04
Şubat

Söyleşi - Hayvan Çiftliği

04 Şubat 2015 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

“Başlangıç noktam hep bir adaletsizlik duygusu oldu.”

George Orwell

 

Bakırköy Belediye Tiyatroları dünya edebiyatının iz bırakan isimlerinin eserlerini tiyatro izleyicisiyle buluşturmaya devam ediyor. Geçtiğimiz sezon Albert Camus’nün aynı adlı eserinden uyarlanan Sıkıyönetim ile seyirci karşısına geçen ekip bu yıl George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanını müzikal olarak sahneye taşıyor. Orwell’in 1940’larda totaliter rejimler altındaki insanlığın yaşadığı karanlık günlerden yola çıkarak yazdığı Hayvan Çiftliği bugün hala çok tartışılan bir eser. Emrah Eren’in rejisörlüğünde sahnelenen kara komedi türündeki müzikal ise, madencilerin, lağımcıların, hizmetçilerin dünyasına uzanan farklı bir Hayvan Çiftliği yorumu. Bu kez sahnelemede George Orwell de bir karakter olarak oyuna dahil oluyor. Levent Tülek’in etkileyici bir oyunculukla hayat verdiği Orwell, toplumda görünür kılınmayan insanların arasında, onlardan olmayan biri olarak hikâyeler anlatıyor. Dünya ve ülke gündemine de göz kırpan müzikali yönetmeni Emrah Eren, başrol oyuncuları Alican Yücesoy, Faruk Üstün ve Levent Tülek ile konuştuk.

Söyleşi – Işıl GEREK

 

Hayvan Çiftliği birçok defa sahnelenmiş bir uyarlama. Siz nasıl bir yorumla izleyiciyle buluşturuyorsunuz?

Emrah Eren: Eserin kendi süjesi çok kuvvetli. Tam bir totalitarizm yergisi… Bu, eserin ana ideasını oluşturuyor. Bu ideayı seyirciye yansıtırken, hayvan ya da hayvansılık üzerine kafa yorarken şunu düşündük. Özellikle de şu günlerde, görünür olmayan ya da görünür kılınmayan ve toplumun alt katmanını oluşturan bir grup olsa, işte kâğıt toplayıcıları, sokak kadınları, madenciler, bulaşıkçılar, hizmetçilerden oluşan bir getto olsa, nasıl olur mantığından yola çıktık. Çift yönlü okumalara açık bir plastik tercih ettik. Mesela bir kâğıt toplayıcısını, bir koşum atı olarak ele aldık. Müzikal formu tercih etmemin nedeni ise eser kuvvetli, kudretli bir eser. Müziği çok kuvvetli…1984 yılında Richard Peaslee Royal Shakespeare Company için bestelemiş. Müthiş bir besteci… Daha önce Peter Brook’un 1960’larda yaptığı Marat / Sade’ın bestecisi aynı zamanda, çok sevdiğim bir oyundur. Peaslee’nin müziklerini kullanmak istedim.  Oyunda 23 şarkı seslendiriyoruz, o müzikal tat seyirciye de ulaşıyor. Sanırım Türkiye’de sahnelenen diğer Hayvan Çiftliği yorumlarından temel farkı bu. 

Alican Yücesoy: Bildiğim kadarıyla ilk kez müzikal olarak sahneleniyor. Hele ki orijinal müzikleri ile ilk defa sahneye koyuluyor. Ve orijinal eserdeki tüm müzikleri kullandık. Bu yüzden aslında bir ilk, öyle değil mi?

Levent Tülek: Hayvan Çiftliği bugüne kadar epeyce sahnelendi. Ama Emrah’ın bakış açısından çok farklı bir oyun çıktı diyebilirim. Çünkü aslında ilk bakışta arkaik yapısı olan bir metin gibi görünüyor, yani eskide kalmış gibi görünen bir metin. Bu metin 1980’li yıllarda Avrupa’da ve Amerika’da çok gündemdeydi, tiyatroların birçoğu oynamıştı. Günümüze bir kere çok güzel bir güncelleme ile ulaştığını düşünüyorum. Hem prodüksiyon anlamında hem müzik anlamında… Oyunculuk ve tavır anlamında çok doğru bir yerden bakıldığına inanıyorum.

Faruk Üstün: Şöyle bir şey de eklemek isterim. Orwell zaten çok tartışmaya açık bir yazar. Bütün dünya hala kozunu paylaşabilmiş değil Orwell ile ilgili olarak. Biz, bu yorumla biraz daha sulh getirdik sanki. Çünkü herkesin algısı farklı… Biz oyunu okurken bütün totaliter rejimleri, baskıcı yönetimleri eleştirdik. Bunu ülke bazında da algılayabilirsiniz, iş yeri bazında da algılayabilirsiniz, devlet kademesinde herhangi başka bir birim bazında da algılayabilirsiniz. Totaliter rejim bizim asıl hedefimizdi. Ben bu hedefe odaklandığımızı ve o hedefe vardığımızı düşünüyorum.

Zaten Hayvan Çiftliği yazıldığı dönemde bir komünizm eleştirisi gibi algılansa da aslında iktidar hırsı ve insanın şartlara ve çıkarlarına göre değişebilir bir varlık olması üzerinde duruyor. Öyle değil mi?

Faruk Üstün: Evet, o nedenle de sosyalistler ile de çok barışık değildir Orwell. Hatta asıl kavgası onlarladır. Çünkü onlar tamamen Stalin’e yazılmış bir roman olarak görürler. Ben hiçbir şekilde öyle olduğunu düşünmüyorum. Stalin de var mı? Var. Çünkü o da baskıcı bir liderdi. Ama onun yanında kimler kimler var…

Orwell, Hayvan Çiftliğini 1940’ların sonunda kaleme almış. Peki, bu metnin her döneme uyuşunu neye bağlıyorsunuz?

Faruk Üstün: Klasiğe... Klasik değişmez. Ben buna bağlıyorum.

Emrah Eren: Büyük bir talihsizlik… İnsanın talihsizliğine bağlıyorum. Burada Camus’yü anmak gerekir. Tıpkı Sisifos Söyleni’nde olduğu gibi… O taş hep yukarı çıkıyor, yuvarlanıyor, adam tekrar o dağın zirvesine çıkarıyor, tekrar yuvarlanıyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşününce biraz umutsuz da hissediyorum ben. Aynı hikâyeyi insanlık tarihinde elli yıl, yüz yıl aralıkla izliyoruz. Çünkü insanın doğası bunu gerektiriyor. İnsan vahşi ve bencil bir hayvan… İşte demokrasiyi kuruyor, kendi işine geldiği gibi yönlendiriyor. Kapitalizmi kuruyor, kendi işine geldiği gibi yönlendiriyor. Dolayısıyla Hayvan Çiftliği oynandığı her döneme uyacaktır. Orwell’in distopyasının, 1984 de dâhil olmak üzere, gerçekleşmesi insanın beceriksizliğine bağlı bence.

Alican Yücesoy: Bence de insana… İnsan değişmez çünkü… İnsan tabiattaki en güzel ama en çirkin, en akıllı ama en aptal yaratık olduğu için… O yüzden bence bu metin de değişmez. O hırslar, o birbirini ezme kavgası, hangi totaliter yapı olursa olsun, nasıl bir iktidar olursa olsun, hangi yönden olursa olsun… İster sosyalist olsun, ister kapitalist olsun… Bu değişmeyecek. Zaten yönetim, sistem dediğin şeyde iş patlıyor. İdareyi birine devrettiğin anda ya da birinin yönetimin başını çekmesi durumunda, benim istediğim olsun dediği anda, egosu, bencilliği işin içine girdiği anda işte bu anlatılanlar ortaya çıkıyor. O nedenle metin her devre bu kadar çok uyuyor. Tıpkı aşk üzerine yazılan oyunlar gibi. Çünkü aşk da değişmiyor. Tabii ki dönemler değiştikçe yaşanılanlar değişiyor ama o duygu temelde değişmiyor. Levent Hocam, eski tarihlere daha vakıftır, 1940’lar deyince, değil mi? (Gülüşmeler)

Levent Tülek: Kesinlikle. (Gülüşmeler) Tamamen katılıyorum. Orwell’in dehası şurada ortaya çıkıyor bence. Kuru kuru anlatmamış. Bunu, en küçük birime, bir hayvan çiftliğine odaklayıp hayvanlar üzerinden anlatması onun müthiş dehasını gösteriyor bence. Yani insanın değişmeyen totaliter tutkusunu, her şeyin tekrar etmesini bir aileye de indirgeyebilirsiniz. Yani işte bir ailede bir reis vardır. O reis babadır. Başlangıçta bir aşkla o aile kurulmuştur. İşte çocuklarımız, pembe panjurlu yuvamız olacak denir. Ama evliliğin ikinci, üçüncü senesinde koca eşine şiddet uygulamaya başlar. Aile parçalanır. Yani bu fikri bir sürü hikâyeye uyarlayabilirdi. Ama Orwell’in baktığı yerden, hayvanlar üzerinden ve hayvan çiftliği üzerinden bakıldığında o kadar etkili bir metin ki, gerçekten müthiş bir deha. Tabii insanın hayvanlaşması, hayvanın insanlaşmasına da bir gönderme var. Burada Orwell’in filozof yönünü de çok rahat görüyoruz.

Peki, bugüne baktığınızda… Bugünün dünyasıyla ya da ülkemizde olanlarla ne gibi paralellikler var? Nasıl benzerlikler taşıyor oyun?

Faruk Üstün: Vallahi, eğer ki bugün baskıcı bir rejim “var ise” eminim çok benzerlikler taşıyordur. Ama biz bunu peşinen söylemeyelim, izleyici gelsin ve benzerlikler var mı yok mu kendi karar versin.

Oyunun şarkı sözleri size ait… Şöyle bir replik hatırlıyorum. “Başlangıç noktam hep bir adaletsizlik duygusu oldu.” Sizin başlangıç noktanız neydi bu sözleri yazarken?

Faruk Üstün: Vallahi, aslında çok da şarkı sözleri üzerine konuşmak değil niyetim çünkü bütün yapılanlara haksızlık etmek istemem. Bizim aslında en başında, yola çıkış noktamız şuydu: Bu ekip Carl Orff olmayacak, bu ekip Bertold Brecht olacak dedik. Yani, Hitler’in verdiği sipariş üzerine bir müzikal yazan bir sanatçı olacağıma, ona karşı çıkan bir sanatçı olurum, başım dik olur. Bütün derdimiz buydu, bunu gerçekleştirmeye çalıştık. O yüzden de şarkı sözlerini yazarken hiç zorlanmadım. O kadar kolay ki bu ülkede bu şarkı sözlerini yazmak.

Alican Yücesoy: Memleket bu haldeyken… Çok özür dileyerek araya girmek istiyorum. En başında sorduğun soruya istinaden… Hani siz sahnelerken farklı olarak neler yaptınız diye sormuştun ya… Mesela Levent Ağabey’in oynadığı rol normalde metinde yer alan bir karakter değil. Orwell’in kendi hayatından notları derleyerek Emrah’ın oyuna dahil ettiği bir karakter. Orwell, bir yandan Hayvan Çiftliği, 1984 gibi eserlerini yazarken bir yandan da içinde yaşadığı dünyaya dair notlar yazmış. Zaten o “Başlangıç noktam hep bir adaletsizlik duygusu oldu.” sözü de Orwell’in kendi notlarından…

Bu arada bu ekip, her sezon mutlaka yeni müzikaller yapıyor. Bazı müzikalleri altı-yedi sezondur hala kapalı gişe oynuyor. Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın repertuvarına baktığımızda müzikallerin ayrı bir yeri olduğunu söyleyebiliriz, değil mi? Hayvan Çiftliği’ni müzikal olarak sahnelemek kimin fikriydi?

Alican Yücesoy: Bu Emrah’ın projesiydi. Bu aslında bizim çok sevilen oyunumuz Sıkıyönetim’in kulisinde çıkmış bir fikirdir ve Hayvan Çiftliği, fikir ortaya çıktığından itibaren çok özgür hareket ettiğimiz bir proje oldu.

Levent Tülek: Sıkıyönetim’e bizim hücre evi dediğimiz kulisimizde -sen de gelip gördün, küçük bir kulisimiz var- altı kişi giyinip hazırlanıyorduk. Orada otururken çıktı bu proje ve orada şekillendi. Tam bir hücre evi projesidir aslında. (Gülüşmeler)

Peki, rollere değinelim istiyorum biraz da. Bu karakterleri çıkarırken esinlendiğiniz kişiler oldu mu? Mesela Napolyon karakterine siz nasıl hazırlandınız?

Alican Yücesoy: Domuzlarla yattım. Bu hep vardır ya, hep bir domuzlarla yatılır. (Gülüşmeler)

Aslında şunu merak ediyorum. Metni yeniden başka bir gözle okudunuz mu? Orwell ile tanışmanız daha eski zamanlara uzanıyordur tahminimce. Yani Hayvan Çiftliği sizde iz bırakan bir kitap mıydı? Bu oyunla beraber metne daha farklı bakmaya başladınız mı?

Alican Yücesoy: Benim Orwell ile tanışmam 1984 ile olmuştur. O da ne kitaptır… Çok derin, inanılmaz bir metin… Bence Orwell zaten iz bırakan bir adam. Ama sanırım hepimiz için geçerlidir. Biz bir şeyi oynadığımız zaman başka türlü bir iz bırakıyor. Geçen gün Sevinç ile (Sevinç Erbulak) bir röportaj yapmıştık, orada da söyledim. Bu oyunun benim için önemli olmasının sebebi gerçekten hayvan çiftliğinin içinde yaşıyor oluşumuz. Ve kendi oyunculuk serüvenimde ilk defa bir şeyin bu kadar farkında olarak oynuyorum. Yani bu oyun, benim hayatımla paralel ilerliyor birçok açıdan. Aslında bu oyuncuların çoğu zaman farkında olduğu ya da olmadığı ama oraya varmak istediği bir nokta.

Emrah Eren: Ben eseri çok önceden okumuştum ama kitabı tekrar bir yaz okuması gibi elime almıştım. Aslında Sıkıyönetim’in kulisinde bu fikir aklımıza gelmeden önce hep Godot’yu Beklerken’i ya da Ionesco’nun Gergedan’ını oyun yaparım diyordum. Ama bir anda Hayvan Çiftliği’ne dair fikirler akın etti ve yeniden bir araştırma inceleme sürecine girdim. Orwell benim için nerede duruyor sorusuna gelecek olursak… Hayvan Çiftliği’nin benim rejisörlük kariyerimde bir dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Bu oyundan sonra ne yapacağım çok büyük bir eşik… Bu bir yandan benim için iyi bir şey, bir yandan da müthiş bir engel…

Levent Tülek: Ben Orwell ile aslında bir film vasıtasıyla tanışmıştım. Orson Welles’in 1984 filmini çok gençken izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Sonra zaten bir kitap kurdu olduğum için Orwell’in birçok kitabını okudum. Ben de aslında Alican gibi hep 1984’e takıktım. Hayvan Çiftliği daha ikinci planda kalmıştır. Ama konuşunca, dünyanın ve ülkenin konjonktürü ile karşılaştırınca bir anda bir kıvılcım çaktı. Emrah’ın da “Ağabey, sana da burada Orwell oynatalım.” demesiyle bütün kitaplarını baştan sona tekrar okudum, notlar aldım. Oyunda anlattığım notları çıkardım. Beraber de üzerinden geçtik. Sanırım bu titiz çalışma oyuna da hizmet etti. Yani benim için çok iyi ve verimli bir atölye çalışması oldu diyebilirim.

Faruk Üstün: Orwell’i yanlış anımsamıyorsam 20-25 yaşlarında okumuştum ilk olarak. Ama bugün okuduğumda bambaşka bir algı uyanıyor bende. Belki de yılları ya da dertleri biriktirmişim ve o yüzden başka anlamlar yüklüyorum. Hele Emrah’ın yorumuyla sahnelediğimiz bu oyundan sonra bende bambaşka bir his uyanmaya başladı. Artık Hayvan Çiftliği benim başucumda duran kitaplardan biri ve umarım gençler için de öyle olur.

Daha önceki sohbetlerimizden hatırladığım kadarıyla sizin için rejisörlük oyunculuğa kıyasla daha ağır basıyor ve bir proje söz konusu olduğunda siz tamamen ona odaklanıyorsunuz. “Hayvan Çiftliği aslında önümde büyük bir engel.” dediniz. Bir sonraki projenin daha iyi olması için nasıl bir yol izliyorsunuz? Bu süreçte kişisel olarak nelerden besleniyorsunuz?

Emrah Eren: Şöyle ben aslında kendi izlemek istediğim oyunları sahneye koyuyorum. Bu anlamda bencil bir tarafım var. Tabii ki bir altyapı çalışması, yazar araştırması, dönem araştırması vs. yapıyorum, bunlar zaten işin olmazsa olmazları… Ama oyun zaten beni sahnele diye kendi fısıldıyor bana. Yani oyunun plastiği ile ilgili, mizansenleri ile ilgili hayaller kurmaya başlıyorum ve bu kendiliğinden oluyor. Ama kafamda sürekli o proje ile yaşamayı seviyorum. Hayvan Çiftliği de bu manada dokuz ayımı almıştır. O yüzden bir sezonda dört beş oyun sahnelemek benim becerebileceğim bir şey değil.

Edebiyata tutkun olduğunuzu biliyorum. Sevdiğiniz yazarlar var mı?

Emrah Eren: Sevdiğim yazarlar değil, bayıldığım yazarlar var. Leyla Erbil… Ferit Edgü… Ayfer Tunç… Edebiyattan beslenmeyi gerçekten çok seviyorum. İleride de birkaç uyarlama yapmayı düşünüyorum. Edebiyattan beslenme durumunu seviyorum ve işe de yarıyor açıkçası. Seyircinin bildiği ya da kısmen aşina olduğu bir eseri sahnede görmesi onlar için de ilginç bir serüven oluyor. Yeni yeni yazarlarla da tanışıyorum. Mesela Neslihan Önderoğlu. Müthiş bir öykü yazarı, çok da yeni sayılmaz, on- on iki yıllık bir mazisi var elbette. Ama ben yeni keşfettim, öyle söyleyeyim. Bu anlamda edebiyat ödüllerini de çok önemli buluyorum. Çünkü bir yazarın daha görünür olmasını sağlıyor bu tip ödüller.

Bu arada oyunda ara verildiğinde “Levent Tülek’i genelde komedi türünde yapımlarda görüyorduk, inanılmaz etkilendim.” diyen insanların konuşmalarına şahit oldum. Bir türe bağlı kalmak ya da onunla anılmak avantaj mı dezavantaj mı sizin için?

Levent Tülek: Ben komediyi çok seviyorum. Komedi oynayan bir insan olarak da insanları şaşırtmak hoşuma gidiyor. Sonuçta komedi, iyi ve zor bir türdür. Böyle anılmak güzel… Ama ben Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda inanır mısın sadece bir tane komedi oynadım. Bir tek Tersine Dünya… Onun dışında oynadığım bütün oyunlar dramdır. Yani işte Brecht oynadım, Özen’in bir oyununu oynadım, yani bir sürü dram oynadım. Ama işte tiyatro seyircisi aynı zamanda dizi, sinema ve televizyon seyircisi… Benim de tiyatro dışındaki rollerim genelde komedi olduğu için böyle bir algı oluştu. Ama böyle şaşırmaları hoşuma gidiyor.

Bu sahneyi de sormak istiyorum. Müşfik Kenter’i sahnede izleme şansını bulmuş biri olarak isminin burada öğrencileriyle yaşıyor olması beni inanılmaz duygulandırıyor. Siz kim bilir neler hissediyorsunuzdur? Hoca’ya dair hatıralarınızda kalanları paylaşır mısınız?

Alican Yücesoy: Öğrencisi olarak benim başlamam gerekiyor sanırım ama Müşfik Hoca sorulduğunda ben hep tıkanıyorum. Ne söylesem onu tam olarak anlatamam çünkü. Bu tiyatro meselesi biraz usta çırak ilişkisi ya aslında… İşte benim birinci ustam Müşfik Hoca’dır. Her şeyi öğrendiğimiz adam olarak bakıyoruz ona.

Faruk Üstün: Benim için tiyatro demek Müşfik Kenter demekti. Çocukluğumdan ve gençlik yıllarımdan itibaren bu böyleydi. Ben ailemin zoruyla işletme okuduğum için, okulu bir an evvel bitirdim, neredeyse birinci olacaktım. Çünkü konservatuvara gitmek istiyordum. Müşfik Hoca o zaman Mimar Sinan’daydı. Ben de oranın yolunu tuttum. Ancak yaş haddinden gün aldığım için maalesef bu mümkün olamamıştı. Hatta bir ay ile kaçırmıştım, hiç unutmuyorum. Ve beni almadılar okula, hiçbir şekilde sınava almadılar. Ve ben, biz karşı konservatuvar olarak tabir ederiz, Kadıköy Konservatuvarı’na girebileceğim halde tiyatroya küstüm. Yani burada yanlış anlaşılmasın, tüm hocalar çok değerli ama ben Müşfik Hoca’nın öğrencisi olmak istiyordum ve o da Mimar Sinan’daydı. Böyle olunca ben maalesef konservatuvar okumadım, tiyatro sevdamın peşini bıraktım. Ama işte hayat öyle bir şey ki… Gel zaman git zaman, döndüm dolaştım kendimi burada buldum. İşte 2001 senesiydi. En sonunda Hoca’ya kavuşmuş oldum. Acayip bir duyguydu benim için… Onun çektiği fırçalardan nasiplenmek, özellikle o dönem içtiğimiz sigaralara söylediği lafları duymak falan çok keyifliydi.

Levent Tülek: Benim bu tiyatroya 12 sene önce girdiğim zamanki en büyük muradım şuydu aslında… “Müşfik Bey orada genel sanat yönetmeni ama III. Richard oynayacak.” diye bir söylenti çıkmıştı. Ve tiyatronun içinden seçmeler yapılacaktı. O oyunda olmak benim en büyük dileğimdi. Yani bu oyunda yer alabilmek için bu ülkede bin tane oyuncu varsa bini de kapıda yatar, öyle söyleyeyim. Ben bu tiyatronun içinden olduğum için kendimi şanslı addettim. En azından burada 60 sanatçı varsa, 20 kişilik bir cast yapılacaksa, şansım artacaktı. Onunla sahnede olmayı çok istemiştim. Ben şimdiye kadar birçok usta ile çalıştım ama Müşfik Kenter ile olmak bambaşka olacaktı. Ama maalesef o treni kaçırdık. Yine de onunla bambaşka bir iletişimimiz oldu. Onun nefesinin burada olması bile hepimize bambaşka bir hava verdi ve biz insan olduk. Yani tiyatrocu olmadık. Bu tiyatronun şöyle bir özelliği var. Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndaki oyuncular her şeyden önce iyi insanlardır.

Ben bu tiyatronun izleyici kitlesinin de farklı olduğunu düşünüyorum. Bir defa inanılmaz sadıklar. Tüm oyunlar neredeyse kapalı gişe, bilet bulmak gerçekten çok zor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alican Yücesoy: Bizim izleyicimiz gerçekten sadık… Sadece bu Ataköy-Bakırköy bölgesinden değil, karşıdan da gelen çok sayıda izleyicimiz var, biz bunu biliyoruz. Söylentilerin aksine, bu kurumda bence üretim manasında fazlasıyla şey yapılıyor, zaten bu anlamda kapasitesi ve ürettikleri de ortada. Her şeye rağmen… Bu “her şeye rağmen” önemli… Bu tiyatronun iyi bir kadrosu, iyi bir üretimi ve en başta sadık bir oyuncu kadrosu var. Kendi işini yapmakla ilgili mücadelesi olan bir kadrosu var. Bence seyirci olmak gerçekten zekâ gerektiriyor, akıl işidir seyirci olmak. Ve ben, bizim seyircimizin bunu fark ettiğini düşünüyorum. Seyircinin sadık oluşu bence oyuncunun sadakati ile ilgili.

Levent Tülek: Seyirci burada ciddiye alındığını hissediyor. Çok önemli… Bizim yaptığımız prodüksiyonlarda, biraz önce dedin ya müzikalleriniz hep çok güzel oluyor diye, biz canlı orkestra ile söylüyoruz. Biz playback yapmıyoruz. Kostümlerimizi Türkiye’nin en iyi kostümcüleri yapıyor. Keza dekorlarımızı, koreografilerimizi de… Yani biz küçük bir bölge tiyatrosu olarak sezonu geçirelim kafasında değiliz. Biz Türkiye Tiyatrosu üzerinde önemli bir noktada durduğumuza inanıyoruz. Ve Alican’ın dediği gibi “her şeye rağmen”-çünkü bu kurumlarda böyledir, hiçbir zaman sorunsuz değildir, hiçbir zaman tam manasıyla özgür değilsinizdir- yaptığımız işler gerçekten kabul görüyor ve beğeniliyor.

Faruk Üstün: Şunu da eklemek isterim. Burada yapılacak yeni işlerle de bu seyircinin katlanacağına eminim. Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Şimdiye kadar öyle oldu, bundan sonra da artan bir izleyici kitlemizin olacağına inanıyoruz.

Peki, bugüne baktığınızda mesleki anlamda ne gibi özeleştirileriniz oluyor? Bu geniş manada Türk Tiyatrosu ile de ilgili olabilir, bireysel manada da olabilir. Yani bizler bir şekilde TÜSAK’ları tartışıyoruz, güncel sorunlarımız var ama… Sizler kendi tarafınızdan baktığınızda ne gibi eksikler görüyorsunuz?

Faruk Üstün: Ben az önce şarkı sözlerinden bahsederken biraz buna değinmeye çalıştım aslında. Buradaki oyuncular sistemin yanında yer almaz. Ama hiçbir sistemin… Bunun altını çizelim. Yani içinde bulundukları sistemin de içinde yer almazlar.

Levent Tülek: TÜSAK tartışmasına da buradan bir parantez açacak olursak şunu söylemeliyim. Sanat, özgürdür. Devlet ya da kurumlar sanatı desteklerler. Sanatın sahibi değildirler. Türkiye’de bu bir türlü algılanamadı. Yani parayı veren benim, ben istediğimi yaptırırım mantığının olamayacağı bir türlü anlaşılamıyor. Bunun sağcısı solcusu olmaz. Bugün şu parti gider, öbür parti gelir. O da aynı şekilde davranırsa ona da tepki verilir. Yani kendi borumu öttürürüm mantığı sanatta kesinlikle geçerli değildir. Zaten sanatın kendi yapısı, kimyası buna müsaade etmez, kusar hemen. O nedenle ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sanat her zaman özgür kalacak. Yani biraz zayıflar, tökezler ama sonunda mutlaka özgür kalır.

Alican Yücesoy: Ya da utanca gömülür. Ama yalnız değil, bütün çağ ile birlikte. Bu her zaman böyle olmuştur. Karanlık çağdan bahsediyoruz. Sanatın da insanlıkla birlikte utancından bahsederiz sadece. Yani kimsenin iyiliğinden bahsedemezsiniz. TÜSAK bence utanç verici bir şey. Sanatçı olarak da, yönetici vasfı olan insanlar olarak da, Ortaçağ zihniyetini makul, hoş ya da sevilebilir görüyorsak, bunlar bize pamuk helva gibi geliyorsa, sorun yok. Ama ben Ortaçağ zihniyetini her zaman karanlık görüyorum, her zaman acı verici ve cahilce görüyorum. TÜSAK eşittir budur yani.

 

Oyundan Görseller: Mehmet Çakıcı

Söyleşi Fotoğrafları: Beliz Tozar

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri