07
Ocak

“Zlata’nın Günlüğü”nü okurken...

07 Ocak 2015 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

‘‘Melica’nın kuaföründe duyduğuma göre Cumartesi, 4 Nisan 92’de Saraybosna’da BUM BUM BANG-BANG ŞANGIR olacakmış. Anlamı: Saraybosna’yı bombalayacaklarmış.’’

 

Neslihan Yalman

11 yaşındaki Zlata Filipoviç’e ait yukarıdaki satırları okuduğumda hemen hemen ben de o yaşlardaydım. “Zlata’nın Günlüğü”, bir çocuğun gözünden -olumsuzluklara rağmen- umutla yazılmış bir kitaptır. Anne Frank gibi günlük tutan bu küçük kızın yazdıkları, sonrasında gelen bir teklifle basılmıştır. 20 yıl sonra, bu kitaba geri döndüğüm günlerde, IŞİD belasının Türkmen, Kürt, Alevi demeksizin yaptığı katliamlar oluyor; Amerika’da polis 18 yaşında silahsız bir zenci olan Michael Brown’ı öldürdüğü için ceza almıyordu. Biz 14 yaşında polis kurşunuyla vurulan, o yoksul ailenin güzel gülüşlü çocuğu Berkin Elvan’ı düşünüyorduk. Bu kitapta bahsi geçen savaştan 22 sene sonra, dünyada böylesi durumlar olmaya devam ediyordu. Kafalar kesilip top gibi oynanıyordu. İnsanlar, kültürel ve ekonomik düzeyde iyi bir yaşam hakkı istedikleri için içeri atılıyorlar ve Suriyeli çocuklar İstanbul’un ortasında çöpten yiyecek arıyorlardı. O Suriyeli çocuklardan biri ki, fotoğrafı çoklarınca internette görüldü, soğuktan korunmak için ellerini trafikte duran bir otobüsün egzozuna tutuyordu. Şok etkisi!.. O üşüyor, bizim vicdanımız yanıyordu.

‘‘Politikanın beni ilgilendirmediğini söylemiştim, ama bir cevap bulabilmem için politika hakkında biraz da olsa bilgi edinmem gerekiyor’’, diyordu 11 yaşındaki Zlata günlüğünde ve bunun neyin savaşı olduğunu soruyordu. Burada bir yol ayrımına geliyoruz. Birincisi ve hiç de gerçekçi olmayan yol, savaşların biteceğine ve barışa dair olan kör inançtır. Kör diyoruz; çünkü, barışı umut etmekle, barışın yeryüzüne yayılacağını düşünmek arasındaki ‘‘nüans’’ önemlidir. Geçmişten beri kurgulanan bütün hikâyeler, mitolojiler, elde edilen toprak parçaları hep savaşa neden olmuştur. Hatta, sanatın -istemeyerek bile olsa- kandan beslendiğini; absürd, varoluşçu, Dadaist vd. çoğu yazarın, düşünürün savaş döneminde, savaş sonrasında yahut olumsuzlanan durumlar üstünden giderek ortaya çıktığını belirtebiliriz.

Tabii, söylemimizde, bir çocuğun saçının kılına zarar geleceğine, benim yazdıklarıma, sanatıma zarar gelsin deriz. Fakat, zaten bu çaresizlik itkisi, aradalık bizi sanat aracılığıyla var eder. O çocuğa yetememe, dünyaya yetişememe hali… Artık, tek eşli ilişkilerin giderek azaldığı, bedenen yan yana olan insanların zihinlerinin sanal olana aktığı, bilinçaltlarının daha hızlı tetiklendiği, kısacası kitle iletişim araçlarının yaşamlarımızı belirlediği bir çağda yaşıyoruz. Öyle ki, izlediğim ‘‘Battlestar Galactica’’ dizisi de, kendilerini üreten insanlara isyan eden ve savaş çıkartan ‘‘cylon’’lardan oluşuyor. Buna atfen, Hawking yapay zekânın insan ırkının sonunu getirebileceğini belirtiyor. Velhasıl, savaş zaman, mekân, boyut değiştirse de, o ilksel dürtüyle devam ediyor. Bunun karşısında sizin de ayakta kalmanız, kabalaşmadan yahut mücadele etmeden devam etmeniz giderek zorlaşıyor. Çağ, artık ara birimleri ortaya çıkarıyor ve dünyadaki (evrendeki) birçok meseleden daha kolay haberdar oluyoruz. Birbirimize giderek daha fazla muhtaç ve mecbur olmaya başlıyoruz. Kimse bireyin varlığı diye bir şeyden bahsetmesin. Basit tabiriyle, kitle iletişim araçlarıyla ve bilgisayarla haşır neşir olan bizlerin bireysel seçimleri ve renkleri ancak sanal ortam aracılığıyla ortaya çıkıyor. O yüzden, ondan en fazla birkaç gün uzak kalabiliyoruz. Burada, önemli olan yaşananlar karşısındaki (belli insanlarla dirsek temasına girmek zorunda da olsak) sınırlı tepkilerimizdir. Sınırlı tepkiler, sistemi aşındıran, onu sarsan, yarıklar açan farkındalıklardan oluşuyor. Bunların nihai sonuçlara ulaşmalarını beklemek safdillik kalsa da, 90’larda bir çocuğunun savaşta yaşadığı olumsuzlukları günlüğe aktarmasıyla perde aralanıyor. Oradan sızan ışık bize bir şeyi işaret ediyor, belki de birkaç şeyi. Savaşa nasıl adapte olmamız gerektiğini bile… Dayanılmaz olsa… ‘‘Pencere kenarları, balkonlar hep sebze bahçelerine dönüştürülmüş. Çiçeklerin yerini salata, soğan, maydanoz, havuç, pancar, domates ve benzeri sebzeler aldı. O güzelim sardunyaların yerine salata, soğan maydanoz ve havuç yetişiyor. Elimizde kalan son tohumları Melica’ya ekmesi için verdik, çünkü onun bahçesi var.’’

Yaşam koşulları değişse de, insanın temel gereksinimleri, aradalığı ve vahşiliği değişmiyor. O yüzden, eskiden ne güzeldi, insanlar şöyleydi böyleydi nostaljileriyle, eskiyi bir kenara bırakalım, önümüze bakalım ve geleceği düşünelim ultra-akılcılığı arasında bir yerdeyim. İkisinin de sızlanmalarına gelemiyorum. Nitekim, insan dediğimiz varlık hiçbir dönem tekil olmadı!.. ‘‘Saçımı süpürge ettim’’ diyen de bunu kendisi tercih etmiştir, ‘‘yemedim yedirdim’’ diyen de. Peki, bu tercihler bilinçli midir? Hayır!.. Bizler hayatta hiçbir seçimimizi bilinçli yapmıyoruz, öğrenilmişliklerimizle yapıyoruz. Yerimizi belleyince de, yer değiştirmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Çünkü, etraf çok kalabalık ve korkuyoruz. Bizi korkularımız, bilinçaltımız besliyor. Onun için dindar adamı küçük kızla yakalayabiliyorsunuz; onun için vicdani ret talebinde bulunan biri mücadele için (!) eline silah alıyor; onun için oy verdiğiniz parti oğlunuzu askere gönderince, ama seninki kısa dönem yapmış, paran var da sıyırdın diye saçınızı başınızı döve döve elinizde bayrak ağlıyorsunuz. Çünkü, dünyanın sabit bir rasyonalitesi yok. Olana yaklaşan bölgelerde/ülkelerde de bunun kanla, savaşlarla, sömürgeyle nasıl sağlandığını biliyoruz çoğumuz. Öyleyse, mutlak bir mutluluk da yok!.. Olsa, insan sıkılır diye düşünüyorum. Savaşların büyümemesini, insanların aç kalmamasını diliyorum. Dünyadaki birçok olayın karşılıklılık içinde sürdüğünü görüyor; ara ara denk geldiğim saf hakikatin kuyruğuna tutunarak, büyük de konuşmamaya gayret ederek, bazılarının safında oluyorum. Fakat, yineliyorum: En çok çocuklara üzülüyorum. Bu yüzden de, kimsenin üremesini istemiyorum. Yahut, tanrı olsaydım, acı çekenlerin acılarına son verirdim ve onları bir an önce alırdım diyorum. Çünkü, acı çeken kadar onun çekişine tanık olan da zor durumda kalıyor. Beden çürüyor, hastalanıyor. Açlık başa bela oluyor. Borçlar boyu aşıyor. Siz bu çaresizlik yumağında yuvarlanırken, cumhurbaşkanının 1000 odalı binalarda nasıl yaşadığına hayret ediyorsunuz. Sizin boğazınızdan doyayım yeter diye iki lokma zor geçiyor, diğerlerinin ziyafet sofralarında yemek seçmelerine inanamıyorsunuz. Buranın da bilmem nesi çirkin, eti şöyle, salatası böyle gibi konuşmalar karşısında ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz.‘‘Korkunç bir sorunumuz var. Cicko’nun kuş yemi bitti. (…) Cicko’yu kurtarmak istiyoruz- onu açlıktan ölüme terk edemeyiz. (…) Bu akşam RFI’yi dinlemek için geldiğinde Zika bir torba dolusu değerli buğdayından Cicko’ya getirdi. Ne kadar şanslısın sen Cicko. Bak, insanlar seni nasıl düşünüyor? Artık epey yiyecek yemi oldu. Açlıktan ölmeyecek. Burada kuşlar bile yiyeceklerini birbirleriyle paylaşıyor, birbirlerine yardım ediyorlar.’’

Öyleyse, artık çelişkilerimizin sıkça ortaya çıkacağı, bunları reel ve sanal olarak görebileceğimiz bir zamanda debeleniyoruz. Yeni gelenler böylesi bir çağın içine doğuyorlar. Burada açlık var, ebola var, göçmenlik var, savaşlar var, petrol kavgaları, hayvan işkenceleri, çocuk gelinler, kimlik arayışları ve çatışmaları, sözde demokrasi talepleri, gizli ve açık ırkçılıklar, azınlıkların bile kendi aralarında hiyerarşilerinin olması, kadın-erkek farkları. Var da var!.. Her birinin yüzdüğü kocaaa okyanusta biz de can simitlerine tutunmaya çabalıyoruz. Belki de, sene 2014’ten 2015’e geçişte bir zamanların küçük Zlata’sından öğrenecek nice şeyimiz bulunduğunu düşünerek: ‘‘Şimdi ise Politika lüzumsuz yere müdahalede bulunuyor. Sırplara bir ‘‘S’’, Müslümanlara bir ‘‘M’’ ve Hırvatlara bir ‘‘H’’ damgası vurmakta, onları birbirinden ayırmak istemekte. Bunu yapmak için de dünyanın en kötü, en kara kalemini seçmiş bulunuyor – savaşın o sadece ölüm ve ızdırap heceleyen kara kalemini kullanıyorlar.’

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri