07
Mart

Gerçek ellerimizin arasından kayıp gidiyor; “izleye izleye”…

07 Mart 2015 Yazar: Aykırı Akademi

 

                                                                                    “Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile”

 

Aybike Serttaş

Umut sahibi olmakta zaman zaman kararsız kalsak da daima utanma duygusuna sahip olarak insan tarafımızı koruyoruz aslında. Kendimiz adına ve başkalarının adına utanarak ince çizgiden öte yana geçmiyoruz. İnsan olmakla, olmamak arasındaki ince çizgi.

Utanma duygusunu güncellemek çok kolay, televizyon kanalları arasında kısa bir gezintiye çıkarsanız… Ekranda yeni trend, giydikleri kıyafetler, ölçüleri, boyları ya da sahip oldukları markalarla birbirini aşağılayan kadınların olduğu programlar. Genel geçer kriterlere göre güzel olan, etrafındakileri bir böcek gibi görme hakkını buluyor kendinde. Bu "tarz" kadınların, ince bedenleri ardındaki gerçek kendilerini ne kadar sevdikleri ise tartışılır.

Herhangi bir bilişsel çaba gerektirmeyen bu programlar öyle bir formata sahip ki anlamsız atışmalarda karşısındakine en ağır lafı söyleyen en kıvrak zekâlı kabul ediliyor. İnsani her türlü hissiyatın ve inceliğin eziklik / özgüven eksikliği olarak yorumlandığı; saldırganlık ve kabalığın güç göstergesi olarak görüldüğü tuhaf yayınlar, yabancılaşmış zamanlar...

Tüketim eylemi ve kültürü, kitle iletişim araçlarının etkisi ile birleştiğinde metalarla ve yabancılaşmayla kuşatılmış günümüz insanı çıkıyor karşımıza. İlk defa Hegel’in felsefi bir terim olarak kullandığı yabancılaşma,  nesneler kendi dışlarındaki şeyler dolayısıyla varlık ve anlam kazandığında, birey için kaçınılmaz bir varış noktası…  Modern çağın insanının, hayatın her alanındaki gelişmeler ve kolaylıklar karşısında ödediği bir bedel, ruhsal bir hâl… Hegel’den Marx’a uzanan anlamlandırma çabaları, Baudrillard’ın simülasyon ve simülakrı ile ilginçleşiyor.

Televizyon, tüm kanallar, tüm yayın akışları ve tüm programları ile bir simülasyon evreni yaratıyor. Aracın düğmesi açıkken gözlerimizi ayıramadığımız bu gerçeklik temsili, araç kapandığında da dış dünya ile olan ilişkilerimizde belirleyici durumda aslında. Gündem kuran, eşik bekçiliği yapan, suskunluk sarmalı oluşturan televizyon, hayatla ilgili algılarımızı da şekillendiriyor. İzleyiciler, Baudrillard’ın deyişiyle, modern toplumda başlıca imge kaynağı olan televizyona inanıyor ve kendi kendilerini sorgulamayı gereksiz buluyorlar. Sistemin kendi gerçekliğini kanıtlayabilmesi için göstergelerin sürekli olarak yinelenmesi gerekiyor. Baudrillard -bizler için acı olsa da- gerçekliğin boş göstergelere dönüşmesine hiçbir şeyin direnemeyeceğini iddia ediyor. Gerçek ellerimizin arasından kayıp gidiyor; “izleye izleye”…

Televizyon 24 saat boyunca üreten bir mecra. Üretilenler arasında haber, bilgi, kültürel ürünler, programlar ve “ürün – insanlar” da var. Ürün - insanlar aracın geniş kitlelere ulaşan doğası gereği kısa sürede çok izleyiciye ulaşıyor ve niteliklerine göre hızlı ya da yavaş biçimde tüketiliyorlar. Bu insanlar kendilerini en çarpıcı biçimde pazarlamak zorundalar. Bu yüzden çeşitli özellikleriyle kendilerini konumlandırıyorlar. Güzel ses, güzel yüz, etkileyici bir hikaye hatta kimi zaman cinsel eğilim televizyonda tutunmak için yeterli olabiliyor.

Ürün - insan, pek çok rakibinin arasından sıyrılıp tercih edilmeye çalışıyor. Böylece, tüketildikçe farklı mecralara geçebilecek; sistemde kendine yer açabilecek hale geliyor. Kimi ürün-insanlar nitelikleri olmadığı için kısa sürede tüketilirken kimileri de sistemin formülünü çözerek tüketimini zamana yayıyor. Bunlar, neredeyse hepimizin tanıdığı / tanımak zorunda bırakıldığımız televizyon uzmanları. Bourdieu’nun “fast-thinker” olarak tabir ettiği bu kişiler, dini programlardan tutun da siyaset programlarına kadar her yerde karşımıza çıkıp ahkâm kesebiliyorlar.

Simülasyonların iç içe geçtiği böyle bir ortamda, gerçeklik algısını korumak çok zor. İnanmak ve çözmek için görünenden fazlası gerekiyor artık; gözün gördüğü referans olmaktan çıkıyor. Algılarımızın kuşatıldığı bir ortamda, görüşümüz karartılsa da, vicdan ve aklın rehberliğinde uzun bir yoldayız. Tükenmemek ve eksilmemek gayretiyle…

 

*Yazıdan sonra iyi gidecek iki film tavsiyesi: John Carpenter’ın 1998 yapımı “They Live” filmi ile Slavoj  Žižek’in başrolünde olduğu The Pervert’s Guide to Ideology.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri