16
Ekim

Fotoğrafçının çektikleri bazen vicdanının polaroididir...

16 Ekim 2015 Yazar: Dilek Yurdakul Uyar | Köşe adı: BÜYÜKLERE MASALLAR
Tüm Yazılar

Bazen deklanşöre her dokunuş içinizden bir şeyleri götürür, içinize getirdikleri kadar… Siz hiç, hiçbir şey yapamamışlığın sizden neler söküp aldığını bilemezsiniz, sökülen boşluğun hiçbir şey ile asla dolmadığını da… Deklanşöre o acziyetle basıldığında, deli gömleği giydirilmiş gibi eliniz kolunuz bağlı olup, tek  yapabildiğinizin deklanşöre dokunmak oluşunun nasıl içinizi yakan bir zehre dönüştüğünü, o zehrin nasıl yavaş yavaş her ansıdığınızda sizi parçaladığını da bilemezsiniz. Unutmak istersiniz. Unutmak insana bahşedilmiş en büyük hazinedir çünkü, unutamazsınız... Bir insanın yaşamı boyunca tanık oldukları, gerçeklikler karşısında yaptıkları, yapamadıkları vicdanına fatura edilir.

 

Yazan: Dilek Yurdakul Uyar

Distopyaya dönen memlekette birincil haber kaynağımız haline gelen twitterda dolaşırken; "Bir anne canı ile uğraşırken hâlâ fotoğraf peşinde olanların Allah belasını versin! " diyen tweet çarptı gözüme. Sonra birden köşe kapmaca oynamaya başladı sorular, anlar kafamda.

Tweetin çağrıştırdığı ilk fotoğraf Kevin Carter'ın ona 1994'de Pulitzer ödülü de kazandıran herkesin bildiği meşhur akbaba ile çocuk fotoğrafı oldu.

Sudan'a görev için gider Carter. Açlık, sefalet, hastalıklar diz boyudur. Kendisine yapılan uyarı nettir; kimse ile temas etmemelidir. Kampa doğru yol alınırken, kampın birkaç yüz metre ilerisinde  olan bu çocuğu ve az ötesine konan akbabayı görür (ki siz aslında fotoğrafın çekildiği lensten kaynaklı olarak onu az ötede görüyorsunuz, bir algı yanılması var, mesafe gördüğünüzden daha fazladır). Carter fotoğrafçı refleksi ile hemen makinesini çıkartır tek kare çeker ve yola devam eder. Çocuğun ailesinin zaten birkaç yüz metre ötede yiyecek yardımı almak için beklemekte olduğu; akbabanın akabinde uçtuğu hatta kadrajın dışında Kızılhaç görevlilerinin de olduğu söylenenler arasındadır ama fotoğraftan sonra Carter uzun dönem çok eleştirilir. Çocuğu kurtarmak yerine fotoğraf çekmiş olduğu, onu orada bıraktığı için. Hatta bunun vicdan azabının etkisi ile intihar ettiği dahi söylenir ki Carter arkasında "çok üzgünüm çok" diye bir not bırakarak ödülünden 3 ay sonrasında intihar eder. 

3 sene önce idi. Antakya'ya gitmiş ve duruşmadan arda kalan zamanımda köylere geçmiştim fotoğraf çekmek için. Keyifli bir mekan görüp fotoğraf çekmeye başladım. Ötemde beni ürkek ürkek izleyen minikti asıl hedefim, onu çekmek istiyordum. Hani bazen sebepsiz akar ya içiniz gördüğünüze, o miniğe de öyle aktı işte benim içim. Çekim yaparken çocuklar ile şakalaşmayı onları konuşturmayı, güldürmeyi severim. Onu da güldürmek için çok uğraştım o gün ama o, gülmedi. Gözlerinde tuhaf bir hüzün, ürkeklik vardı anlamlandıramadığım, gelip böğrüme oturan, beni nefessiz bırakan… Çekimden sonra ayrılmak üzere idik ki onu doğuran kadının küçük çocuğu hunharca dövüşüne şahit oldum. "O" küçük çocuk diyorum hep çünkü adını bilmiyorum. O, kelimeleri ile hiç konuşmadı benimle. Ama gözleri… Nasıl da avaz avaz haykırıyordu içindekileri sessizce. O küçük çocuğun yaşadıklarına şahit oldukça, çekim yaparken böğrüme oturan bakışları daha anlamlanmış sanki bir hançer olmuş hançeremi kesiyordu…

Ne yaparsınız o anda? Gidip kadına gerekli dersi verir çocuk dövmenin çocuk üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri anlatır ve çocuğu kurtarırsınız değil mi? Hatta o andan itibaren vahiy gelmişçesine aydınlanan anne sayesinde çocuğun tüm hayatını da değiştirmiş olursunuz. Tıpkı Carter'in yerinde olsanız yapacağınız gibi. Fotoğraf çekmeyi bırakır, koşar, size getirilen tüm yasakları çiğner, engellemek isteyenleri bir kenara iter, çocuğu orada bırakmazsınız. Kahramansınızdır artık. Bravo… Klavye karşında otururken ne kolay değil mi?  Acaba bir tek çocuğu vicdanınızı rahat ettirmek için, bencilce kurtarmak, milyonlarcasının kurtulmasına aracılık etmekten vazgeçmek demek değil midir? Bu soruyu tartabilir misiniz vicdanızda? Çocuğu o hale getiren sistemin, düzenin ekmeğini yerken, o düzeni sorgulamazken, kıçınızı sıcak evlerinizden bir adım öteye kaldırmazken tüm bu suçlamalar ne kadar âdil ?     

Bazen deklanşöre her dokunuş içinizden bir şeyleri götürür, içinize getirdikleri kadar… Siz hiç, hiçbir şey yapamamışlığın sizden neler söküp aldığını bilemezsiniz, sökülen boşluğun hiçbir şey ile asla dolmadığını da… Kafanıza bozuk bir musluktan damla damla kanayan bir yara gibi süzülen soruların nasıl bir işkence haline dönebileceğini de. Deklanşöre o acziyetle basıldığında, deli gömleği giydirilmiş gibi eliniz kolunuz bağlı olup, tek  yapabildiğinizin deklanşöre dokunmak oluşunun nasıl içinizi yakan bir zehre dönüştüğünü, o zehrin nasıl yavaş yavaş her ansıdığınızda sizi parçaladığını da bilemezsiniz. Unutmak istersiniz. Unutmak insana bahşedilmiş en büyük hazinedir çünkü, unutamazsınız... Bir insanın yaşamı boyunca tanık oldukları, gerçeklikler karşısında yaptıkları, yapamadıkları vicdanına fatura edilir. Carter belki de o vicdanla başa çıkamadı, ben de Antakya’yı her anımsadığımda başa çıkmakta zorlanıyorum.

 Öyle anlar olur ki, herkes niye orada değil diye kahrolursunuz. Herkes, peki sen orada ne yapıyordun, der. Fotoğrafçı bu acımasız sorguya en çok muhatap olanlardan biridir. İşin tuhafı, bu sorgulamayı en çok yapan da kendisidir.  Çektikleri bazen, vicdanının polaroididir. Tam da o vicdanı nedeniyle eline yine makinesini almaya devam eder. Çünkü o, herkesi “oraya” hem götüren, hem davet eden kişidir. Onun en büyük gücü, orada olmayanların gözü olabilmektir. İnsanlığın olmadığı bir yerde; bir insanın orada olması bile insanlığa en büyük çağrı değil midir?

 

 

 


- Kapak fotoğrafı: "The Bang Bang Club" filminde Kevin Carter rolüyle Taylor Kitsch ve Kevin Carter'ın Pulitzer Ödülllü fotoğrafı

- Sayfa tasarımında kullanılan fotoğraf: Dilek Yurdakul Uyar

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri