17
Ocak

Aha işte kalbimizde bekliyor uzay gemilerimiz

17 Ocak 2015 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Uluer Aydoğdu

Hele bir uyanıp kalmaya görün.

Hayatın doğrusal olmayan geri bildirimlerle işleyen evrimsel ani sıçramalar sonucunda ortaya çıktığını söylemek mümkün. Sürekli bir vakumun (Her şey vakumun içinde/ vakum her şeyin/ belirip sonra kaybolması bu yüzden/ masallar servet) sürdüğü kuantum dalgalanmaları esnasında “doğrusal olmayan geri bildirimin hareketi düzenleyerek, onu daha dayanıklı kılıp kararlı bir hale getirdiğini” biliyoruz çünkü. Aslında sürekli dalgalanmaların olduğu bir çeşit bulamaç ya da çorbaya benzetilebilir evren. Bebek de doğduğunda annesinin memesinden tutun da çevresinde ne varsa, her şeyin, bütün bir evrenin kendi doğal uzantısı olduğu bu bütünün içine doğar. Ancak bu bütünden bizim içinde olduğumuz bir hayatın çıkabilmesi için kallavi bir zihinsel düzenlemeye ihtiyaç vardır, yoksa bu tuhaf raksın içinde çıldırıp giderdik. Tam da bu yüzden “ince tanecikli” evren, kaotik raks da diyebileceğimiz düzen, “kalın tanecikli” hale dönüştürülerek kaotik dalgalanmalar ne kadar yatıştırılabilirse o kadar dizginlenip zihnimize uygun hale getirilir. Diğer bir deyişle evrenin ‘dalga işlevini çökerterek’ onu evcil hale getirip kapalı bir devre sistem olan  ‘zihin-bilinç-göz’ üçgeni vasıtasıyla kurduğumuz, ancak fiziksel durumumuza hiç uymayan düz/ doğrusal/ lineer bir hatta girer ve bu hatta yaşarız. Gözlerimizi çevirip baktığımız dünya gözlerimizi ayırır ayırmaz yine dalgalanmalarına devam edecektir tabii. Kuşlar vardır iyi ki, inanlım diye başka diyarlara/ nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi/ zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı/  milyonuncu kez uğurlarız.

Merleau-Ponty, “aydınlık sandığımız bilincimizin aslında bulanıklık olabileceğini” söylüyordu. İnsanı, insan yapan şey de aslında bu bulanıklıktan/ yamuk bakıştan başka bir şey değil. Slavoj Žižek, Yamuk Bakmak/ Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, adlı harika kitabında “Bir resmin, dosdoğru bakıldığında bulanık gibi görünen bir ayrıntısı, ona “yamuk”, yani belli bir açıdan baktığımızda açık seçik bir anlam kazanır” diye işte bu bulanıklığı, yani yamuk bakmayı tarif eder. Bu doğrultuda Shakespeare’in “en ilginç oyunlarından biri olan II. Richard’daki” bir sahneyi alıntılar: “O yüzden Haşmetmeap/ Lordunuzun kaybına yamuk bakmak/ Ağlanacak öyle elem şekilleri bulur ki kendisinden fazladır/ Ama olduğu gibi bakarsanız, olmayan bir şeyin/ Gölgelerinden ibarettir.” Öyle görünüyor ki yamuk bakarak hiç yoktan bir dünya yarattık, ancak bu ‘bedava’ yemeği tatsız tuzsuz bir hale dönüştürdüğümüz de ortada. Dalgalanmaların, kararsızlıkların, savrulup sürüklenmelerin, sürtünmenin, iç içeliğin, yalnızca şu ya da bu olamayacak kadar çok şeyi ifade etmenin göz ardı edildiği dünyamız giderek içinde debelendiğimiz zihinsel bir hapishaneye dönüşmüştür.

Bu kaotik ve durmaksızın yeniden yapılanıp yeni biçimlere evirilen evren için yerinde durmayarak duran bir süreçler içre süreçler silsilesi ya da “akışkan akışı” diyebiliriz. Bir denklemle söyleyecek olursam “Akış, biçim artı değişim, hareket artı biçim”dir. Diyeceğim ne kadar kaçarsak kaçalım aslında tıpkı sıvının, sıvı içinde yayılması gibi son derece dinamik, alacalı ve sıracalı, ele avuca gelmeyen, düzensiz bir durum söz konusudur. Bu bağlamda hayatın akışı, tarihin akışı, nehirlerin akışı, paranın akışı, salgınların/ hastalıkların akışı, aşkın akışı, kalbin atışı ki bu da “kalpteki elektriğin dalgalı hareketi” bağlamında akıştır, düşüncenin akışı, kütle ile enerji arasındaki akışlar, “proteinlerle enerji transferleri”, besin akışları, göç hareketleri ya da yanan bir odun parçası, kahveye damlatılan bir parça sütün yayılışı, sigara dumanının kaotik hareketi ya da bir imparatorluğun buhar olup yok oluşu, bir sivilcenin belirişi, hepsi, her şey uzay-zaman kümesi içinde aynı, birbirlerine benzeyen oluşumlardır. Kozmik bir şey işte!

Bütün toplamlar, etrafımızda görüp dokunduğumuz her şey böyledir, katmanlı, iç içe, dallanıp budaklanmalarla karmaşık, fractal (kesirli, parçalı, bükük, kırık), dalgalanan, kaotik ve kararsız, ancak bütün bu özelliklerde kararlı… Ne olurlarsa olsunlar, küçük ya da büyük ölçekli olmaları da fark etmez, hepsi birbirine benzer birebir aynı olmasalar da. Bu nedenle yalnızca akış hakkındaki akışlardan söz edebiliriz, “akış içindeki akışların özyineleme gücü”nden… İnsandan söz ederken de, şiirden, sinemadan ya da hastalıklardan söz ederken de. Belki de tam da bu yüzden metaforlar katı denklem ve formüllerden daha çok işimize yarayabilir. James Gleick, Kaos adlı kitabında “Örneğin Wallace Stevens”ın dünya hakkında o günün fizikçilerinin sahip olduğu bilgilerin bir adım ötesinde bir duyguyu dile getirdiğini” özellikle vurgular. Bu doğrultuda Stevens’ın “Irmak çil çil/ Akıp duruyordu önceki haline hiç benzemeden,/ Geçiyordu birçok yerden, hep aynı yerdeymişçesine” dizelerinin meşhur bir fizikçi olan ve “akış adı verilen iyi tanımlanmamış, soyut, hayalet benzeri şeye ilgi duyan” Albert J. Libchaber’in “akış konusundaki sezgilerinin en iyi ifadesi” olduğunu söyler: “Stevens’ın şiirlerinde sık sık atmosferdeki ve sudaki karışıklıklar canlandırılır. Aynı zamanda bu şiirlerde düzenin doğada aldığı görünmez biçimlere olan inanç dile getirilir.” Nitezsche’den -“Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı; uyuklayan kayalığı, dans eden kaos olarak algılayacaktık”- hareketle söyleyecek olursam gerçekler de donmuş bir hareketsizlik içinde olamaz. Stevens’ın “katının katı olmayan dalgalanışı” imgesi tam da bunu gösterir bize:

“Görkemin coşkusuyla damarlar kıpır kıpır,/ Şeyler belirir, devinir ve çözünürken,/ Uzaklarda ya da değişiyor, belki de hiçlik,/ Yaz gecesinin görünür dönüşümleri,/ Gümüşi bir soyutlukta yaklaşan şekil/ Ansızın inkâr ederek kendini yok oluyor.” Öyle görünüyor ki Stevens, her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan evrenin bir özyapım ve özyıkım süreci olduğunu görmüş. Diğer yandan, bir varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Goethe, Faust’ta,  Mephisto eliyle, “Hep yadsıyan o ruhum ben!/ Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder” derken aslında her şeyin, dağların, kayalıkların, binaların, anlam, değer ve kuralların termodinamiğin ikinci ilkesinin mağlubu olduğunu söyler bize şiir diliyle. Öyledir, Rumî’den çalarak söyleyecek olursam: “Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktu”r.

Goethe demişken, onun Bitkilerde Metamorfozun Açıklaması (Versuch die Metamorphose der Pflanzen zu erklären) adlı eserinden söz etmemek olmaz. Yukarıda söz ettiğim fizikçi Libchaber’in de esin kaynağı olan bu kitap “Goethe’nin, her an karşılaştığımız şekilleri oluşturan yaşamsal kuvvetlerle ve akışlarla değil, yalnızca statik olgularla ilgilendiğini düşündüğü fizikçilere yönelttiği dolaylı bir eleştiri”dir. Sonrasında bu mirası sürdüren filozof Theodor Schwenk, “kuvvetle biçim arasındaki ilişkiyi ifade etmek için “duyarlı kaos” -Das sensible Chaos- terimini kullanır. Buradan hareketle ben de evrenin duyarlı ve dolayısıyla da akıllı bir organizma olduğunu düşündüğümü özellikle söylemek isterim. Sonra, bana sorulacak olursa, evrenimiz de Mor Külhani’dir abiler, “Kendi kendine çalan bir davul zurna/ Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan”. Bir (1), ikidir (2), değilse yoktur anlamına mı geliyor bu? Sanırım. Hele bir düşünün, kendi kendine, kendi canına kıyıp kendi kendine, kendini yaratan akışlarla dolu evrenimiz kendi kendine kendini var ettikçe var olur, var oldukça var eder. Öyle ya burada kalmamaya çağrılıyız. Birbirlerine ulaşırken geniş varoluş sahanlıkları oluşturan, birbirlerinin içinde ilerleyen, bir engelle karşılaştığında ortadan kaybolup sonra başka bir yerde değişik bir biçimde ortaya çıkan, ummanın içinde akan küçük bir umman gibi, içindeymişim meğerse içimde olanın, kendine ‘yataklar’ yapan akışlardır bunlar. “Çöllerde hava ırmakları” nasıl “kumlar üzerinde dalgalar halinde işaretler bırakıyorsa”, belki de, bizim şimdilik farkında olmadığımız ‘gravite ırmakları’ vardır uzay-zamanda ve bu ırmaklar dalgalar halinde otobanlar oluşturmuştur, kim bilir. Oluşmaktan başka bir şey bilmiyorsam -13.7 milyar yaşındayım- ne olmuş yani; uzayda, otobanların ve bu otobanlarda dörtnala koşturan küheylanların olduğunu söylüyorsam, kendime kaçış çizgisi arıyorumdur belki de. Olmadı, kaçığın teki dersiniz olur biter.

 

Çilliplopom

çilliplopom.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri