20
Eylül

Söyleşi - Aziza Mustafa Zadeh

20 Eylül 2015 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Bakü doğumlu piyanist ve yorumcu Aziza Mustafa Zadeh hayranlarını masallar diyarı Kafkasya’dan Anadolu’ya oradan da Batı’ya uzanan geniş bir coğrafyada gezdirken ses doğaçlamaları ve virtüözitesiyle onları büyülemeyi başarıyor.

Doğu-Batı ezgilerini siyah beyaz tuşlarda ve sesinde buluşturan sanatçı ile Aykırı Akademi için söyleştik.

 

Işıl GEREK

Müzisyen bir ailede dünyaya geldiniz. Babanız Vagıf Mustafa Zadeh çok ünlü bir piyanist ve besteciydi. Anneniz Eliza Mustafa Zadeh ise klasik opera eğitimi almış, Gürcistan asıllı bir sanatçı. Hal böyle olunca sizin müziğe ilgi duymanız tesadüf olmamalı. Çocukluğunuzda farklı sanat dalları ile de ilgilendiniz mi? Yoksa en başından beri sizin için tek yol müzik miydi?

Söylediğiniz gibi, sanat ile tanışmam çok doğal bir şekilde oldu. Ama müziğin yanı sıra resim de benim çok keyif aldığım alanlardan biriydi. Hatta resim tutkum benim geleceğe dair hayallerimi süslüyordu. Sonra müzik ağır bastı ama hayatım boyunca dönem dönem hala resim yaptığım oluyor. Bir dönem bale de yaptım. Maalesef her şeyi bir arada yapmanız pek mümkün olmuyor. Hayat tüm bunları layıkıyla yapabilmek için çok kısa.

Müziğe odaklanmaya nasıl karar verdiniz? Sizdeki ışığı yine aileniz mi fark etmişti?

Müziğe karşı derin bir duyarlılığım olduğunu aslında daha bebekken fark etmişler. Babamın farklı makamlarda çaldığı şarkılara göre tepkilerim değişiyormuş. Aklım biraz ermeye başladığında önce babamla sol el çalmaya başlamışım, bir basçı gibi yani. Babam o zamanlar blues parçalar çalardı. Ben de o çalarken sesimle doğaçlamalar yapmayı denerdim. Çok doğal bir akıştan bahsediyorum, sadece çaldığı notaları sesimle takip ederdim. Ayrıca babam sahneye çıktığında içten içe bir kıskançlık da hissederdim. Çocuk halimle benim neden sahneye çıkmama izin vermiyorsun diye söylenirdim. (Gülüşmeler) Daha o zamanlarda sahne benim için çok özel bir yerdi. Sanırım en rahat olduğum yer, evim gibi.

Bakü doğumlu olmanıza rağmen hayatınızın büyük bir kısmını Almanya’da geçirdiniz. Farklı kültürleri tanıma ve farklı müzik türlerini deneme şansınız da oldu. Tüm bu farklılıklar ve çok kültürlülük sizin müziğe bakışınızı ve yaklaşımınızı nasıl etkiledi?

Ben köklerine, Kafkasya’ya kalpten bağlı olan bir insanım. Durum böyle olunca nerede yaşadığınız çok da önemli değil. Ben o köklere bağlıyım ve sonsuza kadar da bunu yaşayıp yaşatacağım. Almanya’ya gelmeden önce klasik müzik eğitimi aldığım için Batı kültürüne ya da Alman kültürüne bir aşinalığım vardı tabii. Bach mesela benim için klasik müziğin devidir, tüm o bestecilere, insanüstü yeteneklerinden dolayı inanılmaz bir saygı ve hayranlık duyuyorum. Çok kültürlülüğün yarattığı etkileşime gelince de şunu söyleyebilirim. Kendimi tek bir yerle, ülkeyle, kültürle sınırlandırmadan, kendi özümü koruyarak farklı şeyler denemeyi seviyorum.

Babanız Vagıf Mustafa Zadeh’in tüm dünyaya tanıttığı “Mugam” onun size bıraktığı en büyük müzikal miras olmalı. Bilmeyen dinleyiciler için Mugam’ı siz nasıl anlatırsınız?

Bunu kelimelerle ifade etme ihtimalim yok sanırım. Kesinlikle duyarak, dinleyerek bir fikir sahibi olunabileceğine inanıyorum. Hatta dinledikten sonra da melodiyi tanımlamanın, birtakım yerlere oturtmaya çalışmanın beyhude olduğunu düşünüyorum. Çünkü müziğin açıklamaya ihtiyacı yoktur, kalpten gelir. Müziğin kendisinin başlı başına bir dil olduğunu düşünüyorum.

Babanızdan biraz daha bahsedelim mi? Onu çok küçük yaşta kaybetmenize rağmen, ona çok bağlı olduğunuzu ve ilişkinizi bir şekilde sürdürdüğünüzü gözlemleyebiliyoruz. Spritüel bir bağdan söz ediyorum. Doğru mu düşünüyorum?   

Her daim… Sahnede… Hayatta… Bunu tam manasıyla ifade edemiyorum ama varlığını hissediyorum gerçekten de. Üstelik soyut bir varlık değil kastettiğim… Önceleri bu tarz şeyler pek bir anlam ifade etmezdi insanlar için ama artık birçok insan benzer duyguları taşıyor, deneyimliyor. Herkesin kolayca hissedebileceği bir şey değil belki ama ben onun varlığını hissedebiliyorum.

Hayatın hüzünlü ve keyifli yanlarını çokça deneyimlemiş Aziza Mustafa Zadeh için hayatın anlamı nerede saklı? Sizi hayata bağlayanlar nelerdir?

Şöyle düşünüyorum. İnsanın mutlu olması için ağlaması şart. Güneşin kıymetini ancak şiddetli bir yağmur ve fırtına sonrasında tam manasıyla anlayabilirsiniz. Hayattaki olumlu ve olumsuz duyguların her an el ele olması gerektiğini, ancak bu şekilde bir denge kurulabileceğini düşünüyorum. Fizikte olduğu gibi, artı eksisiz, eksi artısız olamaz. İnsan mutlu olabilmek için hayattaki bu kontrastlara ihtiyaç duyar. Aynı zamanda, hayatta yaşadığınız bir acı bir süre sonra sizi hayata bağlayan bir şeye de dönüşebilir. Bu yaşadığınız acıya göre değişir elbette ama bunun üzerine biraz düşünüldüğünde bence herkes kendi hayatında buna benzer şeyler olduğunu fark edecektir.

Zeki Müren ve Âşık Veysel hayranı olduğunuzu öğrendik. Zaten “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünü de çok farklı ve güzel bir tarzda yorumlamıştınız albümünüzde. Bu isimleri sizin için özel kılan nedir?

Âşık Veysel inanılmaz bir insan. Onu insan olarak tanımlamamalıyım belki de... Bir bilge… Bir insan duygularını içinden geldiği haliyle, olduğu gibi ancak bu kadar yalın ve güzel anlatabilir. Onun o türküleri tamamıyla kalbinden gelerek bestelediğini düşünüyorum. Aklının ötesinde, Veysel’in kalbinin bambaşka bir beyni ve algısı olduğunu düşünüyorum. Öyle benzersiz bir müziği var ki, her defasında insanı ilk kez duyuyormuşçasına etkileyebiliyor, yüreğinize dokunabiliyor. O gerçek bir “Aşuk.”

Çok farklı ülkelerde konserler veriyorsunuz, yoğun bir programınız var. Kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?

Ben kendimi öncelemekten ya da kendime zaman ayırmaktan pek de haz etmiyorum aslında. Bunun biraz egoistik bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Hayatta elde edebileceklerinizin, verdiklerinizle orantılı olduğunu düşünüyorum. Ama tabii ki, hayatın akışı içerisinde ailemle, arkadaşlarımla vakit geçirmekten çok keyif alıyorum. Her gün hayata gözlerimizi tekrar açabiliyor oluşumuzun tadını çıkarıyorum da denebilir aslında.

Al Di Meola, Stanley Clarke, Omar Hakim, Bill Evans gibi caz tutkunların çok sevdiği isimlerle çalışma fırsatınız oldu. Her biri sizinle ve müziğinizle ilgili çok güzel yorumlarda bulunuyor. Kendinizi şanslı hissediyor musunuz?

Kendimi şanslı hissediyorum elbette ama bunun üzerine çok da fazla düşünmüyorum aslına bakarsanız. Bazı şeylerin hayatın akışı içinde kendiliğinden olduğunu deneyimlediğim için de böyle düşünüyor olabilirim. Benim için isimlerden ya da kimlerle çaldığından daha çok ortak emek verdiğimiz bir işte birlikte ne kadar paylaşabildiğimiz, birbirimizi ne kadar anlayabildiğimiz ve bunu ne kadar yansıtabildiğimiz. Çünkü müzik duygu işidir, ancak çok sevdiğiniz arkadaşlarınızla bu duyguyu yakalayabilirsiniz. Bu nedenle beraber çaldığım insanlar bir süre sonra benim ailem gibi olurlar. Burada birlikte çaldığım arkadaşlarım Ralf Cetto (bas) ve Simon Zimbardo (davul) da artık ailemden oldular.  

Diskografinize baktığımızda klasikten caza, spiritüel melodilerden etnik tınılara uzanan geniş bir yelpaze olduğunu görüyoruz. Bach Zadeh, Portrait of Chopin, Shamans, Ladies of Azerbaijan ve şu an aklıma gelmeyen diğer şarkılarınız… Hepsinin farklı bir dokusu ve tınısı var. Klasik besteler üzerine doğaçlamalar yapmayı ve yeni şeyler denemeyi seviyor olmalısınız…

Kesinlikle. İyi müzik bana her zaman esin verir. Handel, Puccini gibi bestecilerin eserlerinde beni çeken bir şeyler var. Onlar gerçekten çok özel insanlar. Maalesef bugün o kalitede ve özgünlükte, tüm dünyayı etkisi altına alabilecek bu denli büyük müzisyenler tanımak çok da mümkün olmuyor. Ama klasik dönem, romantik dönem gerçekten benzersiz ve çok verimli bir çağmış. Dolayısıyla o melodilerden esinle yeni besteler, düzenlemeler yapmak beni çok mutlu ediyor. Her defasında o dönemi yeniden keşfetmek gibi oluyor.

 

 

Işıl Gerek'in diğer söyleşileri; PAZAR SÖYLEŞİLERİ

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri