12
Ekim

Gezi, Suruç, Ankara...

12 Ekim 2015 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

Orhan Gökdemir

Bizim kuşak 15-16 Haziran’ı hatırlıyordu ucundan. Bir de Denizleri, Mahirleri. Ardından at izinin it izine karıştığı bir puslu hava. Henüz bilemiyorduk itlerin zamanı olduğunu, sokakları gün batımında saran kurt ulumaları gelip geçer diye düşünüyorduk.

Sonra anladık ki o itler daha vahşi saldırsın diye devlet tarafından bizzat aç bırakılıyor, sonra “yıkıcıların” üzerine salınıyordu.

Yıkıcı olduğumuzu da böyle öğrendik. Oysa liseye başladığımızda solcu arkadaşlarımızla hep nasıl yapacağımızı konuşuyorduk, yolunda yönteminde anlaşamayınca bölünüyorduk. Kendi yaptıklarımızı yıktık, öteki arkadaşların yaptıklarının derme çatma olduğuna inandık. Ama yıkmadık yoksulun kulübesini. Almadık açın elindeki ekmeği. Sevmediklerimizin mezarına tükürmedik, komşunun tavuğunu kovalamadık. Biz de yoksulduk “halkımız” kadar gerçi ama bize kendimize değil başkalarına bakmayı öğretmişlerdi büyüklerimiz. İstanbul’un, Ankara’nın banliyölerindeki gecekonduların kumunda harcında solcuların emeği, alın teri vardır hep. Onun içindir sola çekmesi o mahallelerin.

Sonra Çorum, sonra Maraş, sonra Fatsa… Hiç ummadığımız bir zamanda geldi bu en ağır ders. Gerçi sokaklar öldürmelere ve ölmelere alışıktı alışık olmasına. Ama böylesi ile ilk defa karşılaşmaktaydık. Bir mahalle, bir şehir, bir halk, bir inanç hiçbir ayrım yapmadan, çoluk çocuk, genç ihtiyar, beşikteki eşiktekiyle düşman ilan edilmiş, büyük bir nefretle saldırılmıştı. İlk büyük devlet dersimizdi bu. Devlet bizim için değildi, devlet bizim içindi; biz onun yurttaş olarak değil düşman olarak sebebi hikmetiydik. Haliyle devlet, ötekilerin bize duyduğu nefretin soyut haliydi.

Somut hali ise şöyle bir şeydi: Devlet sizi solculuktan yakalamışsa rutin prosedürü uygular, yani işkence eder, döver, elektrik verirdi. Solculuktan yakaladığı kişi üstüne bir de Alevi veya Kürtse bunlara yüzde yüz zam yapar, öyle icra ederdi. En ağırı Ermeni kökenli yoldaşlarımıza ödettirilirdi. Onlar eğer bu icraattan canlı çıkabilmişlerse sadece taşıdıkları katır geni nedeniyleydi.

Çok şükür doğa çoğundan bu geni esirgememişti. Dışarıda iken çok da önde olmayan bazı yoldaşların içeri düştüklerinde işkencecilerine gösterdikleri inat onları yaşayan birer efsaneye dönüştürmüştü. Polisin 90 gün boyunca adını söyletmek için uğraştığı bir yoldaşın hikâyesi anlatılırdı gülerek. Askıya alınmış, yakınlarına gözünün önünde işkence edilmiş, fosseptik çukurunda tutulmuş ama o adını söylemeyi reddetmişti. Pes edip yoldaşımızı savcılığa sevk eden polis, savcının bütün sorularını -adı dâhil- bülbül gibi yanıtladığını öğrenince moral bir yıkıma uğramıştı. Polisin biri merak etti, tutuklanıp cezaevinin yolunu tutan yoldaşımıza sordu:

-Neden bizi o kadar uğraştırdın da savcıya pıt diye öttün?

-“Adam gibi sormadınız da ondan” dedi gülümseyerek.

Türkiye o faşist akıl tutulmasını adı artık hatırlanmaz yoldaşların şanlı direnişleriyle yendi. Mamak’ta, Metris’te, Ulucanlar’da, Diyarbakır’da koğuşları doldurmuş katır geni taşıyan solcuların sarsılmaz inadıyla faşizm geriledi, moral üstünlüğünü kaybetti ve sonunda bir enkaza dönüştü. Ama 90’lı yallar başladığında anladık ki, bizi de bir enkaza dönüştürmüştü. Sokaklardan kurt ulumaları kesildi ama cinayetler resmi tabancalarla ve artarak devam etti.

Sivas geldi bu acılı günlerin üstüne. Nefret tanıdıktı, öfke bildikti. Devlet Maraş’tan, Çorum’dan bildiğimiz devletti. Fakat bu kez faşistlerin yerini siyasal İslamcılar almıştı. Bir binada kuşatılmış bir avuç insanı göstererek “yakın ula yakın” diye komut veren, ardından “allahuekber” naraları atarak emri icra eden bir topluluktu bu. Dindardı, acımasızdı, inancı için hiç tereddütsüz masumları yakmaya hazırdı.

Bir günde 35 kaybı ilk o gün verdik biz. Fındıklı’dan kalkıp, Kasımpaşa üzerinden Zincirlikuyu’ya en uzun yürüyüşümüzü de o gün yaptık. “Faşizme karşı omuz omuza” diye bağırıyorduk ama üzerimize gelen faşizmden daha karanlık bir şeydi sanki. Önümüzdeki cenaze arabalarının sayısı bize başka türlü bir karanlığın kapısının aralandığını söylemek ister gibiydi.

Ardından gelen ölüm tarihlerimizi hatırlayamıyorum. Unutmak istiyorum belli ki. “Faili Meçhul Cinayetler Tarihi” yazmak gibi ağır acılı bir işi kotarmaya kalkışan bir insan olarak biliyorum yaşadığımız travmaları. Bunları unutmadan nasıl yaşar insan, nasıl işe gider, nasıl kahkaha atar, nasıl rakı içer, batan-doğan güneşe bakar.

Ama çakı çakı veriyorlar beynimize unutmayalım diye. Son üç yılda yaşadıklarımıza bakın. Önce Gezi’de öldürdüler çocuklarımızı. Sonra Suruç’ta. Daha Suruç’taki çocukların yere dökülen kanı kurumadan geldi Ankara. Sadece üç yılda yaşananlar morg soğukluğunda, mezar kıvamında bir ülke bıraktı arkasında.

10 Ekim akşamı Tünel’den Galatasaray’a yürüdük acılı on binlerle birlikte. Gezi’deki kadar kalabalıktık. Sonraki gün oturduğum mahalleden kalkıp binlerce kişiyle birlikte yürüdük yan mahalledeki cem evi önüne. Onikisinde Silivrikapı’ya koşup dünyanın en güzel gülüşlü kızını, Dicle’yi uğurladık sonsuza. “Şehitler ölmez” diye haykırıyordu yoldaşları ama tecrübelerimden biliyorum o gülüşü bir daha görmeyeceğimizi.

Yüzden fazla yoldaşımızı kaybettik bir sabah durup dururken. Bir yobaz faşistin saplantısı yüzünden hem de. Faşistler gitti, yerlerine dinci faşistler geldi. Aralarında bir fark yok aslında acımasızlıkta. Ve oldum olası ya bir hırsız, ya bir katil var başlarında.

Ama kayıp yoldaşlarının arkasından yürüyenlerin üzgün, öfkeli yüzlerine adını söylememek için 90 gün boyunca dünyanın en ağır işkencesine direnen o yoldaşın garip ifadesi yerleşmişti.

Çıldırtan da bu sanırım faşistlerimizi. Gezi’de öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın bayrağı Ali Deniz Uzatmaz’ın elindeydi. O Ali Deniz de Ankara’da öldürüldü iki gün önce. Onun bayrağı da şimdi başka yoldaşlarının elinde.

Taa 12 Mart’tan, 12 Eylül’den bize miras katır genidir bu. Onun için öldürseniz de, vursanız da, itip kaksanız da bizi yenemezsiniz!

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri