19
Ekim

Söyleşi - Onur Caymaz

19 Ekim 2015 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

Onur Caymaz'la, Herkes Yalnız isimli öykü kitabı çıktığında söyleşmiş ve sonunda "daha konuşacak çok şey vardı" demiştim. Ardından "Pervaneyle Yaren" okurla yeniden buluştu. Biraz da şiir konuşabilirdik. Röportajı yaptığımız esnada, kitap ikinci baskısını yapmıştı. Şiir kitabı ve ikinci baskı! Hem de kısa zamanda! Umut vericiydi. Sahiden öyle miydi? Yoksa bir yanılsama içinde miydik? Şiir ne kadar şiirdi? Dahası okur ne kadar iyi bir okurdu? Yaratıcı Okurluk Atölyesi ile adı anılan Onur Caymaz'a sormalıydım. Ben sordum, O da zehir zemberek yanıtlar verdi.

 

Söyleşi – Selnur Aysever

"Şairler tarafından öykücü, öykücüler tarafından şair" olarak tanımlandığını söylüyorsun. Herkes Yalnız'da şiir tadı vardı. Şiirlerinde de öykü tadı var. Türler arasında bir yakınlık olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hayatımızı tanımlar yönetiyor Selnur. Özellikle bu coğrafyada böyle. İki hikâye kitabımın ardından ilk romanım Seni Hatırlatan Yıldızlar yayımlanınca bir edebiyatçı dostum, “vay, sen de romana geçtin ha, romancı oldun” diye sitem etmişti. “Öykücünün Romana Geçmesi” diye bir kalıp var. Sonradan öğrendim.

Sorunun cevabını dile bakarak algılamak mümkün. “Geçmek” diyoruz. Sanki bir eşikten atlama anlamı var “geçmek”te. Öykü eşiğini atlayınca romanın alanına varılıyormuş gibi. Bunların her birinin ayrı ayrı alanları var da sanki...

Bir edebiyat sitesi de geçenlerde novella’yı keşfetmiş canım, gözlerimizin önünde yeni bir tür doğuyor falan diye bir tanımlama. Gözlerime inanamadım... Herhalde daha önce hiç Zweig, Hebel falan okumadılar. Olabilir aslında, bu ülkede kimlerin neleri okumadığını duysan şaşırırsın. Novellanın tanımlandığı bölge de romanla öykünün kesişim kümesi gibi görünür.

Ayşe Kulin distopya yazmış yandık, tamam da Joyce Carol Oates’in bir kitabı basıldı yenice. Türkiye’de. Müthiş yazarlar yayımlayan Alakarga’dan çıktı kitap: İlk Aşk. Oates hanımefendi öyle sıkı yumruk atıyor ki roman mı öykü mü düşünmek gerekmiyor. Üstelik metnin şiire dönüşmüş yerleri de var. Hikâyeci diye tanımlanıyor gelgelelim Oates, İlk Aşk’ta roman yazmış. Fakat romana dair ilk belirleyici unsur oylum farkı bizde. Bu yüzden yetmiş sayfalık metne roman denmez pek. Anlatı deniyor, roman bir şey anlatmıyormuş gibi. Tanımın sefaleti.

Yazar nasıl ki önüne sıfat, tanım almaz, edebiyat da bu boş işlere gerek duymaz. Doğru dürüst metrosu, metrosunda bir tane graffitisi olmayan ülkede yeraltı edebiyatı var, düşün! Yazılan şeyin türüyle ilgilenmek şart mı; okurla kurulan ilişki önemli. Türler arasında yakınlık değil, düpedüz kardeşlik var. Gerisi boş. Updike’ın bir romanı sadece mektup türünden oluşur. Kundera’nın bir sürü romanında deneme türü vardır, düşün. Borges’in öyküleri apayrı bir yazınsal türdür. Salâh Birsel deneme yazarken çok ihlal etmiştir öykü türünün sınırlarını. Füruzan, şair değil midir?

Katılmamak elde değil. Peki gelelim ödüllere... Ödül sistemi birçok sanat dalında tartışma konusu. Özellikle de eser sahibinin bizzat başvurması gerekenler için söylüyorum. Bunu toptan reddedenler olduğu gibi ödülsüz olmayı eksiklik olarak görenler de var. Sen de 3 öykü 3 şiir ödülü almışsın. Ödüller konusuna nasıl baktığını öğrenebilir miyim?

Bu kadar büyütmemek gerek ödül meselesini. Aldığım ödülleri seviyorum, çünkü o ödüllere isim veren şairler, yazarlar ustalarımdı. Behçet Aysan Ödülü’nde adımın yazıyor olmasından neden gurur duymayayım? Hayatım boyunca Behçet abinin gölgesi üzerimde olacak demektir. Aysan’ın adına yakışmayacak bir şey yapmayayım, bu adamı bu ülkede yaktılar diye düşüneceğim her adımımı atarken. Neden reddedeyim? Ha, yazı, sanat, başkalarının beğenisine sunulacak şey mi? Değil evet. Değil ama ödül, genç biri için yolun başında etkilidir. Hele herkesin yazar olduğu ama hiç kimsenin doğru dürüst okur olamadığı ülkede bu anlamda “saygın” diye nitelendirilebilecek ödüller önem taşır.

Nâzım Hikmet adına yarışma açıldı geçende. Katılım bedeli olarak kırk lira alıyorlar. Üstelik jüri üyelerini görsen demek istediğimi anlayacaksın. Neyse ki tepkiler sonucunda iptal edildi “tezgâh”. Bir de tabii ödül verilen kişiyle ödülün adını taşıyan kişi arasındaki edebi kan bağı var... Sait Faik, Sait Faik Hikâye Ödülü’nü almış bazı kişileri görse bugün, Beyoğlu’ndan Karaköy’e doğru kovalar mıydı, kovalamaz mıydı? Düşünmek gerek.

Hem yapıtlarında hem de sosyal medyada senin için dertli ve öfkeli diyebiliriz. Senin severek kullandığın Ulrike Meinhof'tan söylediğin "Öfkeli olmayı, üzgün olmaya yeğlerim" sözü bunun bir göstergesi. Pervaneyle Yaren'de de şair dertlidir, diyorsun. Kendini buradan tarif etsen ne derdin?

Kendimi nasıl tarif ederdim? Türkiye gibiyim. Karmakarışık ama yine de ayakta! Bu ülkede yaşayıp da dertli, öfkeli olmamak mümkün mü? Her zaman kanayan yarası olmayan bir yazar, benim için yazar değildir der Canetti.

Çok sevdiğim bir halk ozanı var: Şair Dertli... Bunu isim değil de cümle diye okurum ara sıra: Şair, dertli; şimdi dokunmayın ona gibi. Kendimi nasıl tarif ederdim? Yoruldum diyerek belki. Türkiye’nin hay huyundan yoruldum. Tanpınar, bir yerde “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” diyor. Öyle gerçekten de. Hele son yıllarda daha çok öyle.

Sorduğun sorunun başında, sosyal medyada diyorsun ya, oradan örnek vereyim. En son türbanla ilgili “türban özgürlük olabilir ama kadına ne özgürlüğü sağlar, konuşalım” yazdığım için Star Gazetesi’nden bir editör hanımefendi tarafından hedef gösterildim. Baktım hiç tanımadığım insanlar “şöyle bir geçerken” küfür kafire başlamış. Öyle olunca ben de başladım, dümdüz. Fark ettim ki 16.000 kişinin önündeyiz ve ne haldeyiz. Az buz da değil küfürler. Üstelik hiç tanımıyorum bu kişileri. Adını açıklamaktan bile korktuğu halde seni şurada yakalarım, burada döverim diye konuşan çomarlar. Ben de delirmişim tabii, adres veriyorum açıktan, gel o zaman, bekliyorum falan. Kimse gelemedi tabii. Türk sağı biliyorsun, Emniyet, Mit, Reis olmadan tek başına bir şey yapamaz.

Biliyor musun, kapattım o hesabı sonra. İnsanlara üç beş duyuru geçtim. Yepyeni, temiz bir sayfa açtım. Sadece en iyi bildiğim şeyi yapıyorum artık. Bu ülkede gündelik politika denen pis çukura saplanmamak gerek. Bu korkunç dönem geçip gidecek. Aptallarla tartışmak yersiz. Zira emeğinden, zamanından çalıyorlar. Geriye yaptıkların, ürettiklerin kalıyor. Herkes bu dönemde en iyi yaptığı işi yaparak sağ kalmalı. Bu dönem bitince geriye her şeye inanma kapasitesine sahip milyonlarca tuhaf tip kalacak. Taksiye bindim geçen. Şoföre “bunlar hırsız” diyorum, görmediğim şeyi bilemem diyor... Yahu sen ben kimiz ki sana gösterip çalacaklar be adam, nerede görecektin onları? Sonra göstererek çalan hırsız, hırsız olur mu? İşte bu tuhaf mahluk var artık gündemde. AKP’den sonra bunlarla uğraşacağız. O yüzden dik durmak, birikmek gerek.

“...utanmazlığının gölgesini şiirlerinden nasıl sileyim?”

Edebiyatın ideolojiden uzak tutulmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Neredeyse dünyaya tavır alan sanatçıların bu durumu bir tür eleştiri konusu. Senin de bu konuda açık itirazların olduğunu okuyorum. Bir yandan da Sezai Karakoç örneğini düşünüyorum. Şair/yazar ile yapıtı arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün mü? Elbette tersi de tartışma konusu. Ne dersin?

Yapan ile yapıt arasında ilişki kurulmamalı demek terbiyesizliktir. Emerson der ki gerçek gemi, gemi yapımcısının kendisidir. Nasıl kurmayalım o zaman? Ama başka bir terbiyesizlik daha var: Değerlendirirken, yapanın gölgesini, yapıta düşürmek.

Yapıta bakarken yapan kişiyi unutmak gerek. Fakat bu ülkede bazı noktalarda, bazı kişilerin yaptıklarını unutamıyorum Selnur. Karakoç’u örnekledin. Artık şiirlerini okurken, bunca sevdiğim adamı, “vardan da öte bir var var” gibi müthiş bir dizeyi cumhurbaşkanlığı seçimi için kullandırtmış bir şair diye hatırlamak zorunda kalıyorum. Utanıyorum onun adına. Bu şiir ve cumhurbaşkanı ne karşılığında yan yana geldi diye düşünüyorum. Para mı, yardım mı, strateji mi, vefa mı; ne? Ne oldu orada?

Bunca güzel hikâye yazmış Mustafa Kutlu’nun Beştepe’deki sarayı Yeni Şafak’ta Tanpınar referanslarıyla dolu  bir yazıyla kalemini süpürge edip temizlemesi... Nereye koyacağımı bilemiyorum.[1] Bu arada sahiden İslamcıların nasıl adam olduğunu bilmez gibi Tanpınar’ı sürekli sahiplenişi de kötü kokan hareketlerden biri değil mi?

Hikâyeciliğimizi en iyi bilenlerden Ömer Lekesiz’in, içini kitapla “doldurabilmek için” memleketin önemli sahaflarıyla gittiği sarayı (bayılıyorlar o saraya, nasıl bir tür düşkünlükse artık) öve öve bitiremezken Mustafa Kemal’i Çankaya’da sadece rakı içmekle “suçlama” zavallılığına ne diyeceğiz.[2]

İktidarın polis bülteni olmuş en cici gazetesinde kötü Türkçesiyle köşe yazarı olabilmiş şair İsmail Kılıçarslan, çıkardığı Cins dergisi hakkında röportaj verirken “Kemalist beyazların kültür iktidarını yıkmaktan” bahsetmesi peki. İktidarın gazetesinden iktidar mı yıkılır? Ekmeğini bunca yedikleri Foucault, pataklamaz mı adamı?[3]

Adını andığım kimselerin yazdıklarını kendimce değerlendirmeyi denerken araya bunlar giriyor işte. Bejan Matur iyi şairlerimden biriydi eskiden. Hoş değil belki yaptığım ama artık onun şiirlerine Türkan Saylan’a söylediklerini anmadan bakamıyorum. Bir yazısında, türbanlı kızları “açıp” askeri okulların genç talebeleriyle eşleştiren diye bir cümlesi var Bejan’ın[4]. Öldü Saylan. Davası da aklandı. Özür dilemedi Bejan. Sözünün arkasında da durmadı. Şair demek söz demek değil mi? Ben bu şairin sözüne nasıl itibar edeyim daha. Utanmazlığının gölgesini şiirlerinden nasıl sileyim?

Tüm bunların karşısında da bize ideolojik deniyor ya, o en komiği. Yeni Türkiye’nin “ideolojik” bulduğu sanatçılar, siyasetle ilgili kişiler değil Selnur. Biz hayatımızdan bahsediyoruz sadece. Hayatımızı anlatıyoruz. Bir Alevi’nin hayatında, muhafazakârlardaki Alevi algısı hep görünür yerdedir. Ermeniler arasında büyüyen Bektaşi torunuyum, bilirim. Soma’daki işçi katliamı, hayatımızdır. Gezi, hayatımızdır. Eurovision’da alınıp verilen puanlardan, çocuklarımıza verdiğimiz isimlere dek hepsi ideolojiktir. Dövmeli, küpeli baba, çocuğuna Rümeysa ismini vermez. Tuvalet alışkanlıklarımızdan tut da bıraktığımız sakal çeşidine dek... Her şey politiktir. Fark etmeyiz sadece. Kaldı ki politik olmak ayıp değildir.

Daha önceki söyleşimizde kırmızı ojeli ayaklar, kahve ve kitapla yayınlanan fotoğrafları anımsatmış ve "İnternette edebiyat seviciliği" tarifini yapmıştın. Bence bu tartışılmaya değer. Şairin olmayan şiirler, şiirin olmayan şairler karmaşası yaşanıyor. Bir yandan da, müthiş bir hızla arttığını düşündüğüm, dergiler var. Buradan hareketle yeni bir popüler kültür doğuyor diyebilir miyiz? Şiirsiz bir şiir süreci de doğuyor olabilir mi?

Çok beter Selnur. Sorma! Neler görüyoruz neler. Özdemir Asaf’a ait olmayan şiiri onun diye tam boy yayınlayan mı ararsın, kelime kelemden gelir diyen mi! Neler neler. Kelem lahana demek güzel kardeşim! Hiç mi sözlük okumadın? Hiç mi bakmıyorsun o güzel ciltlere? Faulkner, Hemingway’i aşağılamak için “onun, okurlarını sözlüğe baktıracak bir kelimesi bile yoktur” der. Bizimkilerin de bir tane sözlüğü yok maalesef. Bu sözlüksüzler dergi çıkarıyor. Ne imla doğru, ne verilen bilgi. Hep güzelleme. Anladık solcusunuz. Solcusunuz da ne işi var o zaman Dücane Cündioğlu ile Tarık Tufan’ın sizin dergide...

Yaşar Kemal ölünce posterini veriyorlar, üzerinde şirket ilanı var. Tam Yaşar Kemal’e göre değil mi! Sivas katliamında kül eylenen canın resminden kitap ayracı yapıp arkasına davanın faillerinin avukatlarının da bizzat bünyesinde bulunduğu AKP’yle ilişkisi ortada kurumun ilanını basıyorlar…

Dergi, mecmuayla ilintili etimolojik olarak, kökü icma. Yani hür tefekkürün kalesi dediği şey Cemil Meriç’in. Fakat Meriç, aynı fikirdeki adamların hürlüğünden söz ediyor, her boktan fikre kapı açıp ortaya karışık alevli malevli meyve tabağı yapanlardan değil. Dergi salatalık olunca da tuzu alan koşup geliyor. O vakit Mahmut Tuncer’e de yazar diyorlar, Orhan Kemal’e de. Leşlik değil mi sence de.

 

“Okur sende kimin kokusunu alırsa, onunla ilişkilendiriyor seni.”

Popüler olana karşı mesafeli durduğumu söyleyerek bir soru yöneltmek isterim. Geçtiğimiz günlerde “Pervaneyle Yaren” için ikinci baskıyı yaptığını duyuran bir paylaşımda bulundun. Kitabın iki değil de elli iki baskı yapsa kendinde suçluluk hisseder misin? Çok satmakla kitabın değeri arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Yapmaz ki! Yapsa tuhaf olur. Kendimde bir şeyi harcadığımı düşünürüm yapsa. Türkiye’de istisnasız herkesin sevdiği biri olmak şeffaf olmayı gerektirir. Yazarlık da şeffaflığı kaldıracak şey değil. Rilke, “ün dedikleri de alt tarafı yeni bir ad etrafında toplanan bütün yanlış anlaşılmaların toplamıdır” der.

Yazmanın değil ama yayınlamanın sebebi, kim ne derse desin sevilme isteğidir, kabul. Ama sevilmek istenen kişi, kimler tarafından sevilmek istendiğini bilse güzel olur. O açıdan alkışını beklediğim insanları tanıyorum diyebilirim. 52 baskı yapacak kadar çok değiller. Ama hep diyorum ya, uzun vadede neden olmasın. Çok değil ama uzun satmak harika şeydir...

Kimi yayınevleri, Türkiye’nin önemli şairlerinin, en sevilen şiirlerini seçerek “Seçme Şiirler” ya da “Toplu Şiirleri” gibi isimlerle yayımlıyorlar. Bu kitaplar genelde az sayfalı olup, en çok bilinen şiirlerden oluşuyor. Şairin en demlenmiş zamanına ait şiirler belki okura ulaşamıyor. Burada popüler olanın peşinden gitme hali mi var diyebiliriz yoksa bir ticari adım mı diyebiliriz? 

Sahaf delisi olarak şiir kitaplarının toplu basımını değil, zamanın zamanında çıkan tekil hallerini bulundurmayı seviyorum. Toplu şiirler, tamam kaynaktır ama o kadar şiirin bir arada durduğu bir bütün, ansiklopedi görüntüsü veriyor, şiirin doğasına aykırı gibi. Bir de şairin en sevilenleri tarzı kitaplar, editörün sevdikleri oluyor biraz. Edip Cansever’in, en bilinen şiiri Masa da Masaymış Ha’yı o kadar sevmediğini biliyoruz. Ticari adım olmasını anlayabiliyorum, kitap da meta sonuçta, satılıyor ama kimi şeyleri bozmadan satamaz mıyız? Bir de şairin yaşarken istemediği, reddettiği şeyler yayınlanmalı mı, unutulmalı mı meselesi var. Geçelim.

Geçelim... Kitabın adı Kul Nesimi’nin dörtlüğünden geliyor. Yazın yaşamında kimlerin izlerini taşıyorsun? Başka bir deyişle, derinden etkilendiğin isimleri paylaşır mısın?

Bunu yapabilmek o kadar da kolay değil. Öyle çok isim var ki... İnsan kendi yolunu ararken ister istemez başkalarından çıkıyor yola. Sonra yoldan çıkıyor. Kendini arıyor. Bir şeyler bulmayı deniyor yazar olmak için. Kendi yolunu açtıktan sonra da ilk duraklar geride kalıyor iyice. Vefasızlık değil, sadece o isimlerin kokusu kayboluyor yazdıklarından. Bende duran öyle çok şair, yazar, sanatçı var ki hangisini sayayım. Bazen öyle ki biri hepsi, hepsi biri oluyor.

Bu sorunun cevabı bir yerden sonra da okura kalıyor... Okur sende kimin kokusunu alırsa, onunla ilişkilendiriyor seni.

“şiirdi: kaldırmak yukarı tutup yere düşeni elinden

 şiir: baştan sona asgari ücretle Anadolu, geçim derdi

 şiir, en kuşbakışı kelimesi Türkçe’nin, karanfili mendil

 meydanlarda diziliyorlardı yazgıyı, evet isyan esas şimdi!

 şiir: tam da şimdi yazılıyor susmadan, yazılacak!

 bir kitap: Turgut Uyar – Tütünler Islak…”   

Toplumsal hafızamızın pek de kuvvetli olmadığını biliyoruz. Yukarıdaki dizeler, senin “tütün; ellerinden Türkçe’nin” ismi şiirinden yani TEKEL işçilerinin onurlu direnişi için yazdığın şiirden. “Eşber ile beraber”, “bazı şairler” gibi şiirlerinde de siyasi tavrını görüyoruz. Seni bu anlamda yazmaya iten omuzlarında hissettiğin yük olsa gerek. Ne dersin?

Borcunu ödemek. Bugün üretim kavramı, özellikle Türkiye’de gittikçe yabancılaşıyor insanlara. Doğru dürüst üretebildiğimiz bir şey yok, pislikten başka. Üretmenin gerekliliğinden de bihaber yaşıyor insanlarımız. Üretim hattı, reklam ajansında bitiyor. En sondaki aşamada sadece ajans var görünüyor. Özellikle yeni kuşakların fabrikalarda halen öğlen yemeği çıktığından zerre haberi yok. İletişim çağında fabrika mı kaldı gibi bir fikir yaygın. Emek, değer değilmiş gibi davranıyoruz artık. İçtiğimiz çayın, kahvenin, birileri tarafından üretildiğini bilmiyoruz. Korkunç bir şey. Kimseye karşı borç hissetmeden, “sen benim kim olduğumu biliyor musun” Türkiye’sinde yaşayıp gidiyoruz. Kimsin ki be adam! En fazla kim olabilirsin. Hal böyle olunca, var olan borcu birileri üstleniyor. Hissediyorsun, ödeşmek istiyorsun. Dolayısıyla en iyi bildiğin şeyi yapman gerekiyor. Ben de öyle yaptım. Manav olsaydım, en iyi portakalı satardım. Şair oldum, şiir yazmayı denedim. Becerebildiysem ne âlâ.

Hep merak ettiğim mahlas konusu var. Kitabının “imkandaki güvercin” isimli bölümünde, geçmişte Yaman Zorcu adıyla yazdığın şiirlerine yer vermişsin. Hatta “söyleyen başkası, benimdi şiirler” demişsin. Birçok yazar ve şair var tarihte de günümüzde de. Neden başka bir isimle yazmak istenir?

Tuhaf hikâyedir. Şimdi İmkândaki Güvercin bölümündeki şiirlerde dikkatli gözlerin hemen fark edeceği bir şey var. Her şiir, iki bölümden oluşuyor ve her iki bölümdeki şiirler, aynı kelimelerden “yapıldı”. Daha önce denemediğim bir şey. Eskiden yazdığım şiirler gibi değil. Sonra bir gün aklıma şu geldi: Yeni yazdıklarım gerçekten farklı mı diye merak ediyordum. Anlamak için ortada okur olması gerekiyor. Şiirlerimi asla yayımlamayacak dergiler var, biliyorum. Yeni bir e-posta adresi alıp bunu söz konusu dergilere göndermek istedim, editörler okusun. E-posta adresini alırken bir oyun kurmak geldi aklıma. Bir Onur Caymaz anagramı yaptım. Harflerin yerlerini değiştirdim. Yaman Zorcu çıktı ortaya. Sonra şiirleri yolladım. On beş dakika sonra editörden e-posta geldi. Onur Caymaz’ı görmek istemeyen, Yaman Zorcu’yu hemen görmüştü. Sevmişti üstelik şiirleri. Sonra birkaç tane daha istedi, yayımlayacaklardı. Gerek duymadım. Anlayacağımı anlamıştım. Yine dikkatli gözler, Yaman Zorcu’yu, Herkes Yalnız’da görecek. Edebiyat, daha çok da o gözler için yapılır çünkü.

Bu başka isimle yazmanın benimkiyle kıyas kabul etmeyecek büyüklükte maceraları var tabii. Romain Gary, Pessoa...

“Atölye, en çok beni değiştirdi zaten.”

Yaratıcı Okurluk’tan söz etmezsek eksik kalırız. İyi okur yaratmak üzere çıktığın yolda 10. döneme geldin. Nasıl başladı çok sorulmuştur, beklediğin gibi oldu mu? İlgi nasıl? Devamlılık var mı? Okurda dönüşüm oldu mu? Biraz bu açıdan yani 10. dönemden bakarak söz eder misin?

Yaz tatilinden sonra bu ay, Sarnıç Öykü dergisini çıkaran arkadaşlarla başladık onuncu döneme. Bu kez Kadıköy’deyiz... 14 Kasım’da üçüncü kez Ankara seferi yapacağız. Reklamını yapayım buradan. Detaylı bilgi www.onurcaymaz.com’da duruyor.

Ankara’daki ilgi özellikle çok memnun edici. İnsanlar yazarlıktan daha önemli şeyin okumak olduğunu anlamış olarak ayrılıyor atölyeden. Sonradan aldığım e-postalar, iletiler doğru şeyi yaptığımı kanıtlar nitelikte. Yeni ufuklar, yeni kitaplar, yeni konu başlıkları ve yeni gündemler armağan edebildim katılanlara. Üstelik kimseye “Yaratıcı Yazarlık” öğretmeye kalkmadan.

Ne diyordu Voltaire: “Yaratıcılık, titizce düşünülmüş taklitlerden başka şey değildir.” O taklitlerin asıl kaynağından, iyi kitaplardan, harflerden, cümlelerden, edebiyattan bahsediyoruz. İyi geliyor. Hem anlatana hem dinleyene. Atölye, en çok beni değiştirdi zaten. Beni değiştiren, ister istemez başkalarını da, katılımcı dostları da etkiledi. Etkilemeye de devam edecek.

Son sorum Nar ve baba Onur üzerine. Twitter’da kendini tanıtırken “Nar’ın babası” demişsin ilk olarak. Her şeyin önünde bir hal belli. Nar öncesi ve sonrası nasıl değişti dünya?

Benim için hayattaki her şeyden daha önemli tek şey Nar. Bu yüzden onu ilk sırada yazdım. Nar’dan sonra dünyam tümden değişti. İnsanın en güzel halini tanıdım. Hele ki kız babası olmak bambaşka şey. İnsanın en çıplak, en aç, masum, güzel halini görüyorsun. Onu görünce kendimi, çocukluğumu daha çok anladım. Annem babamla hesabımı daha kolay kestim. Onun kaygıları, sıcaklığı, kendince kelimeleri, dostluğu, dünyası... Kolay anlatılır şey değil. Birinin ayakkabılarına bile bakarken gözlerinizin dolması nasıl anlatılabilir ki.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri