10
Kasım

Yekta Kopan ile Söyleşi

10 Kasım 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Edebiyattan sinemaya, müzikten sahne sanatlarına ve plastik sanatlara uzanan hemen her alanda sahip olduğu derin bilgi birikimi ve kişisel deneyimleriyle bir kültür sanat gurusu Yekta Kopan. Yazar, seslendirme sanatçısı, gazeteci, televizyoncu ve eğitmen kimlikleriyle çok yönlü bir kariyer süren Kopan, yer aldığı tüm alanlardaki mutlak başarısını öncelikle “iyi bir okur” olmasına bağlıyor.  Geçtiğimiz ay yayınlanan ‘İki Şiirin Arasında’ başlıklı öykü kitabı vesilesiyle buluştuğumuz Yekta Kopan ile özgür sanat ortamının giderek daraldığı, popüler olana mahkûm edildiğimiz şu günlerde kültür sanat dünyasının karşı karşıya kaldığı sorunları ve kitaplarını konuştuk.

 

Söyleşi - Işıl GEREK

Son heyecanınız İki Şiirin Arasında ile başlayalım. Kitaba ismini veren öyküde “Hayat dediğin bir cümleye yenik düşmek. Bir kelimeye. Bir heceye.” diyorsunuz. Yekta Kopan okuru nasıl bir yolculuğa davet ediyor bu kez?

Bu kitap aslında iki bölümden oluşuyor. İkinci bölümü “Daha Önce Tanışmış mıydık?” benim çok eski yıllarda, yani yazarlık hayatımın çok başlarındaki yıllarda yazdığım öykülerden oluşuyor. Birinci bölüm, “Biraz Konuşabilir miyiz?” ise en yeni öykülerimden oluşuyor. Bunu özellikle istedim. Aslında benim bütün o uzun yazarlık yolculuğumda tahterevallinin iki ucu arasında nasıl bir denge olduğunu görmek istedim. Şu yapılabilirdi; “Daha Önce Tanışmış mıydık?” bölümündeki öyküler yeniden elden geçirilebilirdi. Ama çok küçük düzeltmeler haricinde onlara dokunmadım. Onların içinde bazı öyküler var ki bugün olsa öyle yazmazdım, bunu biliyorum, ama o halleriyle bırakmak istedim.  Bu sayede okur o günden bugüne kadarki süreci daha iyi görsün istedim. Özellikle “Biraz Konuşabilir miyiz?” bugünün bölümü, daha çok konuşan ama birbirini anlamayan, konuşan ama birbirini dinlemeyen, konuşan ama konuştuğunda bir sonuca, muradına ulaşamayan erkekler dünyasının diyaloglarını daha çok mercek altına aldığım bir bölüm oldu. “Daha Önce Tanışmış mıydık?” ise karşılaşmalar, tesadüfler, bazen gerçekle, bazen geçmişle, bazen hiçlikle karşılaşmalar üzerine kurulmuş bir bölüm. Dolayısıyla okura tam da bu iki ucun arasında çeşitli hikâyeler, çeşitli dünyalar vaat ediyor kitap.

Tam da onu soracaktım aslında. Bir önceki romanınız Aile Çay Bahçesi’nde kadın karakterler ön plandaydı. İki Şiirin Arasında’da ise öyküler genellikle erkek karakterlerin etrafında seyrediyor dersem yanılmış olmam o halde?

Yüzde yüz doğru.

Bir anlamda duygularını çok da belli etmeyen erkeklerin gizli dilini, hislerini okurla paylaşmış olabilir misiniz? Öyle bir cümle hatırlıyorum Şarkılar Seni Söyler isimli öykünüzde. “Erkek adamın hüznünü yutması gerektiğine inanan arkadaşların gizli dili…”

Evet, yani şöyle… Erkeklerin bitmek bilmeyen bir ergenlik hali, bir tamamlanamamışlık hali var. Erkeğin o sürekli ergenlik hali yine bu kitapta kendi kendime peşinde koşmak istediğim konulardan biri oldu. Bir yandan hiçbir sorun yokmuş gibi davranabilen, bir yandan o erkek arkadaşlar dünyasında, o erkek arkadaşlar masasında, sofrasında her şeyi çözebildiğini sanan, oradan net bir çözümle, bir gelecek umuduyla kalktığını sanan ama aslında bir adım bile ilerlememiş olduğunu bilen, bunu kendisinden bile gizleyen erkeklerin dünyasına bakmak istedim. Sürekli bir umut yanılsaması, sürekli bir mutluluk illüzyonuyla yaşamaya devam eden, diyaloglarını, sohbetlerini, ilişkilerini bunun üzerine kuran yalnız erkekler, en az çocuklar kadar yalnız erkekler…

Kitapta öne çıkan en etkileyici öykülerden biri de Öğretmen’di. Gezi direnişi sırasında kaybettiğimiz genç arkadaşlarımızı da anıyorsunuz bu öyküde. Toplumsal belleğimizin zayıf olduğunu düşünüyor musunuz? Biz gerçekten çabuk unutan bir toplum muyuz?

Elbette, bu tartışılmaz bir şey. Bir aydınlanma yaşamamış, bir bilim dili geliştirmemiş toplumların hafızlarının çok daha kolay unutabildiği bir gerçek. Biz de böyle bir toplumuz, maalesef. Unutarak üstünü örtmeyi seviyoruz. Unutmak ikiyüzlülüğüne sığınmayı seviyoruz biz. Yani hafızalaşmamak bizim işimize geliyor çünkü yüzleşemiyoruz. Yüzleşemeyeceğimizi bildiğimiz için de çok çabuk unutmak, hemen hafızamızdan silmek işimize geliyor. İşte o her neyse, o bir ölüm olabilir, o bir siyasi mesele olabilir, o bir toplumsal yük olabilir. Biz bunları çok çabuk unutarak sadece ve sadece gündeme geldiğinde ya da getirilmesi istenecek kadar gündeme geldiğinde- birileri bu kadar gündeme gelmesi yeterli dediğinde- hatırlıyoruz. Kadılar ölüyor, unutuyoruz. Ancak bir başka kadının ölümünde öncesinde ölen kadınları hatırlayabiliyoruz. Bir senede binden fazla iş kazası adı altındaki iş cinayetinde çeşitli sektörlerden işçiler ölüyor ancak o zaman bir önceki iş cinayetini hatırlıyoruz. Biz unuttukça yok edebileceğimizi sanıyoruz. Halının altına süpürdükçe görmeyeceğimizi sanıyoruz. Yüzleşmekten korkan toplumlar unuturlar.  Öğretmen hikâyesine giriş için uzun bir cümle oldu ama şöyle de bir gerçek var. Sanatın bir görevi de o toplumsal hafızayı oluşturmak ve sivil tarihi yazmaktır. Bunu ders verir gibi, parmak sallar gibi, bir manifesto metni kaleme alır gibi değil; hayatın içinden hikâyelere aktararak ve kendi tarihini yazarak yapmak zorundadır. Sivil tarih de ancak böyle oluşur. Ahmet’in, Ali İsmail’in, Berkin’in, Abdullah’ın hikâyesini kaleme almak ve sonraki nesillerin sivil okumalarına emanet etmek de edebiyatın ve edebiyatçının görevidir.

Güneşi Son Olarak Phra Keo’da Gördüm isimli öyküde, bize “olması gereken” olarak dayatılan, “modern” hayat standartlarını eleştiren bir bölüm var. Günümüz insanının sıkça karşı karşıya kaldığı ve işini, koşullarını, hayat tarzını sorguladığı bir psikolojiyi ele alıyorsunuz. Birçok insan dışarıdan bakıldığında özenilecek bir hayatı varmış gibi dursa da aslında son derece mutsuz. İnsanların bu çağdaki mutsuzluğunun sebebi ne sizce?

Şöyle bir şey ile yüzleşebilirsek çok daha iyi olacak. İnsanların bu çağdaki mutsuzluğu bu çağdaki dinamiklerle okunabilir ve öğrenilebilir. Aslında bunun cevabı belki çok daha büyük bir perspektiften verilmelidir. Soruya soruyla karşılık vermek istemem ama bu son zamanlarda üzerinde çok düşündüğüm bir konu. Şunu soruyorum, insan hangi çağda mutluydu ki? Bilmiyorum bunu. İnsanlık denilen hikâye bir büyük mutsuzluğun hikâyesi… Bu büyük mutsuzluğun içerisinde adalar bulabilmek, sahiller bulabilmek, küçük ormancıklara kaçıp nefesler alabilmek arzusunun peşinden koşulan bir büyük mutsuzluğun hikâyesi. İnsan hangi çağda mutluydu, ben bunu gerçekten çok merak ediyorum. Aslında bu kitapta geçmişe özlemle, o nostalji denilen tuhaf duyguyla da hesaplaşmak istedim. Çünkü şöyle bir şey de vardır ya hani… “Ya bizim zamanımızda böyle değildi.”, “Bizim zamanımızda piknikler farklıydı.” Ama bir önceki nesle gidiyorsun, onlar da aynı cümleleri kuruyorlar. Yani şunu merak ediyorum. En güzeli hangisiydi? Herkes bir öncekine özlem duyuyor.

Aile Çay Bahçesi’ne de değinelim istiyorum. Kitabın ismi zihinde iyimser bir tablo canlandırsa da, Müzeyyen’in hikâyesinde okuru aile olgusunun bambaşka bir yanıyla yüzleştiriyorsunuz. Bu tercihin arkasındaki neden neydi?

Tam da bu söylediğinden yola çıkarak kaleme aldığım bir roman. Aile Çay Bahçesi’nde toplumu oluşturan ve toplumu oluşturmasıyla gurur duyulan, hep alkışlanan çekirdek aile kavramının içindeki ikiyüzlülüklerle hesaplaşmak istedim. Çünkü aslında toplumun o büyük ikiyüzlülüğünün de kaynağı orası. Aile içindeki ‘kol kırılır yen içinde kalır’ şeklindeki tuhaf atasözünden kaynaklanan, her şeyi içeri doğru akıtmak, kanı, zehri içeri doğru akıtmak ve buradan oluşmuş hastalıklı bir çekirdek sosyal formundan toplum yaratmak… Yani öyle bir aile kavramından, böyle bir aile duruşundan, kimsenin hiçbir şey ile yüzleşemediği, kimsenin birbirine dürüst olamadığı, kimsenin kimseyle gerçeği konuşamadığı bir aile kavramından ve aile inancından biz nasıl sağlıklı, herkesin birbiriyle iletişime geçebildiği, kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, kimsenin kimseyi bağırmadan, azarlamadan konuşturduğu bir topluma dönüşebiliriz ki? Resimdeki o detayla yüzleşmek istedim. Çünkü o detayı anlamazsam büyük resmi anlamayacaktım. Kitap bu yüzden de Aile Çay Bahçesi adını taşıyor çünkü aile çay bahçeleri hüzünlüdür.

Bir yandan da romandaki kasvete ve okuru sorgulamaya, düşünmeye iten acı gerçeklere rağmen, hikâyeye, Müzeyyen’in ailesine tuhaf bir yakınlık da hissediyor insan…

Evet, haklısın. Bu şundan dolayı bence… Müzeyyen, o ikiyüzlülükle hesaplaşmaya, en azından kendi içinde hesaplaşmaya cesaret ettiği için okur tarafından kabul edildi, anlaşıldı, yargılanmadı ya da Müzeyyen’in duruşu okur tarafından ötekileştirilmedi. Nasıl ki Müzeyyen aile içerisindeki ikiyüzlülüğü anlamaya çalıştıysa okur da onu anlamaya çalıştı.

Yekta Kopan’ın kültür sanat alanında yarattığı markadan da söz edelim. Elbette yıllardır gösterdiğiniz büyük bir emek var ortada ama sizden de dinleyelim. Bu algı nasıl bir sürecin sonunda oluştu?

Yani hemen söyleyebilirim. Sonuçta ben ilkokul yıllarımdan beri okuyan, yazan ve bununla beraber birtakım yapıların içinde bulunan, bunlarla hemhal olmuş, bunlarla zaman geçirmiş bir insanım. Dolayısıyla tiyatrodan sinemaya, edebiyattan müziğe, plastik sanatlardan sahne sanatlarına çok fazla alana ilgi duyuyorum. Tabii bir bilgi birikimi de oldu zaman içinde.  Bir de insan tanıdım tabii. Bu avantajlar yıllar sonra Gece Gündüz programının bana sunduğu avantajlarla birleşti. Benden önce o programın sunucuları vardı elbette, programın bir sürekliliği de vardı. O süreklilik içinde ben de, hani bir bayrak yarışıysa bu, kendi yüz metremi iyi koştum. Hayatta yaptığım her işi iyi yapmaya çalıştım. Yani ben kendi yüz metremi koşuyorum.

Bunu ilgili alanlarınızla, hobilerinizle uyumlu bir işiniz olmasına bağlayabilir miyiz?

Hobilerim değil, bunun altını çizmek isterim. Bu benim hayatım. Şu çok önemli... Bir kültür sanat programını birçok sunucu sunabilir. Kültür sanat programlarının çok değerli, önemli, çok belagati yüksek, sesi güzel, kendi güzel çokça sunucusu olabilir. Ama bu programı yaptığım süreçteki pozisyonumun belki de önemli farklarından biri şuydu. Ben bir kültür sanat programı sunucusu değil, bir kültür sanat üreticisiyim aynı zamanda. Dolayısıyla o programın o dönemi de içeriden bir oyuncuyla idare edildi. Yani ben o dönemde antrenör oyuncuydum. Hem kenardan antrenörlük yapabiliyordum hem de takıma girip oynayabiliyordum. Bu bir fark oluşturuyordu tabii. Aslında nasıl ki siyasi haberciliği bir siyaset habercisinin, nasıl ki ekonomi haberciliğini bir ekonomistin ya da ekonomi bilgisine sahip bir insanın yapması gerekiyorsa, bir müzik programını da notaların duygusunu anlayabilen, enstrümanlar konusunda bilgisi olan bir insan sunmalıdır. Kültür sanat programlarını da kültür sanat coğrafyasını bilen, kültür sanatı üstüne sonradan bir gömlek gibi giyen değil de kültür sanatı derisinde taşıyan biri sunmalıdır. Ama bir yandan da televizyon denilen şey böyle bir şey. Yayıncılık böyle, bunda da üzülecek ya da şaşıracak bir şey yok. Ben kendi yüz metremi iyi koştum.

En son çokça tartışma yaratan ve eleştirilen Altın Portakal Film Festivali’ndeydiniz. Festivali gidip yerinde gözlemlediniz. Sansür krizi ve festival ile ilgili görüşlerinizi paylaşır mısınız?

Çok net bir şekilde şunu söyleyeyim. Birincisi bugün, yani Altın Portakal Film Festivali bittikten sonra, sinema sektörünün aktörlerinin, profesyonel üreticilerinin bir araya gelip festival öncesinde, festival sırasında ve festival sonrasında sansür başta olmak üzere, sadece sansürle de sınırlı kalmayıp, festival yönetmeliğinden festival içi kurumların oluşturulmasına kadar bütün dinamikleri enine boyuna tartışıyor olması çok güzel. Ben bunu duyuyorum ve görüyorum ve bu müthiş mutlu edici. Çünkü evet, süreçte bence yanlışlıklar olmuştur ve bu yanlışlıklar tartışılmalıdır. Şimdi burada iki görüş var. Bir yanlışlıklar olmuştur ve bundan dolayı bir öfke cümlesi kurulmalıdır bakışı, tamam anlarım ve saygı duyarım. Bir de yanlışlıklar olmuştur ve bundan dolayı öfkelenmeliyiz ve bu öfkeden bir anlaşma cümlesi kurmalıyız. Sinema sektörü adına sanırım şimdi bu ikinci cümle devrede. Ama Altın Portakal sorusu bana ne zaman gelse şu cevabı veriyorum. Bunun yanlış anlaşılmasını istemiyorum. Sanki ben herhangi bir yerin sansürünü herhangi bir yerin sansürüyle yarıştırıyormuşum gibi anlaşılsın istemiyorum. Ama Altın Portakal oldu, festivalin hemen akabinde Fazıl Say’ın birtakım eserlerinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın repertuvarından çıkarılacağı bilgisi geldi. Altın Portakal olana kadar bu ülkede nü tabloların üstü örtülerle örtüldü. Ya da Apollinaire’in kitaplarının yargılandığı, sansürlenmeye çalışıldığı ya da yayınevlerine otosansürün dayatıldığı günlerden geçtik. Dolaysıyla, sinemada, festivallerde, edebiyatta, müzikte, kurumsal, büyük ya da bireye karşı ne gibi bir sansür olursa olsun, düşünce özgürlüğünü kısıtlayıcı hangi eylem olursa olsun, hangi otosansür dayatması olursa olsun,  tüm bunların karşısında tek bir ses olmalı ve bunun için de birbirimizi dinleme ve uzlaşma yolunu tercih etmeliyiz. Şu anda sinema sektöründe son bir iki gündür duyduğum haberlere göre kurumlar ve kişiler bu süreçte neler hatalıydı, neler yapılması gerekiyordu tüm bunları konuşmaya başlamışlar. Bu tabii çok sevindirici… Çünkü gerçekten öfkelenip birbirimizin üstüne yürümeye tahammülümüz yok. Çünkü kültür ve sanatın bir coğrafyası kalmadı. Kültür ve sanat alanı gerçekten kışın en soğuk günlerini yaşıyor. Yani kültür sanatın bu kadar uzun süre kış yaşamaya tahammülü yok. Artık biraz bahar gelmeli. Eğer ki biz bir düşünsel devinim yaşayacaksak, aydınlanma döneminin içinden geçeceksek bunu siyaset ile bu kadar koşut okumamalı, hükümetler üzerinden değerlendirmemeli. Bunun bireysel aydınlanma ve bu bireysel aydınlanmanın kucaklaşmasıyla bir toplumsal aydınlanmaya dönüşmesini sağlamalıyız.

Geçtiğimiz günlerde bir yazınızda tam da buna değinmiştiniz. Kapitalist sistemin kendi çarkları içerisinde yarattığı dinamikleri öğüttüğünden, kültür sanat haritasının giderek daraldığından, sanatın nefes alabileceği alanların giderek azaldığından bahsetmiştiniz. Sanata dair daha güzel cümleler duyabilmek için kimlere rol düşüyor ve ne yapılması gerekiyor?

Bunu Türkiye’nin siyasi haritası, Türkiye’deki her alanın muktedirlerinin ruhundan öte, aslında dünyanın ruhuyla koşut okumalıyız. Çünkü kapitalizm kendini yiyen bir canavar ve kendini yedikçe kendi etinden zehirlenmeye başladı. Kendi etinden zehirlendikçe de giderek daha vahşi, daha saldırgan ve daha ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir hayvana dönüştü. Bu hayvanın bizi ne zaman ısıracağını, ne zaman canımızı yakacağını bilemez hale geldik. Öncelikle bireysel sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Vicdanımıza, sağduyumuza karşı, özgürlükçü düşüncemize karşı, aydınlanmacı zihnimize karşı bireysel sorumluluklarımız var. Bu bireysel sorumluluklar daha sonra kendi nehir yatağını bulduğunda eminim ki küçük gruplar, küçük toplumlar yaratacaktır. Ben sizinle uyum sağlayacağım, siz onunla uyum sağlamasanız bile onu dinlemeyi öğreneceksiniz. Bütün bunlardan yola çıkan bir dinleme, farklılaşma, farklıyı ötekileştirmeme, farklıklardan yeni şeyler öğrenme ve bitmek bilmeyen bir öğrenciliğin içinde herkesi dinlemeye özen gösterme ama bütün bunları yaparken bireysel sorumlulukları unutmama tavrı ve çabası gelişecek… Bizim yapabileceğimiz bu. Onun dışında hükümetlere ne sorumluluklar düşüyor, siyasilerin ne yapması gerekiyor, bürokratlar ne yapmalı konusunda hiçbir cevap veremem. Neden veremem? Çünkü dünya tarihi ve Türkiye tarihi boyunca şunu gördük ki her tür iktidar kirletir. Her tür güç kirletir. Bu sadece siyasi iktidar ya da Türkiye’nin hükümetleriyle ilgili bir cümle değil. Kapital iktidarlardan bahsediyorum, pozisyonlardan bahsediyorum. Yani işte siz sanat alanında artık herkesin fikrine danıştığı bir pozisyon almışsanız siz de kirlenirsiniz. Yani yarın öbür gün ben kültür sanat alanında herkesin bir şey danıştığı bir iktidar pozisyonu elde etmişsem ben de kirliyimdir artık. Biz şunu unutmamalıyız. İktidar kirlilikleriyle, muktedirlerin hırslarıyla değil kendi sorumluluklarımızla yürümek zorundayız. Ama şu günlerde Türkiye’deki kültür sanat ortamının çok kurak olduğunu üzülerek söylemeliyim.

Aslında etkinlikler, yeni mekânlar sayıca artıyor gibi görünse de yeni sanatseverlere ulaşmak noktasında da zorluklar var öyle değil mi? Etkinlikleri hep aynı kitle takip ediyor gibi görünüyor.

Öyle çünkü Türkiye’de artık bunun bir mecrası kalmadı. Yani İstanbul’da bir gecede on tane konser yapılıyor olabilir. Ancak siz gazetelerde ve televizyonlarda sadece belli başlı birkaçının, üçünün haberini görürsünüz, dolayısıyla diğerlerinden haberiniz olmuyor.  Bunun nedeni bir alanların dar olması, kültür sanat programları 15-20 dakikadır ortalama, sayfalar dörtte bir yer ayırırlar, internet portallarında en arka bölümdedirler- yine de internet en güçlü alan, onu da söyleyeyim- böyle bir sorun var. İki, neden sadece üçünü duyarsınız? Çünkü geri kalan yedisi o kapitalin istediği rakamlara, reytinglere ulaşamayacak durumdadırlar. Üçü popülerdir, biz sadece popüler olanı duyabiliriz. Popüler alanın dışındakiler hele hele o dokuzuncu ve onuncuyu o konseri verenin annesi ile babası bile duyamayabilir. Çünkü onun bir haberi yapılmayacaktır. Çünkü siz bir gazetede sayfa editörüsünüz, ya da bir televizyonda program editörüsünüz.  Ben gelip size bunu haber yapalım dediğimde “Ya kim seyreder ki onu?” dersiniz. O zaman da biz bir bütün yazı aynı popçunun Açık Hava’yı nasıl doldurduğu haberiyle geçirmek ve aynı sakil dile mahkûm olmak zorunda kalırız.

Son olarak, yeni projeler var mı?

Var. Aslında çok uzun süredir hayalimde olan bir şeyi hayata geçiriyoruz. Benim Türkiye öyküsünden, Türkiye’de yazılmış her bir öyküden bir nesnenin, bir kokunun, bir rengin, bir karakterin peşine düşerek yıllar önce Eşik Cini Dergisi’ne yazarken başladığım bir sözlük vardı, öykü sözlüğü… Bunu şöyle tanımlayabilirim. Öykülerimizdeki nesneler, karakterler, sesler, kokular üzerinden bir öykü haritası çıkarmak, yani Türkiye’nin öykü tarihinin haritasını çıkarmak. Ben bunu geçtiğimiz sene yaratıcı yazarlık dersime gelen öğrencilerimle bir projeye dönüştürdüm ve bu proje tamamlandı. Ve kitap aralık ayında raflarda olacak. Benim yayına hazırladığım ve editörlüğünü yaptığım bir kitap olarak üç yüz ayrı öyküden üç yüz madde ile bir öykü sözlüğü geliyor. Bugünlerde ona çalışıyorum. Bunu da bir sürpriz haber olarak ilk kez söylüyorum galiba.

Fotoğraflar – Mert Gerek

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri