16
Ekim

Gündelik tırıvırı, devede diken!

16 Ekim 2014 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

Jehan Barbur

Başım dönerek sokaklarda geziyordum. Buna pek geziyordum denmez herhalde. Tekneden inmişçesine savruluyordum. Dışarıdan nasıl göründüğüm konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Artık dışarıdan nasıl göründüğümle ilgili bir kaygım da kalmamıştı. Güzel miydim, bakımlı mı? Saçlarım birbirine mi dolanmıştı? Çok mu pejmürde bir haldeydim? Ya beni birisi görüp de tanırsa? Dediğim gibi, yani umurumda değildi. Umurumla ilgili muhakeme kabiliyetimi yitirmiş olmalıydım. O an bitse, aldırmayacaktım. Zaten bitse aldırabilecek bir halim de kalmayacaktı. Sürekli kendi kendimi teskin etmeye çalışıyordum.  Bu da geçer, dayanmalısın; Bir garip yolcuyum hayat yolunda, yolumu kaybetmiş perişanım ben; Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor fark etmesen de; Bu ne dünya kardeşim böyle? gibi potpuriye bağlamış bir şarkı listesini çalıyordu zihnim. Ama ölmüyordum değil mi? Yani ölümcül bir marazım yoktu; ne bileyim beynimde bir ur, beni toprağa gönderecek, oradan bir çiçeğe dönüştürecek iyi niyetli bir hastalık filan. Yok canım, tüm bu olanlar sinirseldi. Zihinsel değil, sinirsel!

Sokağın bittiği, yeni bir sokağa açıldığı yerde, devlet binası girişindeki güvenliğe takıldı gözüm. “Üzerinizdeki metalleri bırakıp geçiniz” yazıyordu A4 kağıtta, siyah kalın puntolarla. Hiç estetik görünmüyordu ne yazı, ne kapı, ne bina. Kağıdı biraz süsleyebilirler, varaklı harflerle daha dekoratif bir uyarı haline getirebilirlerdi söylemeye çalıştıkları şeyi. Ama doğru, onlar bir şey söylemiyor, ihtarda bulunuyorlardı. Üstüne üstlük devlet binası girişiydi. İçeriye girdiğimi varsaydığım an, başım olduğundan iki kat daha hızlı dönmeye başladı. Kaldırımın başındaki kukaya tutundum, kukayla beraber yere düştük. İkimiz… Bir anda iki kişi olduk, ben ve kuka. En iyi arkadaşımdı sanki. Kendimi çok iyi hissetmediğimi anlayıp sanki el etmişti sağ olsun. İsmi de ilginçti; zaten hep yabancı bir arkadaşım olsun, onunla başka dünyalardan bahsedelim istemiştim.  Ama gene olmadı. Yere yığıldığım yerden doğrulup, iki adım geride bıraktığım binanın girişine ve ihtar eden yazıya bakıp kendime bir soru sordum. Çünkü bu soruyu sorabilecek A4 kağıdı dışında başka da bir muhatap bulamamıştım. “Üzerimizdeki metal ağırlığı nereye bırakırsak içeri girebiliriz acaba?” cevap yoktu.  O halde içeri giremeyecektim. Rahatladım.

Çişim geldi. Modern binaların yükseldiği çağın ötesindeymiş gibi yaşadığını sanan şehrimin kafesinde ya da marketinde işeyemeyeceğime göre, etrafta, adını söylerken bile kulağa çirkin gelen bir umumi hela aradım. Neyse ki buldum. Tam altıma yapmak üzereydim ki, sırası uzun bir helanın kapısına yetiştirdim mesanemi. Patlamaya hazırdım. Önümde yaşlıca bir hanım vardı. Burada teyze diyorlar. Yaşlı bir teyze vardı, ama benim teyzem değil. –Bu sıfatları hala anlamıyorum, ne aile sever bir halkız, gördüğümüz adam amca, kadın, teyze; bir kısmını anne tarafından, diğer kısmını baba hısmından seçiyoruz. Hala, yenge, dünür filan değil yani. Ya teyze, ya amca... Ana yarısı, baba yarısı. Hoşt! Nereden anam babam oluyorsa… Neyse; gelenek göreneklere iç sesimle de uyarak kadına içimden şefkatle “Teyze” diye seslendim. Duymadı beni. Çünkü seslenmedim. Yine kendimle konuşmaya başladım; ben konuştukça başım dönmeyi ihmal etmiyordu. İki işi aynı anda yapabilen bir kadın mahlûkat olarak, bilim adamlarını tekrar alkışladım. Doğru tespitleri vardı. Kadınlar aynı anda birden fazla işi yapabiliyorlardı. Ben de bu hanım teyze kadar küçülecek miydim? Yani yaş aldıkça? Gitgide gözü toprağa bakıyor dedikleri bu olsa gerek. Fiziki bir halden türemiş manidar aforizmalar. Hakikaten, bu kadıncağızın boyu, ben yaşlardayken muhtemelen benim kadardı ama şimdi gözü de ayağı da toprağa bakıyordu. İhtiyarladıkça yol tabelasına dönüyorduk, bedenimiz gitmekte olduğu istikameti ifşa ediyordu. O an işte ana yarım gibi oldu teyze. Sarılasım geldi. Tam kollarımı açtım ki önündeki tuvaletin kapısı açıldı ve “Tuhh kim sıçmış buraya böyle tövbeestafurullahallahımyarabbim” dedi. Teyzemi aile mirasımdan çıkardım, reddettim; tiksindim. Böyle teyze olmaz olsundu!

Hacet dedikleri şeyi neyse ki gördüm. Öyle korkulacak bir tarafı yokmuş. Bedelini de kapıdaki adama bir adet peçete ve Cuma Rüzgârı kolonyası karşılığında ödedim. Rahattım artık. Ölsem gam yemezdim. Haceti görmüş, gam yememiştim. Duyu organlarımla ne yapmam gerekiyorsa bugün hepsini yapacaktım çünkü başım sebepsiz yere dönüyordu. Taksiye el ettim. Yanaştı; tam ben binmeye hazırlanırken “Nereye?” diye sordu. “Nasıl nereye”. Bir adım geri atıp duran arabanın taksi olup olmadığını yeniden teyit ettim. Hayır, otostop mu çekmiştim ki? Yooo, taksi bu bayağı! Ha şu mesele! İşine gelirse götüren taksilerden… Adam yollandı, ben de yeni bir taksi buldum. Yepyeni, 2014 model, gıcır gıcır bir Renault Megan. Acıdı da, beni aldı arabasına. Sormadı nereye diye, önce ben söyledim, o da kabul etti. Canım! İnsan megapolde nelere duygulanmaz ki? Çok mülayim, güngörmüş bir adammış Allah razı olsun. Evime kadar bıraktı beni. Radyoyu kıstı, ön sağ camını, arkaya rüzgâr gelmesin diye kapattı. Eve gelene kadar ses etmedi, sorular sormadı, beni kafa kola almadı. Başımın dönmesi az geçer gibi oldu sonra zınkkk! Buradayım diye bağırıyor imansız!

Merdivenleri sert sert çıktım. Ölmedik daha! Eve girer girmez, camın kenarında duran ezeli kedimi bu kez ucuz mamayla besledim. Bak sen! Burun kıvırdı yelloz! Alıştı tabi bizimkinin Zuhal Kanım mamalarına. Zuhal ablamın mamaları diye tutturdu; sinirlendim aşüfteye. Çeke çeke perdeyi çektim çünkü tetiği çekilecek bir silah sahibi henüz olamamıştım. Olsam herhalde önce kendimi vururdum. Kediye zarar veremem. Yuh! O kadar da değil. İki el silah sesi duyardı canım komşularım, gelip bakmazlardı bile; nasılsa Türk Filmi izliyorumdur. Jön ve jönetler iki el silah sesiyle ölürler. Jönet diye bir şey de yoktur. Ben uydurdum. Çünkü başım dönüyor.

Hemen telefona yapıştım. Doktorumu aradım. Ben onun hastası, o da benim doktorumdu. Her aradığımda doktorumdu. Benimdi. Tek çocuktum, o sebeple her şey benimdi “İyi değilim, başım dönüyor üç gündür” dedim. “Biraz depresif görünüyorsun sana bir antidepresan yazayım” dedi. Görüntülü konuşuyorduk tabii! “Sen onu kıçına yaz” deyip telefonu kapattım-ne bu böyle her boka ilaç?- ama telefon kapanmadı. Çünkü gerçekten de telefona yapışmıştım. Uzaktan bir ses “Az bekle, kendiliğinden düşer” dedi. Bana mı dedi, içeri giren yeni hastasına mı dedi anlayamadım ama telefon az sonra düştü. Hat da düştü. -Hat düşmesi: ’80 sonrası sık rastlanan bir rahatsızlık. Milenyum çocuklarının, cümle içinde kullanıldığında, aval aval baktığı bir terim. Ama sen anladın!-

Tekrar telefona yöneldim. Evde tek başımayken, etraftaki eşyalara yöneliyorum, zarafetle. Zarafetle olmasa zaten yönelmek olmaz, hemen davranırım. Kuğu gibiyim inan, telefona yöneliyorum; kapı çalınca kapıya yöneliyorum; yemek pişiriyor, yemek demini alsın diye akşamki öğünümü özürle bekletirken, tencereye yöneliyorum. Dışarda artık pek bir şeye yönelme iznimiz olmadığından, evde ne bulursam oraya doğru yöneliyorum. Yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız!

Evet, tekrar telefona yöneldim, bakkalı aradım. Sıklıkla aradığım numaralardan biri. Yıllardır ararım; bir gün sekse,(ilk bakışta kelime seks gibi görünse de, o hepimizin algısındaki ihtiyaçtan) bakkal beni arar ve sorar,” Abla, hayırdır bugün neden aramadın?” diye. Kardeşim, bakkal filan değil, ben ablası da değilim. Dedim ya, aile içi şiddettin sıklıkla yaşandığı bir memleketin karınca kararınca, yaptıkları eziyeti hafifletme çabasıyla kullandıkları bu sıfatlardan ben de nasibimi almıyor değilim. Ablayım ben! Hem de benden yaşça büyük bir adamın. Bütün bakkalların, tuhafiyecilerin, bijuterilerin, apartman görevlilerinin ve hatta aşağıdaki köftecinin ablasıyım. Annem bilmiyor ama biz çok çocuklu bir aileyiz ve çok çocuğuz. Toyuz yani! “Bir büyük rakı, ekmek, süt filan yollar mısın” dedim. Hemen “Afiyet olsun”u yapıştırdı namussuz. Onun lafı rakıya. “Hele bi getir de sonra afiyet de olur zıkkım da sağ ol” dedim. Ama duymadı. Çünkü söylemedim. Keşke söyleseydim ama olmaz. O kazanmıştı zaten, aynı binada oy verdiydik. Şimdi desem yakışık almaz. Biz hala yakışıklı insanlarız.

Bakkal kardeşimi beklerken TV’yi açtım. Kusura bakma devam edemeyeceğim çünkü orada beynim patladı. Bir el patlama sesi duyan komşular bu kez eve doluşmuşlar çünkü Türk Filmi izlemiyordum. Ama Türkiye’nin filmi evimde patlıyordu, beynim delik deşik olmuştu. Başım fena dönüyor, iyi yani! Sigortam psikiyatriyi kapsamıyor çünkü dişçiye gitmek gibidir psikiyatri, beynini estetik kaygılarla onarıyorsun. Güzel görünmek için. Sorun yok, iyisin. Sen istersen düzelirsin. Devlet karşılamaz, diş gibi yani. Bu hal, bu yaşadığım yer, onca zulüm! Sigortanızda kafanız yok hanımefendi! Ondan biz mesul değiliz!

Kim mesul?

Mesuuuut! Bize iki rakı yolla canımsın! Hesaba yaz, ahirette öderiz!

Gündelik tırıvırı, devede diken! Devede diken olmaz kardeşim, ya da ben her şeyi yanlış bellemişim. Küfretmeyelim!

 

 

Jehan Barbur'un diğer şiir ve yazılarını okumak için;

İki Kişi

Yeri Gelir Sancır

Belki Sırf Bu Yüzden

Sana Dokunabilmiş Olsam

Batmıştır Yüreğime ve Hasreti Her Daim Canımı Acıtır

Birleştir Birleştirebilirsen...

'Sevgili Okur'... Sana bunları anlatmaya ihtiyacım var...

Etraf Ne Desin?

Ya Bugün Sonsa?

Başkasının Hikayesi

Vapurla Fayton Arası Bir Yerde...

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri