23
Ekim

Yazarlarda/ Şairlerde Tutkunun Aktığı Kanal...

23 Ekim 2014 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

Neslihan Yalman

‘‘Ben’’in tutkusu, onun içinde yanan aşk, bir nesneyi arar. Ben ancak kendi dışına çıkarak özgürleşir’’ der ‘‘İç Deney’’ kitabında Bataille.

Buradan hareketle, edebiyatın ve genelde sanatın tutkuya dair bir uğraş olduğunu söyleyebiliriz. Yazar, gerçeklikte bulamadığı anlamlar kümesini yapıtı aracılığıyla dönüştürerek yeniden ortaya sürdüğünde, artık farklı bir gerçeklik de üretmiş olur. Şairlerde durum biraz farklıdır. Şair; yapıtıyla yakın ilişki içinde olduğu, tecrübeyi kendi üstünden ve kimi yerde yabancılaşmadan aktardığı için, gerçekliğin dilini eğip bükerek, yeni bir dil oluşturma çabasındadır. Şiirde özgünlük, kendi imzalık durumu diğer yazın alanlarına göre belirgindir.

Peki yazarlarda ve şairlerde tutkunun aktığı kanal neresidir? Burada bir yol ayrımına giriyoruz. Birincisi, tutkularını kendileri üstünden yaşayarak, yalnızlıklarını, buhranlarını, gözlemlerini yazanlar; ikincisi, tutkularını birine yönelterek, onun üstünden ilerleyerek yazanlar… Özellikle, erkek yazar ağırlıklı Türk ve dünya edebiyatında, yazık ki birçok kadın sadece birilerinin sevgilisi, eşi, büyük aşkı vb. gibi kimliklerle değerlendirilmiş (Elsa, Lili, Gala, Lou vd.); söz konusu kadın yazarlar, şairler olunca onların birine yahut birilerine tutkuyla yazmaları pek normal karşılanmamıştır. Siz Türk şiirinde ‘‘ah erkekler’’, ‘‘erkeklerim’’ ya da ‘‘memelerin, ah memelerin’’ diye her dizenin altını tutkusuyla çizen kaç kadın şair tanıyorsunuz? Bunun sebebi, erkek memesinin biyolojik ve kültürel açıdan estetik görülmemesinden kaynaklanmıyor olsa gerek!..     

Mevcut sorunsalı tartışılmak üzere bir kenara koyarsak, Jules Renard’nın şu ifadesine dikkat çekmeliyiz: ‘‘Bir ağaç üstüne söylediğim tüm öteki ağaçlara da uyar, ama okura iletilebilir bir izlenimi aktaran o imgeyi bir başkasına değil de tek bir ağaca bakarak bulmuşumdur.’’ (Sel Yayıncılık, 2014, s. 60).

Renard’nın da kastettiği üzere; söz konusu yönelişiniz kadınlara ise, onu ancak bir kadından geçirerek tanımladığınızda, sanat yapıtı gerçek nesnesini bulmuş ve dış dünyadan bağımsız olarak da kendi içinde özgürleşmiş olur. Eğer, bu özgürleşme gerçekleşmezse, tutkunuzu birden fazla nesneye bölmeniz mümkündür. Genelde ilkinden çok daha sarsıcı, derin eserler çıkar. Çünkü, artık sevilen/istenilen/anlam yüklenilen, yazarda takıntı boyutunda bir aidiyetlik geliştirmiş, Lacan’ın altını çizdiği arzu nesnesi arzu edenin biricik zamanı ve mekânı haline gelmiştir.

Bunu, kadın yazarlardan Marguerite Duras’nın, -bir gey olmasına rağmen- sevgilisi, arkadaşı, her türlü yoldaşı olan Yann Andrea ile ilişkisinde görebiliriz. Andrea, Duras’nın hayranıyken, birden kendisini onun hayatının merkezinde bulur. Aralarında başlayan bu yıllanmış yakınlık üstünden Duras birçok eser meydana getirir; hatta,  ‘‘Yann Andrea Steiner’’ eserinde de yaşananlardan izler görülür. Bu ilişkiyi gündeliğin normalliği dahilinde değerlendirecek olsaydık, o tutku bastırılacak ve ikisinin arasında hiç de tasvip edilecek bir iletişim olmadığı iddia edilecekti. Muhtemelen, bunu iddia edenlerin isimleri birer birer unutulurken, Duras ve Andrea’nın varlığı her geçen gün güçlenerek sanatsal düzlemde damarlarımıza yayılacaktı.

Dünyaca bilinen yapıtlardan biri olan ‘‘Milena’ya Mektuplar’’ da, Kafka’nın Milena Jesenska’ya olan tutkusunun yazıya dökülmüş halidir. Bu mektuplardan sıçrayarak, kendimize, sevdiğimize ve çevremize atfettiğimiz her yoğunluk, yapıtın yoğunluğuyla da doğru orantılıdır. Çünkü, aynı insana yazılmıştır. Bu, bizde ayrı bir hayranlık uyandırır:

‘‘bir odadayız milena. birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı. halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.

ve bu yüzden hep ikimizi üzen yanlış anlamalar oluyor. aslında senin anlamadığını söylediğin o mektuplar sana en yakın olduğum zamanlar yazmış olduklarım oluyor.’’

‘Elsa’nın Gözleri’’ adlı bir eser de meydana getiren Aragon’un Elsa’ya olan çılgınca bağlılığına bakalım. Kimin içi gitmiyor? Yahut, Elsa’nın kız kardeşi Lili’ye tutkun Mayakovski’nin de ‘‘Lili Brik’e Mektuplar’’ adıyla yazdıklarını okuduğumuzda, sarsılmadan geçebiliyor muyuz sözcüklerin/yaşananların içinden?:

‘‘Doğrudan konuşuyordu, hesapsız, yalansız, dobra dobra. Bir ajitatör olarak trenden trene, meydandan meydana geçerken bulduğu her postaneden sevgilisi Lili'ye bir mektup, bir pusula, bir kart mutlaka yazdı: "Sevgili Lili, Liliçka, Lilik, Lilinka, Linoçeka, Lillonok, Lillonoçek, Lilek, Liliatik." Her seferinde "Senin köpeğin" anlamında "Çen, Çenik, Çeniatik, Çenionok" diye imzaladı.’’ / (‘‘Lili ile Mayakovski’’, Mahmut Temizyürek, Radikal arşiv, 19.10.2007)

Yine, “benim işaretim ve habercim ol/ ve yaşamımı şenliğe dönüştür.” diyerek Lou Salome’ye seslenen Rilke, aralarındaki yazışmalar ‘‘Kalp Zamanı’’ adıyla kitaplaştırılan Ingeborg Bachmann-Paul Celan ilişkisi, Henry Miller’la Anais Nin arasında yaşananlar hep bu Bataille’sı özgürleşmeye verilecek önemli örneklerdir. Herkesin kolay kolay taşın altına elini koyamayacağı, her sanatçının aynı güçle dile getiremeyeceği içindelikler, dibiyle yüzleşilen hisler…

Kadın yazarlar ya da şairler açısından baktığımızda, İbrahim Gülistan’ın desteğiyle film çeken ve onunla bir hayat kuran Furuğ Ferruhzad’ın, yine eşi Leonard’ın desteğiyle kitaplarını yazan ve çıkaran Virginia Woolf’un; Cemal Süreya’dan ve Edip Cansever’den sonra özellikle Turgut Uyar’la bir evlilik yaşayan Tomris Uyar’ın durumu da böyledir. Oğuz Atay, ‘‘Tutunamayanlar’’ ve ‘‘Tehlikeli Oyunlar’’ eserlerini ithaf ettiği, günlüklerinde de ismini sıkça belirttiği Sevin Seydi’ye çok bağılıdır. Sonuçta, bu bağlılıklardan güçlü sanat eserleri fışkırır. Eserin kendisi de yazanından taşarak, bir karşı duruş niteliğinde özgürleşir. Keza, Gala’dan ayrı kalamayacağını ifade eden ve resimlerinde kimi imzalarını Gala Salvador Dali ismiyle atan Salvador Dali’nin de hali aynıdır. Yapıtlarının hem kendisidir hem de değildir.

Genellersek, erkeklerin tutkuları sevmek, sahip olmak, anlaşılmak ve beklemek üzerineyken; kadınların tutkuları erkeklerle ortak bir üretime girilmesi, yazma/yayın işlerinin ve yaşamın kolaylaşması yönündedir. Bu yüzden, Ted Hughes’ın gölgesinden kurtulmaya çalışan Sylvia Plath ölüme yönelmiştir. Oradaki tutku başka bir yarış halini almış; zaten, öncesinde de sinir krizlerine giren Plath’in intiharına destekleyici sebep olmuştur. Kadın erkekten tamamen özgürleşmek istemiş, ona varoluşsal düzeyde başkaldırmıştır. Piç dediği ‘‘babalık’’ kültüne!.. Babalık; yani, erkeklik, kocalık, âşıklık, sevgililik…

Tutku, beslediği kadar tüketen bir şeydir. Karşılaşmayla/karşılaşmalarla şekillenir. Kiminle ne yaşayacağınızı, kimin kime iktidar olarak üstün geleceğini bilemeyeceğiniz; ama, derinden sarsan ve ayrıksı bir özgürlük alanı yaratan temel arayıştır. Bu sebeple, her şairi ve yazarı aynı şiddetle sevmeyiz. İkisi de düşünmeklik ve yazmaklık eylemi içindeyken, birinin tecrübesi diğerininkine ağır basar ve o tecrübe güm güm sözcüklerle kanalı zorlar. Her yazılan da aynı düzeyde ilgimizi çekmez.  Hele, bir de arzu nesnesinin adı belliyse, artık iki kişi arasındaki o çelik bağ, çoklarınca kıskanılacak, imrenilecek bir kendilik alanı yaratır. O alanın içine kim girerse, aslında dışında kalır!..   

 


Kapakta kullanılan fotoğraf Mayakovski Müzesine aittir.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri