10
Nisan

Abdal ve aptallar olarak ikiye yarılmış bu memlekette ben yarık kısmıydım...

10 Nisan 2015 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Keloğlan birazdan bana ağzını seğirte seğirte adından söz ettiği o tarhana çorbasından getirecek ve ben yüzyıllık uykumdan uyanacağım. Ama bu hikâyede tesirsiz bir ayrıntı var. O da “Ben prenses değilim”!

 

Jehan Barbur

Mesnetsiz bir duyguyla, bana sırtını çevirmiş mutfağa inat, yüzümü ona gere gere, salonda oturuyordum. Dışarı baktıkça içimi görüyor, artık bu bakınmanın bende yarattığı bulanıklık hissinden kaçarcasına, mutfak duvarına asılı cezve, kepçe ve kahve fincanlarını izliyordum. Mutfak aletleri bana içimi hatırlatmıyor. Ama dışarısı beni kanırtıyor. Kaçırdığım her anın zillerini çalıp, dışarıdaki geçmiş hayatımda bıraktıklarımı kendine tül perde ediyordu. Düşünmek istemiyorum dedikçe, üzerine tütün basmaktan geri durmadığım aklım iki yaşındaki bir velet inadıyla kendini söyletiyordu. Bıktım! Büyümek bilmeyen bir veledi susturma gayretinden, onunla yüzleşmekten ve perili bir evde yaşarcasına her daim odalarda suretlerle ve geçmişleriyle karşılaşmaktan usandım. Bize bir gelecek lazım!

Keloğlan birazdan bana ağzını seğirte seğirte adından söz ettiği o tarhana çorbasından getirecek ve ben yüzyıllık uykumdan uyanacağım. Ama bu hikâyede tesirsiz bir ayrıntı var. O da “Ben prenses değilim”!

Gözümü mutfaktan inatla ayırmıyordum. Onu hârem ve dik bakışlarımla abluka altına almıştım. Sırtımı dönsem, kapıdan sıvışırcasına kaçacak gibiydi. “İnsanların geçmişi mutfakta temizlenmez” yazılı, Bal Dök Yala temizlik şirketinin magnetine gözüm ilişti. Buzdolabının üst kapağından bana bağırıyordu. “Sus” dedim. Elimdeki Tahsin Yücel’in ‘Mutfak Çıkmazı’ kitabını usulca masaya bıraktım. “Tamam sen kazandın, gidebilirsin”. Emlakçıyı aradım. “Bana kiraladığınız evin mutfağı yok” dedim. “Ama nasıl olur han’fendi, eve beraber baktık, hatta ev sahibinden mutfak dolaplarını yeşile boyamak için izni bana istettiniz.” “Biraz bekleyelim, belki geri gelir” dedim. Gerçekten de geri geldi. Kafası bozulmuş, Dolmabahçe’ye çay içmeye gitmiş. Alınacak bir şey yokmuş. Barışalımmış. Barıştık. Günü yarıladım. Az da olsa kendi tasımdan tarağımdan uzaklaştım. Ne iş yaptım, ne güçlendim. Boş boş şeylerle kavga edince dudaklarım daha az seğirttiğinden, günlük gaileleri başkalarına yüklemeyi huy edindim. Bunları emlakçıya anlattım. Türk Marşı eşliğinde beni dinledi. Ya gerçekten çok hislendi ya da beni operatöre bağlamaya çalıştı. Ama biz operatörle bir türlü bağlanamadık. Tutmadık. Hat düştü.

Nadiren ses eden ev telefonu çaldı. “Alo?”  Arayan babamdı! Ölmemiş. Hassiktir! Bunları ona söylemedim. İçimden küfrü bastım ama ona sadece “Efendim baba?” diyebildim. Gerçi ne efendisi? “Bunca yıl sonra baban arıyor, söyleyeceğin tek şey efendim baba mı?” “Alışkanlık, kusura bakma baba. Efendim baba? Hay ağzımı ….” E ne diyeyim? “Gel iki tek atalım dışarda” dedi? “Yeri sen söyle. Saat yedide buluşalım. Akşam değil, sabah yedide…”

Beni zorlamaktan vazgeçmiyordu hala. Sabahın yedisinde rakı içilecek mekânı neremden bulacaktım? Neyse, buldum. Yok olanı oldurmaya yetiştirmişti beni. Tarlabaşı’nda Sinameki diye hırt bir mekan vardı. Bu saatten sonra kusura bakmasın özenemeyecektim. Yer ayırtmadan oraya gidecektik. Yer yoksa da evlerimize dönerdik. Gerçi bunca yıl neredeydi bilmiyorum ama bana neydi ki zaten? Ölen düşünsün! Ölüler düşledikçe bizlere malum olur, kalemin ucu incelirdi. Abdal ve aptallar olarak ikiye yarılmış bu memlekette ben yarık kısmıydım. Bu, babamla bunca yıl sonra karşılaştığımızda gerisi gelebilecek bir konuşma konusuydu aslında. Not defterime yazdım. ‘Yarık’. Sohbet kitlenirse, açar bakardım. Böylece az daha konuşurduk.

Babama mesaj atamıyordum. Akıl eder umuduyla beni yeniden aramasını bekledim. Zırt dedi, telefon çaldı. Alo’yu attım, “Efendim baba” dedim. Bu kez yerli bir nidayla açmıştım telefonu zira aramızdaki hukukun artık yakın geçmişi vardı. O da kanıksamış olacak, “Eee nedir?” dedi. Yeri ve zamanı söyledim. “Görüşürüz” diyerek aynı anda telefonu kapattık. “Önce sen kapat, hayır sen kapat” derken aynı anı tutturmuşuz. Ne gerzek şakalardı bunlar. Kafası karışmış olacak. Ama idare edecektim. Her zaman olduğu gibi… Babandır, ne yapsa haramdır. Ama bu masada konuşulacak bir konu değildi, o yüzden not defterime dokunmadım.

Durağı aradım. Yüzüncü kez evi tarif ettim. 48 plakalı araç geliyor dedi. İyi. Aşağı indim. Hava ayaz. Nefesim dondu. Kendimi taksiden içeri attım. “Tarlabaşı, Flash TV” dedim. Bari herifçioğlu beni televizyoncu zannetsin de adımız mahallede kanıksanmış bir tabire kurban gitmesin. Yol açıktı. E zaten sabahın kör saatinde, körlüğe inat, açık olmayacaktı da ne olacaktı? Herkes Sinameki’ye akmıyordu herhalde. On beş lira verdim şoföre, helal eder misin dediğinde çoktan inmiştim. Uzaklaşmasını bekledim, karşı kaldırıma geçtim. Oradan ara sokağa kıvrıldım. Cam kenarında babamı ve ondan iptidai duran göbeğini, beyaz çoraplarını ve ayağındaki sandaletleri gördüm. Masaya belli ki çoktan yerleşmiş, demlenmeye başlamıştı bile. Önünde taze sarımsak, soğan, süzme yoğurt, cevizle ufalanmış tulum peyniri vardı. Bana laf düşmeyecekti. Cebimdeki sigara paketini çıkardım. Artık sigara içtiğimi öğrense ne olurdu ki? Çok çok kızar, eşek, aptal, der; ayasıyla masaya iki kez vurur sonra rakısından bir yudum alır, parmağıyla takma dişlerinin arasına girmiş soğanı ayıklardı. Havalı adamdı işte. Kapıyı açtım, çıngırağı öttü kapının. Garson kafasını yüz seksen derece çevirip bana baktı. Alnıyla buyur etti. Bunca saat çalışan vampirlerin şehirde yaşadığını bilmek bana nedense iyi geldi. Meze dolabının üzerindeki magnete gözüm ilişti. “Bu saatte neyin önyargısı, anarya candır” yazıyordu. Durup dururken keyiflendim.

Babam sol kolunu yanındaki sandalyeye dolamış beni bekliyordu. Kendine duyduğu güveni bir nebze eksilmemişti demek. Bunu hem kolundan, hem kolunu doladığı sandalyeden anlayabiliyordum. Vücudunun dili, koluydu. Öyle bilip, öyle sevmiştik onu.  Sigara paketimi masaya koydum, ceketimi çıkardım. Karşısına oturdum. “Ayşegül Aldinç hala şarkı söylüyor mu? Ne güzel kadındır” diyerek beni buyur etti. “Söylüyor. Biraz daha buralardaysan bir gece belki dinlemeye gideriz.”

Rakı içtik çokça. Kızmadı da ne sigarama, ne paketi yer gibi içişime ne de dördüncü kez doldurduğum kadehime. “Çok sıkıldım” dedi. “Baba ben de çok sıkıldım”. Dışarı baktı, geçen kadınları yer gibi izledi. Alışıktım bu seyredişlerine. Yüzünü inatla dışarıda tuttu. O, dışarı baktıkça içini hatırlardı. “Niye bir geleceğiniz yok sizin?” nutkum kurudu. Elimi cebime götürdüm. Sustum, ne diyeceğimi bulamadım. Not defterime sarıldım. Masanın altından gizlice içine bakmaya çalıştım. Ayraçla yerini ayırdığım sayfayı açtım. Ne yazmıştım dün gece? “Yarık”.

İlk defa anlattım o gece… “Çok sıkılıyorum kızım” dedi. “Ben de baba”…

 

 

 

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için;  KUR-DEŞEN

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri