım. Genç bir kadının alaturka tuvalete işediği tabloyla, ressamın başını ve ellerini kesik olarak resmettiği tablo gördüğüm çalışmaların içinde unutamadıklarım arasındaydı. Burada estetik coşum yaşadığım nokta, özellikle bir kadın figürü alaturka tuvalette gösterdiği çalışmasını oldukça sıradışı ve özgün bulmamdı. Sıradışı, sanatsal bir çalışma için kullanılacak en can acıtıcı tanımlama da olsa gerek!.. Ailenizin, akrabalarınızın, toplumun, iktidarın, güç sahiplerinin istedikleri ölçüde sanat yapmaya çalıştığınız, sanatı başkası hakkımda ne der diye gerçekliğinize alet ettiğiniz yerde, gerçek bir sanatçı olmak, yeni bir şey söylemek, zihinleri kışkırtmak gerçek sanatken, tam da o gerçek tehlike olarak addediliyor. Hem hırslı hem ortalama insanlar, hem sözde sanatçılar, hem alaylılar, hem sınıf atlama peşinde olanlar hem de sanat ortamının bizzat kendisi tarafından… Say say birikiyor. Türlü türlü değneklerin arasında, türlü türlü tehditler ve türlü türlü dedikodular içinde yolunuza devam etmeye çalışıyorsunuz. Bunun ne denli zor bir şey olduğunu bilemezsiniz. Yahut, yakından bilenler vardır, onların yanıklarından öperim.

Gazeloğlu, tuvaleti tuvale aktardığı noktada, kimi göstergeleri ve renkleri de özellikle kullanmış olmalı diye düşündüm. O, kadına dairliği imleyen pembe karoların arasında yine pembe badi giymiş, düşünceli bir kadın figürü görülür. Oldukça realist özellikler taşıyan resim, gerçekten de bir kadının tuvaletteki düşünceli halini resmeder gibidir. Hüzünlü bir yüze sahip bu kadın, işeme eylemini otomatiğe bağlamış, hislerine odaklanmıştır sanki. Belki, dokunsanız ağlayacaktır. Çeşmeden akan su, vajinadan akan çiş, lakin gözden akamayan yaş… Lakin, önce insan olmaklığın en zorunlu ve maalesef bıktırıcı eylemlerinden (yeme içme, uyuma vb. gibi) işemek... Resmin sol köşesindeki mor maşrapadan (ki, mor günümüz kadın hareketlerinin de sembol renklerindendir) taşan berrak suyla kadının işediği çiş bir bütünlük mü, bir tezatlık mı oluşturmaktadır, bilemiyoruz. Bize çok boyutlu bir resim olarak geldiği için, her türlü yorumun ona yakışacağını düşünüyoruz. Maşrapadan taşan suyun çişe karışması, maşrapadan taşan suyun çişi temizlemesi, temizlik ve kirlilik, insan oluş, en arada hal, en doğal, en mecbur, en düşünceli, en bıkkın…

Tuvalet kâğıdının suyun akış hızıyla uçtuğu noktayla, figürün artık hiçbir şeyi umursamayışının, işi bittikten sonra yine bilindik dünyaya dönüşünün sinyalleri verilmektedir. Tuvalet kâğıdı bir nesne olarak, figüre göre konumlandırılmıştır. Adam Zagajewski’nin bir şiirinde imlediği üzere (çeviri: S.f Çanga): ‘‘Nesneler uyanıktı, geceleyin bile’’… Nesneler uyanıktı, tuvalette bile ve ressam, onları kendince dönüştürmeyi tercih etti. Çünkü, resim konumlandırmalar, boyutlandırmalar ve renklendirmeler toplamıdır. Her nesnenin açık ya da örtük anlamı bir şeyleri işaret eder. O yüzden, şiirin dizesiyle resmin tuvalet kâğıdı uyuşmuştur zihnimizde. Gazeloğlu da eminim ki, resimdeki her yüzeyi, her nesneyi kadın figür merkezinde konumlandırmak üzere meydana getirmiştir. Çünkü, bu dişil bir tuvalettir. Belki, kadının yalnız kalabildiği tek alandır ve alaturkadır. Yani, kadın ne kadar yalnız kalmak istese de, içinde yaşadığı toplumun damgasını taşır. Belki, üniversal bir resimle ve kadınla karşı karşıyayız; lakin, onun hüznü, onun umarsızca çiş yapışı insan denilen varlık olarak hepimize ne kadar yakınsa, kadın denilen varlık olarak da Türk kadınına o kadar yakın… Bu yakın uzaklık resme yabancılaştırıyor bizi, bu yüzden artı bir değeri var. Çünkü, içine giremediğiniz, sizi rahatsız eden, etkilemekten de geri durmayan şey, günümüzde, sanata daha yakındır. Sanat zamanın ruhuyla, bir tepki, bir yabancılaşma, bir ortada kalmışlık halidir. Giderek de öyle gelişeceğini düşünüyoruz. Hele, Türkiye gibi daha nü’nün çıplaklık olup olmadığı, kadın modellerin bedenleri üstüne verdikleri kararların gerek bihaber kitle gerek sanat camiası tarafından sorgulandığı ülkede, biz daha Dada’dan, avangarttan, sürrealizmden bahsedemeyiz. Realizmden bahsetsek, anca ya tasavvufu araç edinerek, onu örtmeli ya da toplumcu-gerçekçi bir misyon yüklenerek onu açığa vurmalıyız. Birey, yani figür, bir de kadın figür kullanmak ayrı bir boşluğa göğüs germek anlamına geliyor, çünkü. Çünkü, bugün sanat dediğimiz şey ya kitlenin avamlığının kurbanı ya da sanat mecralarının sınıfsal ilişkilerinin iletişim nesnesi haline gelerek, varlığındaki titreşimi yitiriyor. Oysa o titreşmeklik, tuvali tuvalden öte, şiiri şiirden öte bir yere sıçratıyor. Sıçramaklık hali, dağınık, ‘‘başına buyruk’’, lakin, kendi özü ve doğası içinde sanatçının tecrübesiyle sabitleniyor.

Sanatçının tecrübesi derken, ele alacağımız, diğer tabloda da adeta kesik başlı Yahya gibi, kendisini resmetmiş Gazeloğlu. Üstelik, resmederken, bir ressam için en önemli uzuvların başında kabul edilen ellerini de kesik şekilde tuvale yansıtmış. Hatta, öndeki ellerden birinin parmağı, koltuk olduğunu düşündüğümüz zemine sıkıca bastırılmış. O el adeta yoluna devam etmek isterken, arkadaki el çoktan kendisini salmış şekilde açık durmuş. Buradan çıkardığımız nokta, ressamın resimle arasına mesafe koymak zorunda olduğudur. Öndeki el direniş, arkadaki el ise kabulleniş ve kaderdir. Ressam artık resim yapAmayacaktır. Resim için gerekli olan iki bölgesini yine resimle kesmiştir: Görme açısını belirleyen, beynini taşıyan başını ve resim için olmazsa olmaz ellerini… Yahya’nın da Salome’nin iftirasına uğradığı, hatta topluluk tarafında istenmediği noktada, sanırım Gazeloğlu da tıpkı her gerçek sanatçının ikilemini yaşamış; neden sanat yapıyorum, kime sanat yapıyorum, sanatla gerçeklik birbiriyle çok ters düşüyor, kimse beni anlamıyor, maddi olan estetik olanın önüne geçiyor gibi varoluşsal düşüncelere dalmış, simgesel düzeyde kendini öldürmüştür. Ya da toplum, topluluklar, hayat onu öldürTmüştür. Tabii, biz, ironik olarak iyi ki ölmüş diyoruz. Çünkü, ortaya sahiciliğinden kendimizi alamadığımız parlak bir çalışma çıkmış. Belki de, topaç, çocuğun (ressamların çocukluk dönemlerine hep atıf yapılır yahut ressam da çevresini hâlâ keşfetmeye çalışan, boyalarla kendine yeni bir dünya yaratan yarı-çocuktur) dirilebileceğinin umududur. Lakin, onu da çevirmek için ellere ihtiyaç vardır. Yahut, çekül olarak da yorumlayabileceğimiz o alet, yerçekimiyle yüzleşme hareketliliğinden vazgeçerek, renklerini koltuğa sabitlenmiştir. Ölçülecek hiçbir tecrübe kalmamıştır sanatsal esriklikte. Artık, herkesliktir ressamın ölümü.

Son bir senedir resim yapmadığını yazışmalarımızda öğrendiğimiz ve bundan dolayı da hüzünlendiğini düşündüğümüz Gazeloğlu’nun resme dönmesini umut ederek, yazık ki, sanatın böylesi yarılmalardan beslenerek, sanatçıyı tüketirken kendini var ettiğini düşünüyoruz. Resimlerine isim vermediğini ve bizim isim anneliği yapmamızı istediğini de belirten ressamın inceliğine teşekkür ediyor, etkilendiğimiz bu çalışmaların ilkine ‘‘Tuvalet Hüzündür’’, ikincisine de ‘‘Başın Çaresi’’ başlıklarını uygun görüyoruz. Kendisinden de onay aldıktan sonra, bu yazıyı gerekli yerde yayına koydurarak, siz okurların dikkatlerine sunmuş olacağız. Okuduğunuz şu an, sanatçının konumunu ve yapıtlarıyla kurduğu gergin etkileşimi, yaşamaklığın zemini zorlayarak sarstığını, sanatın bu sarsıntıda girilebilecek tek ateşli mabet olduğunu düşünün. Resimleri -bire bir görme imkânınız olmasa da- internet üstünden inceleyin. Etkilenmeleriniz sizi siz yaparak, o ilk sorgunun zihninize ektiği tohumla çatlayacaktır: Sanat hayattan gerçektir!.. Sanat hayattan DA GERÇEKTİR!..  

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri