28
Mart

Aşınmış vasiyetleri okuyabiliriz birbirimizin alnında...

28 Mart 2015 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

Dünya vatandaşlığı, evrimsel bir yaratık olmaklık, toplumsal varlık durumları, cinsiyet, etnik kimlik, din, dil, aile, yapı vd… Hangisini nerede, ne için kullandığımız belli değil. Hangisi travmamızı kaşırsa, hangisi tecrübelerimizi hatırlatırsa, hangisi yırtılırsa, hangisi işimize gelirse, hangisi karnımızı doyurursa, hangisi daha iktidarsa, hangisi, ne bileyim...

 

Neslihan Yalman

Bazen hakikati yazamamanın hakikati gelir kursağınıza karga misali tüner. Yazmak istediklerinizle yazdıklarınızın ötüşü birbirini oranlamaz, gaklarsınız. Nerede o baykuş asaleti; çoğu yazı, bir gruba ait olmanın, sırtını bir yere dayayarak yazmanın belgesi niteliğindedir. Bağımsız yazarın bulunması zor olduğu içindir ki, bağımsız yazı da bulmak oldukça zorlaşır. Biz yine ‘‘var mış’’ları yaşamaya devam edelim.

Dünyanın her yanından ve Türkiye’den şiddet haberleri gelmeye devam ediyor. Charlie Hebdo olaylarına bakıyorsunuz, altından taaa kadim uygarlık çatışmalarına giden meseleler çıkıyor. Ardından, yüzünüzü Amerika’ya çeviriyorsunuz, yabancı uyruklu IŞİD üyelerinin beslendiği ülkelerin başında gelen bu ülkede, bu sefer bir Amerikalı, Müslüman gençleri öldürüyor. Belki, anlaşmazlık başka bir şeyden çıkıyor, ama yine de onun ateist, diğerlerinin Müslüman olmaları işi iyice karıştırıyor. Aynı IŞİD, dibinizde çocukları kesiyor, kadınları kaçırıyor, siz de aklınızı kaçırıyorsunuz, k a çır ‘‘-mak’’ üzeresiniz. Ardından, gencecik bir kıza tecavüz haberi geliyor. ‘‘Kendisi olmaya çalışan bir kadın’’ olarak temsilinizi kadınların arasında mı, erkeklerin karşısında mı konumlayacağınızı bilemiyorsunuz. Ne zaman bir kadınla konuşsanız, en güvenmediği kişiler hemcinsleri oluyor, çünkü. Ne zaman bir erkekle konuşsanız, kadınlardan korkuyor ya da onları eve kapatmak istiyor. Gelenekle modernlik arasında kafalar ooo kaç dünya, sayamadım!.. Herkes birbirini kandırıyor. Bu yüzden, siz de gördüklerinizi tüm açıklığıyla yazamıyorsunuz, filtreden geçirince de aroması kaçıyor. Hani sanat özgürdü, hani yazı güçlü bir silahtı!.. Hani özgür yazın diye bir şey vardı. Hah!.. Çok zaman kendimizi de kandırmışız ve kandırmaya devam ediyoruz.

Kalabalığın içinde ot bitiyoruz. Bir gün her şey harika, dimdiğiz, ardından boynumuz bükülmüş, çöküşteyiz. Hız arttıkça, doğru kararlar almaya, rasyonel ve gururlu görünmeye çalışan hayvanlarız diyeceğim, tam ters orantı. Artık hayvanlar bizden daha hayvanlar, biz başka merhaleye geçtik de diyorlar. Geçmedik aslında, zati öyleydik, zati bitmeyen durumlardı bunlar, sadece yaygınlaşma araçları değişti. Aidiyetlerimizi sorguladığımız yığınla kimliğimiz var. Dünya vatandaşlığı, evrimsel bir yaratık olmaklık, toplumsal varlık durumları, cinsiyet, etnik kimlik, din, dil, aile, yapı vd… Hangisini nerede, ne için kullandığımız belli değil. Hangisi travmamızı kaşırsa, hangisi tecrübelerimizi hatırlatırsa, hangisi yırtılırsa, hangisi işimize gelirse, hangisi karnımızı doyurursa, hangisi daha iktidarsa, hangisi, ne bileyim, bizi ne yapanın ne olduğunu da bilmiyorum. Arkadaşının elinden sevgilisini alan kadın da biziz, tacize uğrayan da… Her kadına sen bitanesin diyen erkek de biziz, her kadına nefret biriktiren de… Çocuğuna bağıran da biziz, çocuk haklarından bahseden de… Hayvanlarıyla mutlu görünen de biziz, türlü insana saran da… Vicdan duyduğumuz şey bizde öfke bile yaratabiliyor; hadi bir daha diyoruz, bir daha yaparsam ne olayım!.. Peki ne olayım? Ne olalım? Hangimiz hangimizden hangi şekilde bahsedebilir?

Kitle iletişim araçları, telefonlar, yediklerimiz, hatta okuduklarımız bile bizi etkiliyor. Daha mesela, en cesur şiirin yazılmadığını, hele bunun bir kadın tarafından yazılmadığını belirtsem, Meinhof’a atıfta mı bulunmuş olurum, üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlemekle? Baba kültünü, sizi o ilk tohuma mecbur kılan biçimlenişi, devleti, öğretmenleri, sistemi ipe dizsem kim tutar elimden? Boşluk mu? Yine, Plath’e de atıf yaparsak, tapılan her erkeğin bir faşiste dönüştüğü, her kadının bir faşiste taptığı noktada, kadın dayanışması dediğimiz bağ ne kadarrr örgütlü kalabilir? İki kadının paylaşamadığı şey bir erkekse, orada güven duygusunu hangi cinsiyet üstünden kuracağız? Hangi din ve devlet, hangi din ve devleti hedef gösterecek? Türkiye sınıf atlayıp da bir yerlere iyi-kötü gelmeye çalışan insanların toplandığı kara parçası değil mi? Öyleyse, o bir yerlere gelenlerin geliş şekillerini ve amaçlarını görmeyerek, aaa canım yaaa ne güzel de gelmiş, onunla bununla dirsek temasında bulunmuş, para almış, din değiştirmiş, etnik kimliğini kullanmış, yatmış-kalkmış, yalakalık yapmış, ama olsun, ne güzel de yazmış diye onu haklı mı göreceğiz? Öyle göreceksek, neyin hakkını kime savunuyoruz? Berbat bir sirayet, berbat bir çift uçluluk… Cemil Meriç’in de imlediği kültür denilen kurmaca, homo ekonomikus’un kanlı fetihlerini, petrol ve toprak kavgalarını gizleyen kara perde mi? Parasız saadet olmuyorsa, insanca yaşamaktan dem vuranlar, tüm sınıfsal kavgaları bastırmak isteyenler kimler? Para sınıfın kendisidir, nitekim!.. İnsanı varlığından uzak ve yaşamaya mecbur kılar. Yaşamak zorundaysak, denklem nasıl kurulur?

Burada ertelenmiş yarılarımız devreye giriyor. Hani şu ‘‘facebook’’ta sırf ilişki içinde olalım diye birbirimizin iletilerini beğendiğimiz, birbirimizin fotoğraflarına durmaksızın tıkladığımız, efe efe konuştuğumuz temsillerimiz değil de, gizli mesajlarımızdaki yarım/yaralı taraflarımız, korkularımız, kimsenin yalnız kalamayacağını ve birey olamayacağını iyice anladığımız zavallı yığınsallık noktamız!.. Sıkılmayı bekleyen sivilceler gibi, kim bilir içimizde ne pislikler dolanıyor, kimi yargılarken kendimizi acaba kim olarak görüyoruz? Çoğunluğun geceyi sevmesi nedendir, sessizliği, özel telefonlarını, yalnızlığı? Hayat soluklanılacak denli hoş mu cidden, ayak basılacak yeni gezegeni mi bekliyoruz? Ay’da su bulunmasını, oksijeni? Çok mu heyecanlıyız gelecekte yaşamaya hevesli yarı-makineler olarak, daha şimdiden paramparça? Hah!.. Bir ‘‘hah!..’’ daha atın zihninize neşter!.. Yalandır!.. Kısmen yalan!..  Kim neyi savunuyorsa, neyin üstüne kocaman harflerle konuşuyorsa, neyi eleştiriyorsa, derinlerinde bir yerlerinde duyduğu çekincedendir, endişedendir, yorgunluktandır. Rastlaşmalara inandığımızca, onlardan da ödümüz kopuyor. Hep ‘‘ya piyango bana vurursa?’’, ‘‘ya ben atmadan karşımdaki bana kazık atarsa?’’ ikilemi… Yaşantımızda kabul edemediğimizi diğerinde öldüresiye eleştirmek…   

Aşınmış vasiyetleri okuyabiliriz birbirimizin alnında. O hiç kimseye artık anlatamadıklarımızda, o mülkiyet bağlamında gördüğümüz yahut sıkı performanslarla oyunculuk yaptığımız ilişkilerimizde,  o uyuşmak için gittiğimiz eğlence mekânlarında, o histerikçe kol kola yürüdüğümüz yollarda, o diğerinin yerine geçsek biz de aynı şeyi yapardık itirafını kendimize edemeyişlerimizde, o yüzsüzlükle birbirimizin yüzüne yine de ‘‘aaa canım, nerelerdesin?’’ demelerimizde, mesajda başka-yatakta başka-sokakta başka davranışlarımızda, o artık bedenlerimizin çürüdüğü yahut bedenlerimize taparak giderek ufaldığımız anlarda, gerçek ‘‘bizlik’’ oralarda mı başlıyor acaba?

Kaç bizlikten oluşuyorsak?                              

Bu, ağza çalınan bir parmak bal, umudun sakız kahkahası ve ayaklarımız kazmada toprağını ölümün…

Yazıyoruz, bitmiyor o da kolay, o da kolay hiç olmuyor!..

Şimdi de iç güvenliğimiz tehlikede!.. Kanaması artıyor hastanın.

 

 

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için;  ÇİVİLEME

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri