26
Ekim

Sevinç Erbulak & Enver Aysever Söyleşisi

26 Ekim 2014 Yazar: Sevinç Erbulak | Köşe adı: ''
Tüm Yazılar

 

Merhaba,

Aykırı Akademi'de sevgili Işıl ile yaptığım, beni ben olarak anlatabilen nadir röportajdan sonra içim öyle bir umut ve mutlulukla doldu ki, ben de bu güzel insanların bir parçası olmak istedim ve ne yapabilirim diye düşündüm. Çok fazla şey yapamıyorum. Ama yapabildiklerimi biliyorum Allah'tan. 

Düşünürken aklıma meslektaşlarımla kulis sohbetleri geldi. Bence gayet de güzel olurdu. Oyuncuların, yönetmenlerin, ışık- dekor- kostüm tasarımcılarının, yani oyuncularla birlikte bir tür görünmeyen kahramanların da hayatına bir anlığına uzanmanın nesi kötü olabilirdi ki ?

Bu hayalimi Enver Aysever'e açtım, bana hemen '' onun adı bile '' belli dedi. ''Neymiş'' diye sorduğumda da ''Aykırı Kulis'' dedi. Bu şahane ismi de koltuğumun altına katarak yola çıktığım sırada, Enver Aysever'in son kitabı raflardaki yerini aldı. İşaretleri takip etmeyi her zaman çok sevdiğim için ilk durağım Aykırı Akademi'deki yeni ve biricik köşemin isim babası Enver Aysever oldu.

Defalarca silinen kayıtlara rağmen, yeniden; sorduğum soruları büyük bir sabırla cevapladığı için Enver'e çok teşekkür ederim. Ona da söylediğim gibi, sanırım bu röportajların sayısı arttıkça benim de kendime olan güvenim artacak. Biraz zaman lütfen...

Önce herkese sorulacaklar ile başlıyoruz. Sonrası o kız okusun diye yazılan kitap hakkında.

Yeniden Merhaba Aykırı Akademi, her şeyin birbirine karıştığı bugünlerde senin bir parçan olduğum için çok mutluyum.

 

S- Enver, hayatta en sevdiğin üç şey nedir?

E- Nisan, kitap, kalem.

S- Hayatta sevemeyeceğin üç şey nedir?

E- Savaş. Adalet duygusunun yitmesi. Tutsaklık.

S- Yaptığına bakıp da şaşırdıkların?

E- Yaptığım her şey. Hepsine bakıp bakıp şaşırıyorum.

S- Hala yapamadığına inanamadığın şeyler nedir?

E- Önce Aykırı Akademi. Hala bu akademiyi açamamış olmak. Sonra ingilizcem.

S- Nasıl yani ingilizce bilmiyor musun?

E- Kitap okuyabilecek kadar iyi bir ingilizce :)

S- Sana bir füze hazırlıyorum desem, 3000 sene sonra galaksinin bir yerinde açılacak olsa, artık kimlerin eline geçecekse onlara hangi kitapları yollarsın, bilsinler, okusunlar diye...

E- Dünyadan, insanlıktan o günlere kalsın istediğim şey, herhalde Bach'ın sesini duymalarını isterdim. Müziğinin sesini. Bir tür Tanrı'nın sesi gibi. Nazım'ı işitmelerini isterdim. Biz, Nazım'da kocaman bir dünya bulduk, o açıdan önemli. Bir de bizimle birlikte İstanbul'da olup da, hani lüfer- roka- rakı yaşasalar zaten hayatta çok fazla bir şey değil; şiir varsa, müzik varsa, sanat varsa, bir de dostlarla iki kadeh içebiliyorsan, budur. 6000'li yıllarda bu olmayabilir, belki daha iyisi olur ondan da emin değilim, aslına rücu edebilir; dostlar bizi hatırlasın.

S- Belki insan diye bir şey kalmaz.

E- İnsan diye bir şey kalmayabilir. Hayvanlar kalsa iyi olur.

( İlk röportajımı hayvanları koruma haftasında yapıyor oluşumuzu da çok sevdim )

Tam bu andan itibaren sorduğum sorular ve Enver Aysever'in bütün cevapları şahane bir şekilde silindi. Büyük bir sabırla yeniden başladığımızda, tam da burada ona, '' kimin hayatıyla takasa girerdin '' diye sormuştum, '' kimsenin hayatıyla takasa girmezdim ama bir dönemde yaşamak isterim Sevinç '' demişti. Yeri gelince hatırlattım, kimsenin hayatıyla takasa girmemiştin ama bir dönemden bahsetmiştin dedim, Enver devam etti.

E- Yani şunu kastediyorum, Aydınlanma dönemindeki insanları, yani bu Fransa'da mesela kafelerde hararetli tartışmaların olduğu zamanlar Sevinç, düşünsene bir tarafta tiyatrolar var, bir tarafta müzik, bir taraftan edebiyat dönüşüyor. O canlılığı, o ortamı, belki de o gerilimli hali, tanımak, yaşamak, anlamak isterdim mutlaka. Ama öte taraftan tabii büyük adamlar var ve bu büyük adamlar gerçekten büyük mü değil mi bilmiyorum. Onların yaptıklarını biliyoruz biz; tersten düşünürsek, mesela romancı olarak bakarsak; insanı derinlemesine tanıdığımız zaman takas edilecek kadar da kıymetli olmayabilir. O yüzden bir dönemi yaşamayı yeğlerim.

S- Bir iksirin olsa kimi diriltmek isterdin?

E- İksirim olsa kimi diriltmek isterdim…Türkiye'de keşke onları görseydim dediğim insanlar var... Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Orhan Veli üçlüsünü diriltip onlarla bir rakı içmek isterdim. Bir de hani öyle üniversite gibi hapishaneler var… mesela Nazım'ın Orhan Kemal'le yaşadığı döneme de tanık olmak isterdim. Bunlar Türk Edebiyatının, ilginç, lezzetli, önemli anıları bana göre. Bir de tabii Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rifat Ilgaz var... Marko Paşa'da yazmak isterdim Sevinç. Onları diriltmek isterdim, arkadaş olmak için.

Tam bu noktada Enver Aysever'e '' Peki öldürmek istediklerin var mı '' diye sormuştum. Cevabını yineledi.

E- Sahiden bir öldürme duygum yok. Ama yani talihsizlik olarak başımıza geldiklerini düşündüğüm, kötülük yaptıklarını düşündüğüm insanlar var. İnsani olanlar tolare edilebilir, onları anlayabiliriz, tedavi edebiliriz, telafi edebiliriz. İnsanidir. Ama bütün bir insanlığı uçuruma götürenleri, savaşa sokanları; faşizmin kaynağı olan insanları… işte bu insanları affetmemiz mümkün değil. 

S- İkrisi kullanırdım diyorsun yani ?

E- E kullanırdım. Hitler olmasaydı, bir şey kaybetmezdik.

S- Bence de.

 

Benim herkese soracaklarım burada bitti. Ama az evvel Bach'tan söz ederken, onun müziğinin bir tür Tanrı'nın sesi olduğu söyledi Enver. Aklıma yeni kitabı geldi ister istemez. Kitapla ilgili hazırladığım soruları sırasız sormaya karar vererek söze girdim.

S- Bach'ın müziğinin bir tür Tanrı'nın sesi olduğunu söylediğin için sormak istiyorum şimdi. ''Tanrı'sı hakkında yeterince fikri omayan birinin, esasen bir Tanrı'sı yoktur '' diyordun kitabın bir yerinde. Bu satır, benim altını çok koyu çizdiğim satırlarından biriydi. Bundan biraz bahsetmeni istesem?

E- Şöyle söyleyeyim, genel bakış, bir Tanrı vardır; herkesi yaratmıştır. Tek bir yaratan vardır ve hepimiz ona ibadet ederiz. Böyle kabul edersek, Tanrı'nın iyi bir olgu veya adaletin yanında duran bir kavram olduğunu düşünemeyiz. Çünkü bu kadar kötü olanın, bu kadar korkunç, aşağılık ve saldırgan olanın Tanrı'sı ile benim Tanrı'm aynı yerde duruyorsa, o Tanrı'nın yanında durmamam gerekir. Oysa ki bence tıpkı roman gibidir Tanrı'ya bakmak da. Her kişi biriciktir. Bir dünyadır. Dolayısıyla her kişinin dünyası da kendisinindir. Ve bunu tanımama, bilmeme şansı yoktur. Dolayısıyla Tanrı'sına hesap verme yükümlülüğü de vardır. O Tanrı'yı nasıl biçimlendirdiği, hayatı nasıl yaşadığıyla ilgilidir. O Tanrı'ya nasıl baktığı da kendisinden anlaşılabilir. Bir insanın Tanrı'sını, onun suratından, suretinden, tutumundan anlarız. Bunu bir vicdan anlamında da söylemiyorum. Vicdan da aşkın bir şey olarak söylüyorum. Yani sadece etik bir mesele değil bu çünkü varoluşa soru soranın, ben bu dünyada niye varım diyenin Tanrı'sı çok farklı olabileceği gibi bir ödül ya da ceza olmaksızın bir Tanrı yaratanın ve kendi Tanrı'sıyla arasındaki ilişkiyi doğru kuranın ve yeri geldiğinde kavga edenin de bir Tanrı'sı var. O yüzden Tanrı dediğimizde herkesin aynı Tanrı'yı anlamadığını biliyoruz. Anlaması da mümkün değil. Mesela bazılarının Tanrı'sına benim saygı duyma şansım yok.

S- Benim de yok. Peki, kitaba dönelim. bizim bu kahverengi pardesülü adamın çok belirgin bir özelliği var. Aniden karar vermek. Enver de hayatta aniden karar veren bir adam mı?

E- Hayatı yaşama biçimim birbirinden çok mesafeli iki duygu üzerinden gider. Bir tanesi kişiliğimden kaynaklı bir özellik; mutlulukları ve üzüntüleri çok yukarılarda yaşarım. Çok çabuk hastalanırım, çok çabuk haz duyarım falan. Yüksek duygular yaşarım. Buna paralel, bunu olumlayacak derecede aceleci kararlar verdiğim de doğrudur. Heyecanım ağzıma geldiği zaman bunu söz olarak da eylem olarak da yaparım. Yapım böyle. Bir tarafım da, belki de bir orta sınıf aile çocuğu olmamdan kaynaklı; ihtiyatlı olmak. Aileyi, sevdiklerini koruma dürtüsüyle hesapçı değil ama kuşkulu, kaygılı bir hayatı yürütmekten geçer. O yüzden çok acaip kararlar alırım, etik ölçülere bağlı olduğu için çok radikal kararlar alırım ama öte taraftan başımı derde soktuğum zaman da hemen çözüm üretmeye çalışırım. Bir başkasına zarar vermemek anlamındadır bu, sevdiklerim için söylüyorum tabii. Bu tuhaf bir denklem ama böyle. 

S- Heyecanın ağzına geliyor yani?

E- Gelse neyse, bir de çıkıyor.

S- "Her aşkın içinde en az bir on kişi vardır" diyorsun kitabında. Aşk hikayelerine hiç buradan bakmamıştım. İki kişi arasında geçtiğini düşünmüştüm. Yazdıklarını okuyunca, düşündüm. Herke mi böyle?

E- Herkes böyle. İki kişilik bir aşk yalandır. İki kişilik sevişme olabilir. O da sınırlı bir zamandır.

S- Emin misin herkes için böyle olduğuna?

E- Tabii. Nedenini de söyleyeyim. Mesela yasak aşk, yasak aşkı iki kişi yaşadın zannedersin ama sakladıkların da ilişkiye dahildir. İçini ürpertir. Babandan saklarsın, annenden saklarsın, kocandan saklarsın; dolayısıyla vardır o. Açığa çıkması bir ölçü değildir, senin ruhunda olması bir ölçüdür. Bir de tam tersi, bilenler vardır ve bilenlerin rolleri vardır. Kimi avutucudur, kimi akıl vericidir, kimi yüreklendiricidir, kimi yargıç...

S- Şişman gibi, Seher gibi....

E- Kaçınılmazdır bu. Dolayısıyla iki kişilik bir aşk sadece aşkı düşsel bir yere taşımak için uydurulmuş bir şeydir. Sevişme anı iki kişilik olabilir. O da tartışılır yani. Neden tartışılır, mesela yasak bir sevişmeyse her zaman yakalanma korkusu vardır mesela. Aşkını en çok gizlediğini düşünen insan, yaşamaya başladığı anda bir anda kalabalıklaşır. Yalnız aşk olmaz, yalnız kavuşamama hali olur ama. Kendi kendine düşünürsün. Ama kavuştuktan sonrası kalabalıktır. Herkesten gizlendiğin an  herkes yok mudur hayatında ? Gizlendiğin kimselerin fikriyatı vardır.

S- En son ne zaman '' Terk edilmiş bir kedinin hüznü gibi '' hissettin ? Ben buranın da altını bir kaç defa çizmişim de.

E- Ben aslında insanın bu ürpertiyle sürekli yaşadığını düşünürüm. Daha doğrusu bazı insanlar bu ürpertiyle hep yaşar, bazıları da bunu hiç tanımaz. 

S- Yazık.

E- Dolayısıyla bu ürpertiyle yaşayan insan, hep bir terk edilmişlik duygusunu kendi içinde saklar. Yeri geldiğinde açığa çıkartıp, o duyguya yeniden sığınmak için. O yüzden, ben bunun zaman zaman ortaya çıkan bir duygu olduğunu düşünürüm, bir anda gelip sonrasında kaybolan değil. O yüzden çeşitli kırılganlıklarım beni o duyguya yöneltir. Çok sevdiğim bir dostumun mesela, anlamsız ve yersiz bir sözünü kafaya takarım. O bunun farkında bile olmayabilir. Ya da çok sevdiğim, kutsal saydığım bir çocuğun, bir annenin sevgisinde bile bazen bir bakış, bir duruş.... Yani çok sevdiğin insandan bile incinebilirsin. Şu manada söylüyorum, ona duyduğun sevgi ve merhametin alınganlık içermemesi gerekir. Oysa ki tam da en çok alınganlık oradan çıkar. Yani bir çocuğa, ben seni giydiriyorum, paranı pulunu veriyorum diye hiç bir anne baba hesap sormaz. Ama tam da sahici bir öpücüğe ihtiyacın varken çizgi filmi tercih ediyorsa hafif gönlün kırılır. O kadar da değil dersin :))

S- Ve çocuklar her zaman çizgi filmi tercih ederler… 

S- Leyv pansiyonun yasaklı sevişmeleri kutsayan, onları affetme hakkını denizden alan ve sürekli karalar giyen bir sahibesi var kitapta. Onunla ilgili bir kitap yazacak mısın bir okur olarak merak ediyorum da.

E-Yazmayacağım. Nedeni şu, aslında Büyükada'da bu insanlar gerçek. Gerçekten eşlerini savaşa gönderen yahudiler, bekledikleri dönmeyince yaşamlarının geri kalanını siyah giyerek sürdürmüşler. O siyah onların bir tür dokunulmazlığı olmuş ve herkesin de onlara saygı duymasına neden olmuş. Sevdiğini bu kadar uçsuz bucaksız bir duyguyla, deniz gibi seven, bekleyen birisi; hiç bir ahlaki ölçüye, hiç bir aşkın getireceği duruma yargıçlık yapmaz, onu affeder, ne olursa olsun. Dolayısıyla bu gönderme benim için çok önemliydi, ancak o bilge duruş bunu kavrayabilirdi.  O kadını biraz öyle hayal ettim. Büyükada'da çocukluğunu geçirmiş olan Viktor Albukrek ile tanışıklığım kitabı yazdığım döneme denk geliyor. Benim bir söyleşime gelmişti. Bana bir kitabını imzalayıp hediye etmişti. Sonra ben kitabımı yazarken Viktor bey benim dostum oldu. Bu arada Adalı yayınevinden çıkan kitabını herkese tavsiye ederim. Çok naif, çok içten, çok unuttuğumuz hayatlara dair bir kitap. Viktor bey, belki de benim ondan bu kadar etkilenip, onu sevdiğimi bilmiyor; buralardan duyacak. 

S- Rastlantısal iyileşmelerle ilgili bir bölüm vardı kitapta, mesela ilaçların değil de kuşburnunun iyileştirdiği hastalıklar? Öyle diyorsun ya sen. Ne o?

E- Bir çocuk olarak ben çok hastalanan bir çocuktum ve mesela çalışan bir anne babanın çocuğu olduğum için ilaçlarımı almam beni o kadar iyileştirmezdi ama annemin yarım gün işten izin alıp gelmesi hastalığımın yüzde seksen iyileşmesi anlamına gelirdi çünkü evde anne kokusuna ihtiyacım vardı. Anneye ihtiyacım vardı, ki anneannemi çok sevdiğim halde. Dolayısıyla bunu kastediyorum, rastlantısallık mıdır o ? Bu duygu, bu, bu çok önemli bir şey. Bazen hiç bir antibiyotiğin çözemeyeceği bir hastalığı şefkatle yapılmış bir çorba çözebilir. 

S- "En görkemli hatıralarımız, kendimiz dahil hiç kimseye bir faydamızın olmadığı anlardan oluşuyor" öyle mi?

E- Şimdi hayatta bize şöyle bir saçmalık dayatılıyor, yaptığımız her şeyin, attığımız her adımın; anlamlı, elle tutulur, gözle görülür ve sağlaması yapılabilir bir değere dönüşmesi isteniyor. Oysa ki hayatta başkaları için hiç bir değer ifade etmeyecek hatta suç, kusur, günah diyebileceğimiz ama bizi inşa eden öyle durumlar var ki bu hatıraların bir faydası varsa sadece kendi ruhumuzdadır, bizi inşa etmesindedir. Ve sanat böylesine ilişkiler sonucunda insanın kusma halidir; bir gün gelir ve içinde tutamazsın. Şimdi ben de bakıyorum ki bugün anımsadığım , kendime dair önemli hikayelerimin başkasına hiç bir faydası yok, bana da bir faydası yok. Onu yaptığım için Türkiye'de açlık azalmadı, ne bileyim konut sorunu çözülmedi; bir ekmek üretmedim falan filan. Şiir yazmak gibi bir şey. Birisinin şiir yazmasının o kişi dahil kimseye bir faydası yoktur. Ama o şiirin oluşmasının, hayatın içinde bir ahengi vardır. O şiir olmazsa bütün hayatlar eksik kalır. O şiir olduğu için hayatlar tamamlanır. 

S- Hayali bir sevgiliye yüzük aldın mı Ortaköy'den ? Ya da başka bir hediye ?

E- Bunu iki türlü anlamak gerek. Bir tanesi, gerçekten kendi düş dünyasında her insan bir sevgili yaratır. Ama genellikle bu tamamlanmamıştır, ne olduğunu bilmez. Bir de bazı kimselerden hareketle bir hayali sevgili yaratırız. Yani onun cismini görmüşüzdür, uzaktan hayranlık duymuşuzdur; ona bir hikaye biçeriz kafamızda. Tanışsak seveceğimizden emin değilim.

S- Ben de :)

E- Ama bazen hayali sevgilinden yola çıkıp, gerçek sevgilinin kanlı canlı haline o yüzüğü takmak ve onun hayali sevgiliden daha şaşırtıcı ve etkileyici olduğunu görmek de mümkün. Bu yaşla ilgili bir şey. Genç insanın hayali sevgilisi, belli duyguları tanımamış olmasından ötürü daha korunaklıdır, ilerleyen yaştaysa yürek nasır tuttuğu için hayali sevgili mutlaka daha şefkatlidir. 

S- Şu, gövdesini sadece doldurarak, hayatın hiç bir inceliğine değmeden yaşayanları konuşmak istiyorum seninle. Benim çevremde var ve ben onlara bakınca üzülüyorum. Sonra da neden üzülüyorum ki diye soruyorum kendime.

E- Buna üzülmemizin iki sebebi var. Bir tanesi yeryüzüne dair kendi kaygılarımızdan dolayı. Bu insanlar daha farklı olsa dünya daha güzel olur hissimiz. Daha az hayvan zor durumda olur, daha az beton olur falan gibi. Yani aslında onlara üzülürken kendimize üzülmüş oluyoruz. Birinci sebebi bu. İkinci sebebi, insanın bu türden bir varlık olduğuna tanık olmaktan kaynaklı bir üzüntü. Çünkü aslında insan sandığımız gibi yüceltilmiş bir varlık değilmiş diyoruz ve bir düş kırıklığı geliyor. Yani böyle de yaşanabiliyor dediğimiz zaman, bir de bunun sayıca çok olduğunu gördüğümüz zaman düş kırıklığı artıyor. Yani ona bakıp da vah vah dünyanın nimetlerinden faydalamıyor demiyoruz, nedir dünyanın nimetleri, sadece yeme içme, barınma mı ? Hayır. Bakma. Bir hayvanı izleme. Doğaya bakma. Denize bakma. Bunları bir kişi yapamayınca, bir çok kişi yapamaz hale geliyor ve dünya yaşanmaz hale geliyor. Böyle bir duygu bu. Katmanlı. Sadece yaşadığımız zamanla ilgili değil. Dünde de bunlar var, yarın da olacak. Zaten bütün bunları bilen insanların, felsefeye, sanata ve onların kurtarıcılar olduğuna olan inancı artıyor. 

S- Peki, mektup almak konusuna değinmek istiyorum. Mektup yazıyor musun?

E- Romanda yazıyorum. Çok mektup yazmış oldum bu romanda.

S- Nisan'a yazıyorsun.

E- Nisan'a yazıyorum. Ama şöyle, ben mektupla kurulan aşkların içine doğdum ve yaşadım. Bizim için emailler, mesajlar ne kadar içine düşmüş olsak da yeni. Ötekini de biliyoruz. Mektubun, bir aşk ilişkisi yaşamakta, insana bekleme, düşünme ve demlenme olanağı verdiğini biliyorum. Bu açıdan baktığımızda mektubun kendisi bir nesne olarak da değerli aslında. Saklanma biçimi itibariyle. Şimdi mesela pikaplar ve plaklar yeniden gündeme geliyor. Plak, nesne olarak ihtiyaç olduğu için gündeme geliyor. Bunun aynısını kitaplar için de söyleyebilirim. E- kitap, okumaya indirgenirse sadece kitaptır evet, oysa kitap; okumaktan çok daha fazlasıdır. Yani evimizdeki çevre düzenini onunla kurarız. İnsan bu ve benzeri duyguları anımsayıp onlara geri dönebilir. Ben romanlarımda daha da mektuplara yer verebileceğimi sanıyorum. Bir de mektuplardan oluşan bir oyun fikri de var kafamda. Hatta aslında buradaki mektuplar bile bir oyun yapmaya yeter. 

S- Benim kitapla ilgili sorularım bu kadardı. Ama sen de biliyorsundur Londra'da Hyde Park'ta isteyenin istediği şeyi söylediği bir ''Speakers corner'' var. Masal bu ya, benim Aykırı Kulis'imin de bir ''Speakers corner'' ı olsaydı, ne söylemek isterdin ?

E- Benim açımdan, kitlelere seslenirken fikirlerimi sansürlediğimi düşünmüyorum ama kendime söylerken kaçındığım, yüzleşmek istemediğim duygularım ve fikirlerim var. O yüzden şimdi oradayım ve bunu önemsiyorum. Bunları kazıdığımda bir tanesi şu, önemli o; ifade özgürlüğüne dair düşünüyorum. İnsanın ifade özgürlüğünün bilinçüstüyle ilgili olmadığını, bilinçaltıyla ilgili olduğunu keşfettikçe iş zorlaşıyor. Kendi içimdeki bu katmanlı yüzleşme bana tokat gibi iniyor. Bunun içerisinde çok şey var. Bir tanesi ölüme dair mesela. Geldik gidiyoruz anlamında söylemiyorum. 40'a kadar merdivenden çıkmak, 40'tan sonra merdiveni inmek gibi görüyorum. Hani daha yapacak çok şey var lafının anlamsız olduğunu düşünüyorum. Sadece artık yaptıklarımız var. Yapacaklarımız gibi bir vademin olmadığını fark edince dehşete düştüm. Ve ilk defa bunu düşünüyorum kendi hayatımda. Bir diğeri, bazı insanların sadece yaratmak üzerine hayatını kurduğunu düşünüyorum. Ve çalışmak dışında hiç bir işimin olmadığını düşünüyorum. Çalışmak ve okumak ve yazmak ve sanatın diğer dallarında üretmek. Bunun dışında vakit geçirdiğim zaman kendimden utanıyorum. Üçüncüsü bir kız çocuğuyla birlikte büyüyorum. O kız çocuğunun ruhunu anlamaya çalışırken onu bir hapishanede değil özgür bir alanda yaşatmaya çabalarken, aslında kendi ezberlerimi ve kendi hapishanelerimi ona dayattığımı görüyorum. Bir de muhafazakar bir yanım olduğunu ve bunun beni çok öfkelendirdiğini görüyorum çünkü muhafazakar yanımı çok seviyorum. Yani teknolojinin bu kadar baskın olması, yenilik fetişizmi vs bunlar beni sinirlendiriyor. Süren, eski alışkanlıklarımın güzel olduğunu düşünüyorum. Gazete kokusu, mürekkep kokusundan tut uzun yürüyüşlere kadar... bunları seviyorum ve bunları ihlal eden herkese gıcık oluyorum. Bir de en son, çok sevgi gördüm, çok alkış aldım, çok başarı yaşadım ve bunun tam tersini de yaşadım. İkisinin de aynı şey olduğunu gördüm. Çok alkışla çok nefretin insana aynı şeyi yapabileceğini gördüm. İkisine de sığınmamak gerekiyor. Kendi söylediklerinle kavga edebilmenin ilerici bir tavır olduğunu gözlemliyorum. Ve yaşlanmanın aslında iyi bir tarafı var. Hayat, yavaşlıyor. Bu kadar hızlı süren bir hayatta yaşlandıkça yavaşlarsın çünkü aygıt yavaşlıyor, yani beden yavaşlıyor. Bu yavaşlamayı bilgeleşmeye taşımak var, bu yavaşlamayı ölüme taşımak var. Ben bilgeleşmeye ve yaratmaya götürmek istiyorum. Hayattan kopmadan yavaşlamak çok zor ama bunu yapmak gerekiyor.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri