08
Nisan

İçindeymişim meğerse içimde olanın

08 Nisan 2015 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Seken bir kurşunum babamın sıktığı

ne yapayım buradayım.

 

Uluer Aydoğdu

Samuel Beckett’ın, 1980 yılında yazdığı ve ertesi yıl televizyon için çektiği ve olay mahallinin bir kare olduğu Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar) [https://www.youtube.com/watch?v=hhIsLXGW99M] adlı dört oyuncu, ışık ve vurmalı çalgı için oyun’un gerçekleştiği, köşeleri kâğıt üzerinde A, B, C, D ve kareyi çaprazlama kesen tam ortadaki noktanın E diye işaretlendiği o sınırlı alanla ve bu alana sırayla, her biri farklı renkte bir kostüm ve farklı bir ritimle girip çıkarak verili bu alanı arşınlayan oyuncularla karşılaştığımda, hayatın ya da dünyanın, dolayısıyla da kâinatın, yani bu verili alanın neler verdiğiyle birlikte neleri vermediği, veremeyeceği üzerine metafiziğin aşkın sularında yüzmeye çalışmaktan kaçarak ya da başa sona, oraya buraya herhangi bir tekilliği yerleştirmeden, yalnızca kısıtlı bir alan üzerinde belirip kaybolan şeylerin esas olarak oluşturdukları örüntülere odaklanarak ve kısıtlı bu alan içindeki şeylere, bu şeylerin yapılanmalarına özgül bir anlam ya da değer vermeden düşünmeye çalıştım. Bu hala sürüyor.

Rastlantısal olduğu kadar zorunlu bir ‘bozunum alanı’ (bozulum değil) demek mümkün bu alan için, kuvvenin fiile şartlı tahliyesi, bir tersyüz oluş dinamiği, gerçek olmayan bütünün gerçek olmak için (ama bu fazda da; gerçek, bütün olamayacaktır) kendi kendine, kendini sınırlı/sonlu bir alana koyarak var etmesi… Belki hayal etmesi güç ama sonlu alan tam da bu şekilde sonsuzluğun çerçevesi olur. Böylece sonsuzluk ele avuca gelir, tıpkı bir çerçeve içine alınarak tiyatro ya da film ya da fotoğraf, resim ya da şiir, roman ya da biyolojik olduğu kadar jeolojik biçimler yoluyla sonsuzluğun gösterime girmesi gibi. Yoksa o tek, biricik ve eşiz, yani o yok, o hiç şey nereden bilecekti sonsuz olduğunu! Yoksa nereden bilecektik şimdi, burada var olduğumuzu ve bunun hep olduğu ve olacağı üzere sürdüğünü!

Çerçeve içinde değilsen yoksun

Sonsuzluk, sonlu alana girip, buradan doğru kendi sonsuzluğunu aynalar! Büyük olan küçüğün içinde büyüklüğünü görür. Kendinde, kendi kendine, kendini yaratan, bu şekilde, yaratılmış ve yaratan olur. Bir kalıba girerek kalıpsızlığı, bir şekle girerek şekilsizliği, bir alana sıkışarak alansızlığı algılar, hayal eder, kavrar ve görürüz. Sonluluğa girerek sonsuzluğu hayal ederiz. Bir şeyin içinde olduğumuzda bir dışsallık söz konusudur ancak. Bu yüzden o tek, biricik ve eşsiz, yani o yok, o hiç şey kasten kendini sonlu bir alana alıp kapatarak kendi sonsuzluğunu görür. Bu kavranır kavranmaz sonluluk/sonsuzluk ya da dışsalık/içsellik tözel, yani köksel ya da asıl bir şey olmaktan çıkar. Zaten buraya, bu noktaya kadardır her şey. William Blake’in aynı zamanda tablosunu da yaptığı şiiri, The marriage of Heaven and Hell (Cennet ile Cehennemin Evliliği)’de dendiği gibi eğer "algının kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü, sonsuz/ çünkü insan kendini kapattı, ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaklardan görünceye dek.” Ancak çerçeve/kare içinde değilse sonsuzluk yoktur, hiçtir. Ve tam da bu yüzden, hayat, içine girdiğimiz çerçeve/kare olarak sonsuzdur. Bütün şekiller, içine girdiğimiz ya da içine bir şeyleri sıkıştırıp koyduğumuz birer çerçeveden başka bir şey değildir. Var olduğumuz başka türlü anlayamayız. Bu yüzden can atarız sonsuzluğun kendi kendine, kendini var ederek/yaratarak var olduğu bu sonlu çerçeveye/kareye yeniden, yeniden girmeye. Bu yüzden çerçeveye/kareye girmek de, orada kalmak da meşakkatli bir iştir. Pek tabii çerçeveden çıkmak ise üzüntü verir, ancak bu geri çekilme ya da gözden yitme ile belirip görünür olma birisi olmazsa diğerinin olmayacağı bir nöbetleşme halidir.

Bu yüzden her seri (Quad'da dört oyuncu verili alanı arşınldıktan sonra birinci seri biter ve ikinci seri başlar, sonra üçüncüsü, dördüncüsü... ama oyunun adında da sorulduğu gibi hangi noktaya ya da nereye kadar?), her nesil yeniden, baştan başlar. Ve aynı, şaşmaz bir kararlılıkla tekrarlandıkça da kısıtlı alanda sonsuz seriler yaşanır. Öyle görünüyor ki 'sonluluğun' derleyip çattığı bir sonsuzluk var, tekrarlar, burada, bir pekiştirme dansı' olarak 'esas kişi' rolünde... Hayat, kendi kendine, kendini tekrarlayarak var oluyor. Tabii bu böyle olmasaydı hiçlik hüküm sürerdi. Bu yüzden, aslında hiç yoktan bir kainat burası ve bedava yemek bu. Olağanüstü ve son derece lezzetli. Tadını çıkarın.

Sonlu Alanda Sonsuzluklar ya da pirelenme süreci

Ancak “Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlığımız” var ve bu uygarlık kimi sınırlılıkları olmakla birlikte “küçük fırtınaların büyük fırtınalar gibi davrandığını” kafasında canlandıramıyor. Bütünün içindeki parça da tıpkı o bütün gibidir oysa. Hal böyleyken bütün ya da parça diye de bir şey yoktur ya da her parça, içinde parçalar olan bütündür. Her bütün de, içinde bütünler olan parça. Bu, sonsuza kadar kendini, an ve an yeniden yapılandırarak tekrarlayan bir oyun. Diyeceğim sonlu bir alana sıkıştırılmış sonsuzluklarla dolu her bir yanımız. Örneğin “… dolaşım sisteminin muazzam büyüklükteki bir yüzeyi sınırlı bir hacme sığdırması gerekiyor”, öyle ki “vücut böyle karmaşıklıklarla dolu” ve “sindirim sistemi dokusunda kıvrımlar içinde kıvrımlar olduğu görülüyor.” Bu yüzden büyüklüklerin ya da ömür sürelerinin önemi yok. Tagore’un söylediği gibi, uygarlığımızın alışkanlığından dolayı çoğunluğun dudak büktüğü kısacık(?) bir ömrü olan “kelebeğin ki de bir ömür”, yani bir kelebeğin ömrü ile kâinatın ömrü arasında fark yok aslında. Öyleyse, Jonathan Swift’tin de dediği gibi “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler” var ve “Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

Fraktal geometri

Sıracalı ve alacalı bir konu olsa da sonsuzluğun parçasının da o sonsuzluk kadar sonsuz olmasından söz ettik. Burada aklıma hemen meşhur Koch Eğrisi geliyor. Sezgilerimizin bizi nasıl da yanıltabileceğini göreceğiz birazdan. Örneğin, belki bu soru saçma gelebilir, ama Türkiye sahillerinin uzunluğu nedir, diye soralım. Ünlü matematikçi Benoit Mandelbrot, düşünce dünyasında bir dönüm noktası olan How Long Is the Cost of Britain (Britanya Sahillerinin Uzunluğu Nedir) makalesinde böyle bir soruyu cevaplar 1960'lı yıllarda. "Mandelbrot bu kıyı kenar çizgisi sorusuna İngiliz bilim insanı Lewis F. Richardson'ın ölümünden sonra yayımlanan, pek az bilinen bir makalesinde rastlamıştı." Bu anlamda birçok itirazlara rağmen aslında Mandelbrot "herhangi bir kıyı kenar çizgisinin -bir anlamda- sonsuz uzunlukta olduğunu söylüyordu". Aslında yanıt elinize aldığınız cetvelin uzunluğuna bağlıdır. “Eğer topograf eline aldığı pergelin uçlarını bir metre olacak şekilde açarsa ve böyle ölçüm yaparsa kıyı kenar çizgisinin uzunluğu yaklaşık bir değer olacaktır, çünkü pergel bir metrenin altındaki girinti çıkıntıların üzerinden atlayacak, dolayısıyla da o uzunluk bir metre olarak kaydedilecektir. Şimdi pergeli 10 santimetre olarak ayarlayalım ve böyle ölçelim, o bir metre daha büyük bir uzunluk değerinde olacaktır.” Ya da "İngiltere kıyı kenar çizgisinin uzunluğunu bir uydudan hesaplamaya çalışan kişinin yapacağı tahmin, bu kıyının bütün koylarını ve plajlarını yürüyerek hesaplamaya çalışırken ulaşacağı tahminden daha küçük bir değer olacaktır." Tabii aynı zamanda da "yürüyerek ölçüm yapan kişinin tahmini de her bir çakıl taşını aşmaya çalışan bir salyangozun tahmininden daha küçük olacaktır." Sonuçta “Mandelbrot ölçümde temel alınan ölçekler küçüldükçe kıyı kenar çizgisinin uzunluğunun sınırsız arttığını belirledi; koylarda ve körfezlerde daha da küçük alt koylar ve alt körfezler ortaya çıkıyor, bu artış hiç değilse atomik düzeye kadar sürüyor ve ancak (o da belki) o düzeyde sona eriyordu.” İşte bu, Koch Eğrisi’dir. Mandelbrot’un deyişiyle Koch Eğrisi “Kaba saba ama sağlam bir kıyı kenar çizgisi modelidir.” Gayet basit bir şekilde “Bir Koch Eğrisi yapmak için, kenarları 1’er birim olan bir üçgenle işe başlayın. Her bir kenarın ortasına, kenarın üçte biri boyutlarında birer üçgen ekleyin ve bu işleme aynen devam edin. Kenar uzunluğu 3 x 4/3 x 4/3 x 4/3… şeklinde sonsuza kadar artar. Ama bu alan ilk üçgenin çevresine çizilen bir dairenin alanından daha küçük olmaya devam eder. Asla o alanın dışına çıkmaz. Böylece sonlu bir alanı çevreleyen sonsuz uzunlukta bir çizgi ortaya çıkar.” Sonsuzluğun sonlu bir alana sıkıştırılması belki kafada tam olarak canlandırılamaz ama Koch Eğrisi, sezgilerimize aykırı bir şekilde sonlu, sınırlı bir alanda sonsuz uzunluktadır ve fraktal geometri bunu bütün açıklığıyla gösterir. Bu arada Fraktal sözcüğünün de “her şeyden önce kendine benzeyen demek” olduğunu ekleyeyim.

Sıfırdan büyük en küçük sayı nedir?

Koch Eğrisi’nden söz ettim çünkü “bir yapının böyle giderek küçülen ölçeklerde kendini tekrar etmesi” söz konusu. Kâinatın temelinde öyle görünüyor ki yinelemeler var ve büyüklüklerin ya da ömür sürelerinin önemi yok. Örneğin, “Olaylara sayılar verildiğini düşünün, sıfır da tekillik olsun. Tekillik bir olay değildir, sonsuz bir yoğunluk hali veya uzay-zamanın durduğu benzer bir şeydir. Bu durumda birisi “tekillikten sonraki ilk olay nedir” diye sorarsa, bu sorunun “sıfırdan büyük en küçük sayı nedir” sorusundan farkı yoktur. Böyle bir sayı yoktur, çünkü ne kadar küçük olursa olsun her kesir her zaman ikiye bölünebilir. Benzer şekilde bir ilk olay da yoktur.”

Nobel Kimya Ödüllü İlya Prigogine, Big Bang (Büyük Patlama)’ı olsa olsa görece bir tekillik olarak görüyordu çünkü öncesinin olduğunu düşünüyordu. Öyle görünüyor ki asla mutlak bir tekilliğe ya da uzay-zaman eşsizliğine ulaşamayız. Ne kadar geriye gidersek gidelim hep sonsuz bir şekilde geriye gitmiş oluruz ve her seferinde yine de elimizde sonsuz bir şekilde geriye gitmemiz gereken bir uzay-zaman kalır. Başka bir söyleyişle her bir uzay-zaman kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız, bütünüyle yeni, başka bir uzay-zamandır ve tam da bu yüzden tek, biricik ve eşsizdir ve kendi içinde yine kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız bütünüyle yeni sonsuz uzay-zamanlar içerir. Dolayısıyla gerisi olmayan bir geriye, yani artık geri gidemeyeceğimiz bir geriye gitsek bile, yine de o en geri, yani o uzay-zaman eşsizliği, yani o tekillik bile kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız, bütünüyle yeni bir uzay-zaman olacağı için kendi içinde yine kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız yeni, sonsuz uzay-zaman noktalarından oluşacaktır. Diyeceğim, her kesir içinde sonsuz kesri barındırır, ya da Nietzscheci paradigma uyarınca “asla tamamlanamaz bir tamamlanmamışlık” söz konusudur. Ancak yine de tamamlanır her şey, geride kalır, geçip gider. Bunda bir çelişki ya da büyü yok mu? Öyle ya geçmiş ile gelecek arasında bir ayrım yapmazsak kim söyleyecek bize şimdi, burada olduğumuzu? Tamamlayamıyorsan bir dakikayı ya da bir metre mesafeyi yürüyemiyorsan zaman ve uzay yoktur. Başlamıyor ve sonlanmıyorsa bir şey yoktur.

Stephen Hawking’in vurguladığı üzere “Kâinatın sınır koşulları hakkında çok özel bir şey olmalı.” Öyle ki “Sınır olmamasından daha özel ne olabilir?”

 

 

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için; KERKENEZ

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri