13
Ekim

Evham değil ispatlanmıştır; yıkıcıdır kelimeler...

13 Ekim 2014 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

 

Melih Cevdet’e

Orhan Gökdemir

 

Parkta dört kişi; Melih, Orhan, Oktay, bir de Şinasi. Paltolular da var aralarında, ceketliler de. Ama çoktan soyunmuş yaz giysilerinden arkadaki ağaçlar. Anlaşılan mevsim sonbahar.

Zamanın izi düşmüş fotoğrafın üstüne, solgun ve kırgın. Kim bilir kaç sonbahar geçti üstünden. Ama şairlerin neşesi hala taze zamana inat. Öyle bakışlar atmışlar ki objektife doğru, sanırsın hepsi objektif şiirler yazmış. Haklılar tabii; henüz kimse ölmemiş, henüz yaşanacak acılar, işsizlikler, yoksulluklar var. Belki aralarından biri Bab-ı Ali’de paralı bir iş bulmayı başaracak nihayetinde, eve ekmek götürecek beklenmedik zamanda. Belki devlet kovuşturacak aralarından birini, belki polis işkenceye alacak en genç olanı.

Parkta dört kişi; Melih, Orhan, Oktay, bir de Şinasi. Bu gürül gürül otların yanı başında, ağacın gölgesine değdi değecek, tam şeftalinin kokusu başlarken, öpüşmeye kıl kadar bitişik, akarsuyun burnunun dibinde bu köhne zulüm, bu kadim haksızlık, bu sonsuz işkence…

Ne çok şairimizi kurban vermişiz bu piç düzene. Eşitsizliği, sömürüyü, adaletsizliği anladık da şaire işkence ne? O diyor ki bize;

“Orman sen elimi tutunca başlardı,

Yarılırdı bir incir ortasından.

Koşardık yukarı iki büklüm, soluk soluğa.

Alabalıklarla düşe kalka, çam pürleri

Keserdi hızımızı, elimi bırakma, elimi

bırakma...”

Melih, Orhan, Oktay, bir de Şinasi… Ne çok şairimizi kurban vermişiz bu piç düzene. Ey orman, ey avlanmış atın falı, ey yeniden başlamanın aç güvercini! Falımız yok bizim. Yaktık onu göçmen kuşların gözlerindeki benek, gagalarındaki tekçil dane gibi daha gün doğarken. Falımız yok bizim.

Hiç düşündün mü; geride bırakılmış sahipsiz kelimeler nasıl ölümsüz kılar insanı? İnsanlar ayçiçeğinin ışığa dönmesi gibi neden döner yüzünü sahipsiz kelimelere, hiç düşündün mü?

Oysa hiç binilmemiş trenlerin arkasından yazılmıştı bir kısmı. İki siren arasına sıkışmıştı 142. Maddeye aykırı olanı ve şimdi inanmazsınız, hiç aşk-ı ilan edilmemiş bir kıza yazılmıştı. İllegal yaşanırdı, komünizan bir şeydi çünkü aşk!

“Orman sen elimi tutunca başlar sevgili, bırakma ellerimi” desen, sonu bir çift kelepçe. İlhamı hapishanelerde karneyle dağıtır çünkü devlet. Evham değil ispatlanmıştır;  yıkıcıdır kelimeler. Zapturapt altına alınmalıdır şair dediğin.

Parkta dört kişi; Melih, Orhan, Oktay, bir de Şinasi. Paltolular da var aralarında, ceketliler de. Ama çoktan soyunmuş yaz giysilerinden arkadaki ağaçlar. Anlaşılan mevsim sonbahar.

“Bir gün biz de bu parka geleceğiz

Ahbap, arkadaş omuzunda,

Ve dağlara, taşlara benzeyeceğiz

Öyle sessiz, öyle manidar...”

Çık benim şair tabiatım, çık orta yere. Yık esaretin kirli duvarını, özgür kıl kelimelerini, haykır.

Orman sen elimi tutunca başlardı, bırakma ellerimi… Ayçiçeklere gibi izle adına yazılmış kelimeleri, öyle sessiz, öyle manidar.

 

ÖZGÜRLÜK DÜŞÜ

Büyükada’da bir mezar, artık ne konuşmak burada; ne yolculuk hevesi, ne avarelik; ne kapıya dayanmış savaşın gailesi, ne para derdi. Tren düdükleri bile duyulmaz, öyle sessiz, öyle manidar.

Ama düşünmeden edemiyor işte şair; yalnız yaşayanlar için midir, diyor toprak üstündeki her bitki, yerin dibine doğru büyüyenler de vardır belki. Belki de ağaçlardan yukarıya doğru uzayan bir şey vardır mezarlardan. Sonsuz hürriyete benzer bir şey, öyle sessiz, öyle kocaman...

O der ki bize; “Bir bu tesellisi kaldı mezarlığın. Yoksa ölünün hali yaman...” Cennet istersem namerdim, sonsuz hürriyete benzer bir şey kök salsın yerin dibine doğru. İşte Melih Cevdet bu!

Ve yeşil bir defne ormanı altında Likya. Kimse bilmez felsefesizlikten yıkıldığını ama işte gerçek bu!

O der ki bize;

“Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri

için felsefe yapıyorlardı, çünkü

Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;

Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için

Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini

Köle sahipleri veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü

Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;

Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri

İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini

Felsefe veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin

Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin

Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.

Ekmeğin sahipsiz felsefesini

Felsefenin sahipsiz ekmeği.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Hala yeşil bir defne ormanı altında.”

Belki ağaçlardan yukarıya doğru uzayan bir şey vardır mezarlardan. Olur a felsefenin ekmeği, ekmeğin de felsefesinin olduğu günler gelir.  Ve sonsuz hürriyete benzer bir şey büyür şehirlerde, öyle sessiz, öyle kocaman...

Hikâye bu ya, densiz akasyanın biri daldırıp başını toprağa, çıkmış yıkıcı bir yolculuğa. O an bir uğultudur başlamış rüzgârda; Kökü dışarda, kökü dışarda...

 

 


Kapak tasarımında kullanılan 'Fotoğraf' illustrasyonu www.anlataninsan.net adresinden alınmıştır.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri