11
Mayıs

Biraz Kuş, Biraz Kirpi: Sait Faik

11 Mayıs 2015 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

“Geç git pazartesi sen de!.. Sende de iş yok! Sen de salıya doğru... sümkürerek, burnunu çekerek, vapura atlayarak, merhaba diyerek, bilet alarak, pazarlık ederek, bir şarkı bile mırıldanmadan, ıslık çalmayı bile hatırlamadan... yalan söyleyerek, insanoğlundan insanoğluna kötü haberler ileterek, çarşambaya doğru yürüyen budala bir salı ile kol kola geçip gideceksin…

Ulan pazartesi! Sen bir tarafta pazar, bir tarafta salısın; serseri herif!”

 

Onur Behramoğlu

“Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…” Böyle bir dünya isterdin Sait Faik. Böyle bir dünya isterken çalışılabilecek en son yerde, bankada çalışmaktayken yazdığım birkaç yazıyla senin kitaplarını tanıtmıştım da, masa başlarındaki işlerinde bunalmış arkadaşlarımın her biri birer set kitabını sipariş etmiş, ertesi gün koca bir kamyonet yanaşmıştı bankanın otoparkına. Beşinci kat penceresinden aşağı, kitap kolilerinin indirildiği kamyonete bakarken birdenbire camdaki yansımasını fark ettiğim yüzümde gülümsemeni görür gibi olmuş, “Kimseler âşık değil mi bu şehirde?” soruna, “Olmaz olur mu…” diye yanıt vermiştim. “Istıraplı pirinç bir semaver gibi tütüyoruz işte Sait Usta…”

Belki de bir pazartesiydi, onca sıkılıp da hikâyelerini hatırladığım, hatırladıklarımı arkadaşlarımla paylaşıp onlara seni sevdirmeye uğraştığım gün. “Geç git pazartesi sen de!.. Sende de iş yok! Sen de salıya doğru... sümkürerek, burnunu çekerek, vapura atlayarak, merhaba diyerek, bilet alarak, pazarlık ederek, bir şarkı bile mırıldanmadan, ıslık çalmayı bile hatırlamadan... yalan söyleyerek, insanoğlundan insanoğluna kötü haberler ileterek, çarşambaya doğru yürüyen budala bir salı ile kol kola geçip gideceksin… Ulan pazartesi! Sen bir tarafta pazar, bir tarafta salısın; serseri herif! Ne diye İstanbul’da bize ‘pazartesiyim’ diye kafa tutarsın.” sözleriyle anlattığın pazartesilerden biri. ‘Dülger Balığının Ölümü’ydü yaşadığım. “Hepsinin gözleri güzeldir” hani, “Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir… Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır.”

En sevdiğim, etkilendiğim şairler arasında ismini en başa yazsam, belki sadece çocuklara, bir de kuşlara ayıp etmiş olurum, o kadar. Sait Faik okuyup izlenimlerimizi yazma ödevini emekli edebiyat öğretmeni dedeme havale edip, onun ‘Yani Usta’yı, üç sayfalık hikâyeciğini bir buçuk sayfacık bir ödevde işleyişi; iki mahcup yaprağı çantamdan çıkardığımda, her biri sayfalarca döktürmüş arkadaşlarımın azımsayan bakışları; o iki yaprakla tam puan alan tek öğrenci oluşum; bir gizi çözmek istercesine önce hikâyeni sonra dedemin yazdıklarını tekrar tekrar okuyup şiiri derinlerimde hissederek ürperişim: “Perdenin açılma zili çalarken yanıma başka biri gelip oturdu. Yani Usta biletini satmış, tiyatroya gelmemişti. Yani Usta bana son defa bir çocukluk yapmıştı. Hoşuma gitti. Bir tuhaf oldum… Hey gidi Yani Usta hey! Bunda ne var ki Yani Usta, ha? Gelmedin gelmedin. Ne çıkar bundan. Sen yine o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. Ama yüreğimi bir şey, bir demirden avuç da sıkmıyor değil hani. Ama boş ver! İnanma! Hadi canım sen de! Üzülme be Yani Usta. Beni gördüğün zaman gülümseyiver. Aldırma! Tiyatro da n’oluyormuş? Dünyada dostluk vardır, be! O da ölmedi ya!”

Yine bir pencereden, Taksim’deki Gezi Parkı’nda yapraklarını dökmüş sonbahar ağaçlarını izlerken, finans tekniklerini anlatan eğitmenin sesi uğultuya dönüşmüş, senin cümlelerini duymaya başlamıştım: “Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.” Oradan devam etmiştim ben de: “yürümektir aslolan / asi huysuz meraklı / geçerken değdiğimiz / her yer aşk sıcaklığında.” Biz bu yüzden, asi-huysuz-meraklı yürüdüğümüzden yani, “hişt, hişt!” sesi duymuyor muyuz dağlarda, insanlarda, çiçeklerde? “İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım” demiyor muyuz? Böyle zamanlarda kendime kızdığım, senin ‘Sivriada Geceleri’nde yazdığın gibi, “Ne oluyorsun be?” diyerek kendime çıkıştığım da olmuştur. Lakin şairlik en yüce, en aziz, en mübarek yerindeyse gönlümün, bunu yine en güzel sen söylediğin, beni yine en güzel sen inandırdığın içindir: “Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılamıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi. Ve öldü…

Kalafat: -Ne oluyorsun be? dedi. Şair misin, ne boksun?

-Martı öldü de… dedim.

-Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?

Dünyanın yaradılışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.

Bütün kabile halkı bana kızmıştı:

-Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu seyredip bize masal mı anlatacak?

Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr denizi homur homur söyletirken, martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi saracaktı. Sonra bu hal belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı. Bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söyleyemeyecektim… Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı.” Benden beklenenleri yapmıyor, yapamıyordum artık. Bir avuç deniz suyu getirip ölmekte olan martıların ağızlarına damlatmak kimselerin umurunda değil gibiydi. “Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Oktay Akbal, seninle ilk defa tozlu bir okul kitaplığı rafında karşılaştığında, ‘Semaver’ diye adı olan bir kitabın nasıl bir şey olabileceğini merak etmiş. “Hiç bu kadar önemsiz, basit insanlar ve konular için hikâye yazılır mıydı?” sorusunu sormuş, ilk karşılaşmanın, tanışmanın heyecanı, şaşkınlığıyla. Fethi Naci de, adını ilk kez ortaokulun birinci sınıfında, 1939-40 ders yılında duymuş. Senin Türkçe yanlışların, dil savrukluğun üzerinde duran öğretmeni, “Böyle hikâye mi yazılır!” diye bitirmiş o günkü dersi. Sonrasını dinleyelim, Fethi Naci anlatsın: “Lise yıllarında, sırf Sait Faik’in hikâyeleri yayımlanıyor diye, onca parasızlığıma rağmen, Necip Fazıl’ın çıkardığı ‘Büyük Doğu’ dergisinin tek sayısını kaçırmazdım. O dergide Sait Faik’ten sonra en sevdiğim yazar Oktay Akbal’dı.” Bak, tozlu bir rafta duran ‘Semaver’inle Akbal’ı çağırmışsın da masana, içimizi ısıtan hikâyeler yazacak bir başka büyük yazarı büyütmüşsün sessiz sedasız. O alsın sözü, el vermek nedir, anlatsın: “Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir Boğaz gezintisini hatırlıyorum. Üsküdar’dan Beykoz’a kadar her iskelede Sait beni sınava çekmişti: ‘Şu iskeleyi anlatmak gerekirse neresinden başlarsın?’ Anadoluhisar iskelesinin yanında küçük bir kahve vardır. Onun önünde durmuştuk. ‘Haydi,’ dedi, ‘madem hikâyecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım?’ Baktım, üç dört kişi oturmuş kâğıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda birtakım renkli basma resimler... İran Şahı’nın Atatürk’le resmi falan. Bu resimleri belirtirim, dedim. Kızdı birden. ‘Ulan’ dedi, ‘o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikâye o be!’ Gerçekten denize doğru bir küçük ihtiyar oturmuştu. Yalnız, sıkıntılı bir hali vardı. Vapuru da değil, denizi de değil, kahvenin önündeki o pis suları seyrediyordu. Sait, yol boyunca, hep o ihtiyardan söz açtı durdu... Sait’in kimseye güveni yoktu. İçine, kendi dünyasına kapalı bir insandı. Çevresindekilerle çok samimi görünmesine, onlarla içli dışlı konuşmasına rağmen, hepsinden uzaktaydı. Kırıcı, ağır sözleri, küfürleri sanki çevresinin kabalığına, sertliğine, zalimliğine karşı bir çeşit kabuktu. Bu savunmanın gerisinde yeryüzünün en duygulu, en düşünceli, en anlayışlı insanıydı.” Fethi Naci, senin bu inceliğinden söz etsin şimdi: “Sait Faik’le resmi bir tanışmamız olmadı. Orhan M. Arıburnu’nun bir şiir sergisi açılacaktı, ben de tanıdık edebiyatçılarla birlikte o sergiye gitmiştim. Bir ara fotoğraf çekilecekti; ben, fotoğrafı çekilecek edebiyatçı topluluğundan biraz uzağa çekilmiştim, Sait Faik farkına varmıştı benim çekingenliğimin, beni şahsen tanıyordu ama adımı bilmiyordu, yanındakilere – bana işittirmemeye çalışarak – ‘Neydi yahu bu delikanlının adı?’ diye sordu, sonra da bana dönerek, ‘Naci Bey, kardeşim, lütfen siz de gelin.’ diye seslendi.”

Dağlarca, seni yazdı: “Dört dizeyle Sait’i anlat deseler / Bir dikdörtgen çizerdim / Sonra bütün çizgileri kaldırırdım / Derdim geride kalan boşluktadır”; “Yıllarının az olduğunu sezinlerdi belki de / Baktığını hemen görmesi / Tedirginliğini hemen yaşaması / Tanıştığını hemen bitirivermesi / Zenginliğiydi / Sevilmeyi de sevmezdi / Ona konamayan kuşlardı sevilmek / Bir dargınlığı vardı / Kimimizin duyduğu / Kimimizin duyamadığı / Yine de o günün bütün gördüklerini / Cebinde taşırdı geceye doğru / Evsiz bırakmazdı onları da.” Leylâ Erbil, seni: “Sait Faik büyüklerin dünyasından (haklı olarak) ürkmüş, çocuk kalmış bir insan sayılırdı; büyüklerin isteklerine yabancıydı, şuyum buyum olsun, şunu bunu alayım dediğini hiç işitmemiştim. Alçakgönüllü bir insandı; yazarlığını, kendini övdüğünü hiç işitmedim. Sadece bir kez umutsuzlukla ‘Elli yıl sonraya beş altı hikâyem kalır mı acaba?’ diye sordu ve ardından bu ‘ifşaat’ından dolayı çok sıkıldı!.. Sadece yazarak yaşayabilen; üflesin ve değiştirsin diye dünyanın önüne sunulduğu adamlardan biriyle karşı karşıyayız deyişim biraz da böyle şeylerden. Başkaları ‘ermiş’ de diyebilir. Doğrudur da.”

Hikâyelerinin yanında ‘Maldoror’un Şarkıları’nı okuyunca anlayabiliyorum, Comte de Lautréamont’a hayranlığının sebeplerini. ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’a kadar tam olarak cesaret edip de yazamadıklarının acısıyla, ortalama ahlaka karşı çıkışın bu öncü şairine kapılıp gitmişsindir. “Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Kendi elimle yara açtığım bu ağza baktım aynada!” demişti Lautréamont. Sen, ‘Yani Usta’ ya da ‘Panco’ diyebildin sadece, “Genç erkek çocuklar lekesiz, berrak bir güzellikle güzeldiler”, “Dondurmacının iki çırağı ile akşamüstü dondurma yerken konuştuğum zaman deli divane oluyorum… Yarı yarıya gençliklerinden, yarı yarıya hayat cevherlerinden merakla hoşlandığımı ayıp görenlere karşı yapılacak şeyi yapıyorum. Böyleleri bana vız geliyorlar. Zehirli gülüşleriyle yanımdan geçtikleri zaman içim yalnız bir şeyden burkuluyor. O da, ya bu çocuklar benimle şimdi konuşurkenki samimiliklerini birdenbire kesiverirlerse...” diyebildin. Sis perdesini aralamaya çalışırken, hakkında kitap yazmış Fethi Naci de yanıldı bir yerde. Sen “kaşının yaramaz çocukluğundan kalma tüysüz yara çizgisi” dedin; evvelce “kaşının arası çizgi çizgidir” diye anlattığın Yani Usta’yı yazıyorsun sandı, ‘Yılan Uykusu’ isimli hikâyende. ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ bütünüyle okunursa, hemcinsine duyduğun aşkla açılan bu kitabın, karşı cinse duyulan, belki de kendini zorlayarak duymaya çalıştığın aşkla kapandığı görülecektir. Son bir çırpınış, kendinle uzlaşıp kurtulmaya!.. Beyhude bir çırpınış!..

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, ‘Mahalle Kahvesi’ni, ‘Son Kuşlar’ı, ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı, çok güzel kapaklarla yeniden yayımladı. Tüm mal varlığını bağışladığın Darüşşafaka Cemiyeti daha önceki baskılarda da tanıtılırdı ya, bu kez, çağın ruhu (ya da ruhsuzluğu!), “Yeni edebiyatımız için dil devrimini bir şans ve kazanç sayıyorum.” cümleni de, ‘alelade’ yerine ‘olurşey’ gibi sözcükler türetmeni de, yazdığın her satıra sinmiş Türkçe tadını da görmezden gelerek ‘misyon’ sözcüğünü; gözünü kâr-iktidar hırsı bürümüşlerin dünyasından ‘fırsat’, ‘açılım’ sözcüklerini eklemiş Cemiyet’in tanıtıldığı cümlelere. Aynı yayınevinin yayımladığı ‘Seçme Hikâyeler’inin seçimini kimin yaptığı belirtilmemişse de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim öğrencileri için belirlediği 100 temel eser arasında yer alması için ayıklama yapılmış sanki. ‘Panco’nun Rüyası’, Dondurmacının Çırağı’, ‘Çarşıya İnemem’ olmayınca; Leylâ Erbil’in seninle özdeşleştirdiği ‘Papaz Efendi’ olmayınca; Fethi Naci’nin “Bir emek kasidesidir, unutulmaz güzellikte bir düzyazı şiirdir.” dediği ‘Yaşayacak’ olmayınca, din-ahlak-düzen korunmuş mu oluyor? İlk hikâyen ‘İpekli Mendil’; “Başıma çok işler açmışlardır, o ikisinden vazgeçemem.” diyerek, yapacağın seçkiye mutlaka alacağını söylediğin ‘Çelme’ ile ‘Kestaneci Dostum’ neredeler peki? Yine de bir ‘Sinağrit Baba’  yetiyor, ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ yetiyor avunmamıza.

Yayıncılar, zamanında, güzelim ‘Kovada Bulut’u da ‘Havada Bulut’ yapmışlardı!... Olsun. Sen dememiş miydin: “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar... Bu yürek, bizim yüreğimiz, bir tahtası eksiklerin yüreğidir... Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.”

‘Remzi Kitap Gazetesi’, Ocak 2013

 

 

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için; KELEBEK CAMI

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri