14
Kasım

Hayko Bağdat ile Söyleşi

14 Kasım 2014 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

 

“Benim çocukluğumda anlattığım hikayelerden kime ne? Herkesin var böyle bir hikayesi, neresi ilginç?” derken… Salyangoz, çok satanlar arasında bulur kendini. Hayko Bağdat’la keyif aldığım, güldüğüm, hüzünlendiğim bir miktar da utandığım bir söyleşi yaptık. Utandım çünkü ben O’nun kadar umuda sahip olamıyorum, sistemi “Herkes payına düşeni alıyor” diyerek anlayamıyorum. Hrant Dink’i konuşurken dolan gözlere bakarken, O’nun kadar hayata tutunamıyorum. O çocukluğundaki Hayko değil belki ama içindeki çocukla herkesin sevgisini kazanmış. Her kesimden insan için “evin insanı” olmuş.        

Salyangoz, şimdilik ilk kitabı Hayko’nun. Şimdilik diyorum zira kitapların devamı gelecek.

 

Söyleşi – Selnur Aysever

Kitabın girişinde “beni hayattan sakınmak için her gün bir hikaye icat eden anneme” demişsin. Çocukluğuna damga vurmuş bir hikayen var mı? 

Hiç kimseye söylemediğim bir şey var. Ermeniler arasındaki arkadaşlıkların kapalı devreliliğini, benim İstanbul’da sokağa çıktığım zaman büyük toplumla haşır neşir olmamın heyecan duygusunu Ada hikayelerine başladığımda anlatmak istedim. Ada’da Türk, Ermeni, Kürt herkes kolay arkadaş olabilirdi. Çünkü daha çok komşuydular. Buna rağmen Ada’nın yerlilerinde “ne işin var gavurlarla”, bizde “ne işin var Ada’nın yerlileriyle” baskısı olurdu. Benim Tayfun diye bir arkadaşım var. Rize Pazar’lı. Lazca konuşur. Ağır abi. Tayfun, üç erkek kardeşten küçük ama en deli olanı. Birlikte serserilik yapıyorduk. Tayfun o kadar kavgacıydı ki, annem artık bunalmıştı. Bütün Ada konuşurdu bizim olayları. Annem bir şekilde bunu durduramıyordu. Bu arada annem Tayfun’u, Tayfun da annemi çok sever. Sonunda dedi ki bir gün annem “yemeği bizde yiyin, öyle çıkın dışarıya”. Annem yıllar sonra itiraf etti. Bize, özellikle de Tayfun’a,  gece çıkmadan önce çocuklara göre olan, hafif bir sakinleştirici ilaç veriyormuş. Tabii ilaç zararsız. Yetişkin ilacı değil. Fakat annem şunu kaçırdı: ilacın üzerine 2 bira içince reaksiyon farklı oluyormuş. (burada kahkahalarımızı anlatmama gerek yok sanırım)

Sana sorularımı hazırlarken kitabın satır aralarını okumaya çalıştım. Dikkatimi çeken kitabı zaman zaman yazmaktan vazgeçmiş olman ve sonra yeniden devam etmiş olman.

Ben bir kere baştan böyle bir kitabın gerekliliğine ikna olmadım. Kendi siyasi pozisyonumda yazan çizen, büyük toplum içerisindeki herhangi bir köşe yazarı kadar her şeyle ilgilenen, “gerekmedikçe” Ermenilikten bahsetmeyen biriyim. Çünkü gerekmedikçe Ermeniliğimi söylemem ayıp, gerekmedikçe bana Ermeniliğim hatırlatılması ise ırkçılık. Ben Soma ile Roboski ile ilgilenirken – ki bunların Ermenilikle bir alakası yok –yaşadığımız toprakların demokratikleşmesi için ortak mücadele veriyorum, ismi Ahmet, Mehmet, Yorgo olan insanla aynı anda. Dolayısıyla ben geriye dönüp tekrar sokakta Ermeni olmak, askerde Ermeni olmak hallerinin geçtiğini düşündüm.

İkincisi, Hrant’ı anlatmak zorunda kaldığım zaman ise kitabın hikayesi bambaşka bir şeye dönüşecek. O çok gülümsediğimiz hikayeler bir anda suratımızı asmamıza neden olacak. Oldu, çünkü yaşadık. Kitap değil, benim hayatım o anlamda iki bölüm. Tekrar oturup Hrant’ın öldüğü günü yazmak istemedim. Hrant abinin öldüğü günden sonrasını yazmak istemedim. Orada iki hafta acı çektim. Yazmaya başlarken de, yazarken de, okurken de…  Onun en zayıf halimle anlatılması meselesine de emin olamadım ama öyle yazdım.

Neden çok satanlar listesinde üst sıralarda sence?

Kitap çıktıktan sonra ‘çok satan kitap’ olmasına şaşırdım. Bu kadar çabuk başarmış olmaktan şaşırdığım şey şu: bu kitap “solcu Ermeni” kitabı olmadı. İmzaya muhafazakarlar, ülkücüler, başı kapalılar, Aleviler, Kürtler, solcular, bütün yaralı kimlikler geliyor. Beyoğlu’nun arka sokağında trans seks işçisine imzalı kitap verdim. Bunu çok düşündüm. Hikayede bir çocuk var. O çocuk büyüyor ve insan vicdanı bir film olsa, edebiyat olsa, öykü olsa o çocuğu tutar. Çünkü çocuk saf, temiz… Ben hatalarımla sevaplarımla anlatıyorum. O çocuğu mutsuz eden her neyse kızarız.  Burada bu çocuğu üzen devlet. Bunu siyasi ideolojiyle ya da Ermeni kimliğimle söylediğim zaman tartıştık. Burada tartışacak bir şey yok. Herkes bir dönem bu çocuk işte. O çocuklar büyüyerek şekilleniyor ve o çocuklar birbirinin katilleri oluyorlar. Bu yönden Ermeni hikayesi gibi gözükse de kimliksizleşmiş bir halde algılandı. Böyle olduğu için çok sattı. Bir şekilde bu toprakların nüvesinde samimiyet her zaman yürür. Samimi taklidi yapamazsın. Üçüncü de yakalanırsın. Anlarlar. Benim bir bagajım yok. Arkada bir senaryom yok.

Twitter’da bir fenomen haline gelmene bağlayabilir miyiz samimiyeti? Kendisiyle barışık halde olmak. Oysa bu çok zor. Çocukken yaşadıkların. “Onun kutsalı benim tehlikem diyerek” büyümeye çalışmak ve buna rağmen nefret üretmemen… Bu iyi insan halini nasıl koruyabildin?

Bana sıradan bir insanın gösterdiği ırkçılık karşısında o insanla kavga etmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. O insan benim kadar bu işin mağduru. O da benim gibi çocuktu. Bu sistem o çocuktan böyle bir şey yarattı. Benim hayatımı tehdit edecek, riske edecek hale getirdi. Her mahallede beş tane Ogün Samast var. Yüz binlerce insan “hepimiz Hrant’ız" diye bağıralım, fark etmez. Bu çoraklığı, bu nefreti ve kini aşılayanla kavga etmek lazım. O da yüz yıllık devlet. Azınlılık hali biraz da anlama hali. Benim meselem sadece kendi kimliğimin özgürleşmesi değil ki! Ben, o insan da özgürleşsin istiyorum. Dolayısıyla o insanla kavga etmeye gerek yok.

İnsan birazcık olsun içinde “Ben üzüldüm, sen de üzül!” bile demez mi? (ben ısrarla inanamıyorum duruma)   

Twitter’da bütün gün zevzeklik yapabilirim. Fakat siyaseten bir şey söylediğimde bunun karşılığı mutlaka yerini bulur. Ben Başbakanının Soma karşısında söylediği  “1800’lerin İngiltere’si” örneğine bir tweet attım ve sanırım en çok retweet edilendi o. İlk grup toplantısında Başbakan bu cümleyi kullandı. Neydi? ‘1800’lerin İngilteresi’nden örnek vereceğine, 600’lerin Hz. Ömer döneminden örnek vereydin Dicle kenarında kaybolan koyunu kendinden bilen…’ Ben, merkez medyadaki ağırlığımı yitirmiyorum. Yetenek baki. Bir tek ölçüm var: içimden ah sesi çıkan durumlarda hemen ciddileşip, kavgaya başlıyorum. İçinde ölüm olan, kan karışan, insanların canını yakan durumlarda… Bütün haller aynı zamanda dalgası geçilebilecek şeylerdir. Konu Gezi’ye, Berkin’e, Ali İsmail’e, Roboski’ye geldiğinde kavga edersin.

İnsanların yüzüne tokat gibi çarpan bölümlerde “Asıl size ne oldu?” diyorsun. Sence biz yüzleştik mi?

Kaçınılmaz bir iyileşme hali. İnsanlık, medeniyet, coğrafya dibe vurduğu hallerden iyileşir. Bizim iyileşmemiz çok uzun sürdü, sürüyor. Ben insanlara yüzleşin de görün gününüzü demiyorum. Yüzleşelim ve helalleşelim diyorum. Bunun tonu önemli. Bugün yaşayan hiç kimse bahsettiğimiz dönemlerin müsebbibi değil. Benim yüzleşme teklifim iyileşme teklifi. Karşılığını buldu. Bu kadar sosyal medyanın linç ortamı olduğu, en ufak bir hatada insanların aportta beklediği bir yerde kitap hakkında bir tane negatif eleştiri almadım. Ne maillerde ne başka bir yerde. Çok sıcak bir ilişki olmuş okuyanlarla aramızda, kıyamıyorlar bana.

Sistem samimiyetsiz değil mi? Alevi açılımsızlığı, çözüm süreçsizliği, sahici olmayan bir imza mektubu… Sistemde iyileşme, helalleşme var mı?

Türkiye’de Ermeni, Kürt, Alevi meselesi diye bir şey yok. Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk, medeniyet problemleri var. Herkes nasibini alıyor. Bir de hepimiz insanız ve hata yapıyoruz. Herkes kadar ben de. Ama ben buna hazırım. Polisin megafonundan Taksim Dayanışması’nın duyurusunu yaptım. Ben o dönem Enver Aysever’in programına çıktım ve anlattım. Onu kullanmak Gezi’deki gençlerin moralini bozdu. Canını sıktığım için direnen ve gaz yemiş insanların, özür diledim. Aynı şeyi yarın olsa bir daha yapabilirim çünkü insanım. Bunu bu kadar net anlatmak lazım. Ağır abi taklidine gerek yok. Sanal medyadan gerçek ilişki kurmak çok zor. Ben gerçek ilişki yakaladım. İmza günlerinde herkes mutlaka sarılıyor ve herkes bana Hayko diyor. Karşılıklı seviyoruz birbirimizi.

Annen tedirgin mi hala?

O yapısal bir durum. Kitapta da anlattım. Hiçbir şey romantik değil. O tedirginlik haksız değil. Geçecek.

Kemal Gökhan Gürses diyor ki, ortada edebi bir eser falan yok. Bir roman değil, otobiyografi değil. Salyangoz ne ifade ediyor?  (Bu soruyu sorduğum sırada Kemal Gökhan Bey, Hayko’nun kitabını öğrencisine hediye eden öğretmenin fotoğrafını gösteriyor bize.)

Kitabın ne işe yarayacağını bilmediğim gibi, türünün de ne olacağını bilmiyordum. Bana yaz dediler, yazdım.  Yayınevi ‘anlatı’ dedi. Ben anlatı yazarıyım. (kendisiyle nasıl şakalaştığına şahidim artık)

Sonra ne gelecek?

Yayınevi ile de aramızda aşk var. Matbaada çalışanlar başka kitabı arkaya alıp, benimkini öne alıp, bastılar. Genel müdürden, matbaacısına kadar durum böyle. İkinci kitap için tartışıyoruz ama arada bir çocuk kitabı yazacağım: Zürafa Joe! Kemal Gökhan Gürses çizecek. Bu, yazarlık kariyerimin yeni projesi değil. Arada denediğim ve iyi yol aldığım, çocuklarımla kurduğum iletişimde iyi bir şeye yol açan bildiklerimi yazacağım.

Sen çocuklarına susmayı öğretiyor musun?

Çocuklarıma susmayı öğreteceğim günler henüz gelmedi. Biri 8, biri 1,5 yaşında. Bu konuda henüz nasıl davranacağımı, reaksiyonumu ön göremiyorum. Böyle bir baba olmak istemiyorum. Büyük toplumdan biri olarak yaşayacakları haller için daha var. Buna o zaman cevap verebilirim.

Baba tedirginliği görüyorum biraz…

Çocuklarıma az dert kalsın diye uğraşıyorum. Hem Ermeni toplumundan hem de büyük toplumdan “Niye uğraşıyorsun? İki çocuğun var!” diyorlar. Bazen Ada’da yaşlı teyzeler bana sarılıp, güzel şeyler söylüyor. Fakat her sarıldıkları bir vedalaşma gibi oluyor. Korkuları, kaygıları var. Aynı cümleyi şöyle kuralım: İki tane çocuğumuz var, bu işlerle neden uğraşmayalım? Çünkü uğraşmadığımız dertler çocukların üzerinde kambur.

(Bu cevaptan sonra birkaç saniye sessizlik oluyor. Söylediği sözler yüreğime taş gibi oturdu.)      

Peki umudun var mı?

Ne olunca tamam oldu diyeceksin? En son tarih dünyanın ulaştığı en gelişkin hal ve en çok insanın öldüğü hal! Şu olunca tamam oldu diyebileceğimiz bir şey çok yakın değil hiç birimiz için. Bu ülkede her gün beş kadın ölüyor! Hayat Hollywood filmi değil ki. Giriş, gelişme, sonuç ve Bruce Willis önde, arkada kötü adamlar. Hayat daha çok Avrupa sineması. Biz devam eden süreçte, bir kesite denk geliyoruz. Kesiti biraz daha keyifli, anlamlı ve onurlu hale getirme şansı var bizde. Umut veya umutsuzluk. Sen Kobane’de direnen bir kadın olabilirdin. Herkes bir şeye tutunarak devam ediyor. Bu kesiti anlamlı kılmak önemli. Ben başka türlü davranmayı bilmiyorum. Ne kadarsa o kadar işte.

Bir videoda, ‘kendimi gazeteci olarak tanımlamıyorum, hatta İsmail Saymaz varken kendime gazeteci diyemem’ demiştin. Yorumculuğu bile kabul etmiyorsun.

İsmail Saymaz merkez medyada çalışıyor. Merkez medyadaki hiçbir kurum temiz değildir. Yaptıkları yayınlarla arkadaşlarımızın öldürülmesine yol açanlar vardır. Nefret suçu işleyenler vardır. Negatif kimliği olan hayatları zorlaştıranlar vardır. Hepsi öyledir. Hangisi temiz diyebileceğimiz bir kurum yok. Orada İsmail Saymaz, Ali İsmail’in katillerini buldu. Gitti, tecavüze uğramış bir çocuğun tecavüzcüsünü adalete teslim etti. Bu profesyonel olarak, bir arkadaşımızın emeğiyle, cesaretiyle yaptığı gazetecilik onurudur. Bunu merkez medyada, iktidar baskısı altında yapıyor. Şimdi bu bir iş. Ben ne TV yorumcusuyum ne gazeteciyim ne yazarım. Hiçbiriyim. Ben bir kavga veriyorum hayata ve bütün bunlar kavgamın enstrümanları. Hiçbirinden hayatımı kazanmıyorum. Babadan kalma ticaretle hayatımı döndürmeye çalışıyorum. Üstelik bunlar yüzünden o da yarıya düştü. Çok kötü hatta. Gazeteciyim demek ayıptır.

Tüm iletişim araçları içerisinde ben her yerde istediğimi söylerim mi diyorsun?

Böyle bir adamın merkez medyada olmasında problem var aslında. Benim dur durağım yok. Her imkanı değerlendiriyorum. Kimseye kendi mekanında laf çakma derdine düşmem. Devlet eliyle devlet mekanizmasıyla bir camiayı yok etmeye çalıştığında ne olduğunu ben kendi tarihçemden biliyorum.

Siyasi duruşunu biliyoruz. Kime oy verdiğini, vereceğini söylüyorsun. Kendini mecliste görmek ister misin?

Yaptıklarımın hepsi siyaset. Bunun konuşulduğu bir dönem vardı. Ama bunu bilmiyorum. Hayatı değiştirmek nasıl olur, bilmiyorum. Öyle bir şey zaten yok. Ama bu herkesin aklına geliyor. İsteyen de var. İnsanların yakalarına yapışıp söylemek isterim. Canımıza kast eden adamların, kadınların gözünün içine bakarak konuşmak isterim. Ama bir teklif yok ve gelse ne yaparım bilmiyorum.

En son kapağı konuşalım…

Kapak için çok tasarım yaptık. Ada’dan bir arkadaş profesyonel olmayan bir ekiple çekti. Fakat kapak bildiğin Fedon’un yeni albümü gibi oldu. Şimdi çocuk kitabına da mı kendi fotoğrafını basacaksın diyorlar. Ben de çok dalga geçtim. Niye geçmeyeyim? Kapak hakkında yapılan bütün espriler çok komik. Haklılar.          

 

Hayko Bağdat 15 Kasım Cumartesi (13.00) , 16 Kasım Pazar (13.00)'te Tüyap Kitap Fuarı kapsamında imza etkinliğinde okurlarıyla buluşacak.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri