27
Kasım

İktidar Aygıtı’na karşı en azından bir Pahalıya Mal Olma Makinesi ya da kaçak oluş

27 Kasım 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Uluer Aydoğdu

Doğa sıçramayı pek sevmez, ancak daima başka seçeneklere, oluşlara açtır. Demek ki bir sistemin hep aynı kalmasını istemekte bir politika vardır. Seçenekleri azaltmak, kaçışları engellemek, ele avuca sığmazlığı denetlemek için. Akıcı olmak yerine kalıcı olmak. Bu yüzden bütün düzenleme çabaları anlam, değer ve kural koyma süreçleridir. Akışı sağlayacağına çürümeler, morluklar, eziklikler, suçluluklar oluşturma; histeri ve nevroz üretme düzenekleri. Oysa yaşam, kendinde, kendi kendine kendini yadsıma dinamiğidir; evet, evet bir yıkım sürecidir (cana kıyma), yayım/yaratım süreci (dissipative process) -“Cana kıymanın da yaratmanın da zamanı gelecek (1)-, şimdi-burada-oluş süreci, şenlik süreci, pervasızlık süreci. Hem özyapım hem özyıkımdır insan/ her an kendi şölenini kutlayıp/ her an kendi yasını tutan. Kah ‘determinist kuşakları’ izler, kah düşlerin gerçeklerden daha zengin olduğu ‘çatallanma eşikleri’ne varıp “ölümcül sıçramalar” yapar, kah çizgisel olmayan kritik eşiklerde (çatallanmalar) faz değiştirip göçebeyken yerleşik, katı bir haldeyken buhar olup gider. Durmayarak, durur yani. Açtır. Yaşamın hiçbir zaman tok bir sesi olmadı. Şiir, zannımca, bu ele avuca gelmeyen aç nehrin sesidir. Her ne kadar tanımlama yapmayı zarların henüz yuvarlandığı, gelmediği bir ortamda sanki her şey olup bitmiş gibi göstermek bağlamında bir hile olarak kabul etsem de.

Kaçış sanatı

Ancak; ‘şiir, kaçmaktan kendini alamayan bir konfigürasyondur (yapılanma/yapılandırma)’ dersem, bu hile yapan tavrımı bir ölçüde gidermiş olurum. Buradan devamla, hep başka bir yerlidir şair, akışkan ve kaygan uzay-zaman’a girintiler ve çıkıntılar ekleyip süreksizliklere, katılıklara küfreden. Yaşamı güzergâhsızlaştırma makinesi, öyledir, küçümsemelerinde haklıdır, çünkü kaçar, kaçar, kaçar ve kaçışını söyler. Kaçış sanatı, tıpkı “Ve sanatı” gibi bir yerde kalmamaktır, kendini fırlatmak, evsizlik oyunu ya da ağzı yakan bir bardak çay içmek, şimdi-burada-oluşmak, tay-tay durmak.      

Kaçış nedir? Olmak yerine oluş. Kaçak oluşlar, nehir oluşlar, ot oluşlar, şiir oluşlar. Egemenliklerin arasından sıvışıvermek. Rüzgâr ya da dalgalanma ya da sürüklenme biçimleri. Yaşam, zaten oluşlarla tanımlanan bir şey değil midir, en azından böylesi daha az hilelidir. Zarlar yuvarlanıyordur, çok yüzlü zarlardır bunlar, yüzlercesi, binlercesi çarpışa çarpışa birbirleriyle, bağıra çağıra, kahkahalar atıp ağlayarak. Şaire dayanıklılık veren “dönüşüm itkisi” ‘yeniyi’ kapıp çalmanın olmazsa olmazıdır. Tam da burada bütün varlığımızın oluşmak olduğunu, yani oluşmaktan başka bir varlığımızın olmadığını anlarız.  Böylece, her şeyin içinden geçilir. Durumların, havanın, taşın, meleklerin.

Görebilen gözler olsaydı, örneğin Ece Ayhan’ın “raks eden bir kaos olduğunu” görürdü. Tabii, ‘sürü insanının’ makro moleküler dünyasına uygun “kalın tanecikli” bakışı böyle “ince tanecilikli” süreçleri göremez. Zaten görse çıldırıp giderdi, diyeceğim görmeyişi pek yerindedir, akıl sağlığı için. Böylece şairlerle delilik arasında o hep konuşulan ilişkiye gelmiş oluyoruz. Zaten tıpkı elektronlar gibi şairin hem yerini/konumunu, aynı zamanda da hızını saptayamayacağımız için en iyisi onu bir yere koymamak. Çünkü siz konumunu saptadığınızda o çoktan başka bir yerdedir, o kadar hızlı hareket ederler ki! Sahi Ece Ayhan’ı gören var mıdır acaba? Belki haftanın kimi günleri, örneğin Salı ve Pazar günleri, parçacık olarak davrandığında… Bu yüzden yalnızca ‘Ece Ayhan oluş’tan söz edebiliriz. Her ‘şair oluş’ aslında ‘kaçak oluş’tur. Örneğin Turgut Uyar okuduğunuzda niye titrediğinizi sanıyorsunuz ki! Göremezsiniz onu, ama sizi çarpar, basbayağı yamulursunuz.

Peki, yazmanın sonucu nedir?

Deleuze ve Parnet “Sonuç, yazmanın sonucu?” nedir diye sorarlar. Esas olarak yalnızca “ayırt edilmezlik-oluş vardır.” Sivrilmenin, öne çıkmanın, görünür olmanın ötesinde. “Oh hayır, bir yazar ‘tanınmış’, bilinen olmayı arzu edemez. Ayırt edilmez, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur. Fitzgerald’ın gerçek kopuş diye adlandırdığı işte budur”. Başka bir söyleyişle bunun “ölümcül sıçrama” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tam da burada durup biraz daha eşelenecek olursak Fitzgerald’ın “15 yıl önce Great Neck banliyösünün trenlerinde gördüğüm insanların aynısını hissediyorum: kara delik beyaz duvar sistemi olarak adlandırılabilecek bir sosyal istem vardır. Daima baskın anlatımların beyaz duvarlarına iğnelenmişiz, biz daima öznelselliğimizin beyaz deliğine, her şeyden daha kıymetli benliğimizin kara deliğine saplanıp kalmışız. Bizim kimliğimizi veren ve kendimizi bize tanıtan nesnel belirlenmelerin hepsinin yazıldığı duvar; kendi bilincimizle, duygularımızla, ihtiraslarımızla, çok bilinen o küçük sınırlarımızla ve onları etrafa tanıtmaya çalışan isteklerimizle kendi kendimizi yerleştirdiğimiz delikler. Yüz bu sistemin bir ürünü olsa da, bu sosyal bir üretimdir: gözlerin kara deliği ile beyaz yanaklı geniş bir yüz. Toplumlarımız yüz yaratmak ihtiyacındadırlar” dediğini duyarız. İktidar aygıtı bize bir yüz verir mi demek istiyor Fitzgerald? Kesinlikle. Yüzle beraber bir kişilik, bir karakter verilir. Daha doğrusu kurulu yüzlerden birisini seçeriz ve böylece “kendi kendimizi yerleştiririz deliklerimize.” Yüzümüzün beyaz duvarında iki kara delik olan gözlerimiz her şeyi yutar? Zihnimiz ne kadarsa bilincimize, yani sahneye yansıyan da o kadardır ve bu kapalı devre sistem gözlerimizle tamamlanır. Çıkış yok gibidir ama biz yine de bu yüzü nasıl bozmalı diye soralım.

Sahi kişiliklerimizi, karakterlerimizi nasıl bozmalı? Yani anahtarı kapatıp devreyi nasıl açmalıyız? “Geriye, ezilmeden, çarpmadan duvarı nasıl geçmeli, dibinde dönüp durmak yerine, kara delikten nasıl çıkmalı, hangi parça kara delikten çıkmaya yarar? Sonunda artık sevmeye yetenekli olmak için aşkımızı bile nasıl kırabiliriz? Nasıl ayırt edilmez olmalı?” Kertenkele kral Jim Morrison, The Doors’da duvarların içinden geçer. Tıpkı Henry Miller gibi. Her şeyden arınanlar yapabilir bunu. Düz doğrusal yoldan, geçmiş ve gelecekten arınanlar… Yol’u kırıp, o kırığı izleyenler “doğumun yarattığı duvarı” geçer. Öyleyse yüzü bozmakla işe başlamak gerek “dünyanın bütün renklerine bürünmek”, ‘çok yüzlü’ zarlar olabilmek için. Zaten asıl açıklanması gereken doğuluların kirli, kirlenmiş dediği aklı açıklamakken bu akıl bizi açıklar olmuştur. Tıpkı bunun gibi “dili yorumlamamız gerekirken, o bizi ve kendi kendisini yorumlar oldu.” İmleyen icat oldu ‘bütün’ bozuldu. Öyle, “İmleyenlik ve yorumlama dünyadaki iki hasalıktır, despot ve papaz çiftidir.”  

Bu dünya gerçektir

Dünyaya “yalan”, diyen; düz/çizgisel bir akıl doğrultusunda ve “doğrusal nedensellik” uyarınca kendisine bir başlangıç/köken aradığından sonsuzluğu ya da “aynı olanın sonsuz döngüsünü” ve kendi kendini yaratmayı (self-organization) anlayamayan “sürü insanıdır”.

Hayatın o doymak bilmeyen açlığı olmasa dünya vasat bir yer olurdu. Bizi bir yerde kalmaktan, muhafazakârlıktan koruyan da yine hayatın bu açlığıdır, iyi ki. İşte söylüyorum, muhafaza edeceğin bir şey yok, değişip dönüşmezsen yaşacağın ölümdür. Bedenin bunu biliyor, ancak sorun tam da bu noktada üzerimize sıçrar. Fiziksel durumumuzla zihinsel durumumuz arasındaki çelişkiden bahsediyorum. Tanrı benzeri dışarıda duran bir ‘ben’ icat etmişiz, ama nafile, beden bu ‘ben’ denilen sözde efendiye, bu çokbilmiş otoriteye boyun eğmez. Bu ‘ben’e inat dönüşür durur bedenin, bozunur durur. Tam da bu yüzden ‘ben’lerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasına, bedensel geçiciliğe karşı fildişi kuleler olarak değişmez, geçilmez sınırlar oluşturmasına, dünyanın başına dikilmiş dırdırlarına karşı bütünüyle umursamaz bir tavır takınmak istiyorum. Bedeni cendereye sokan ‘ben’i, bu sözde yapıp etme iradesini aslında bizi ruh-beden tabanlı bir hapishaneye sokan, buradan da çeşitli biçimselleştirmelere girişen bir sistem olarak görebilirsek buradan özgürlüğün, eşitliğin çıkmayacağı kesin. Sürekli olarak bedeni, gelip geçicililiği yok sayıp aşağılayan bu ‘ben’in bedene söyleyebileceği bir şey yok. Görebilen gözler bu ‘ben’in idealleştirilmiş, dışarıda duran bir otorite, bir efendi tanrı olduğunu görüyor. Aydınlık sandığımız bilincimizin aslında bir bulanıklık olduğunu. Diyeceğim, ‘kapalı bir kendilik’ olan ‘ben’i söküp parçalamakla, işgal etmiş olduğu konumdan, mevkiden indirmekle işe başlayabiliriz, orada boş bir alan bırakarak. Tabii, bu boş alana ‘burada kalmamaya çağrılı olduğumuzu’ söyleyen kuşların çığlıklarından, rüzgârın fısıltısından başka şeyleri sokmadan, aşkın ne varsa reddedip yapıp etme sürecinin aynı zamanda da yapılıp edilme olduğunu kavrayarak. Bunu yaparken, örneğin bir eşik cini olduğunu her fırsatta söylediğim Ecinniler’in Krilov’u, “insan ölümden korkmadığı gün özgür olacak”, ya da bir başka eşik cini Goethe’nin Faust’undaki Mefisto, “Hep yadsıyan o ruhum ben!/ Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder”, yaşamsal bir parçalama aygıtı olabilirler. Buralardan damıtılacak yeni bir söylemin, insanın kıstırılmışlığı, açmazlığı bağlamına sokulduğunda bir ‘açacak’ olacağına yürekten inanıyorum. Çünkü ölüm korkusu bedenin değil bedene iliştirilmiş ben’in korkusudur. Çünkü doğum dışa ölmekse ölüm içe doğmaktır. Kendi kendine kendi canına kıydıkça kendi kendine kendini yaratır evren, “aynı olanın sonsuz döngüsü” uyarınca, “Güç İstenci” ya da benim tabirimle: Kendinde, Kendi Kendine, Kendini İşleten İşletim Sistemi olarak… Burada, “solacağı halde açan çiçekler kahramandır”, “beklerim gelecek güzel günleri, bekleyişim kahramandır”. Ancak, “bütün bekleme salonları da dinamitlenmeli”dir, belki de bu, daha kahramancadır.

 

 


(1) T. S. Eliot

Kapak tasarımında kullanılan illustrasyon Jee Young Lee'ye aittir ("Stage of Mind Room")

Sayfa tasarımında ayrıca Johnson Tsang'a ait heykel çalışması kullanılmıştır ("surreal babies")

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri