12
Ekim

Denge durumundaki körleşme...

12 Ekim 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

İnsanlar yer, içer, ürer ve ölür/ küf mantarları da yer, içer, ürer ve ölür/ düşündüm de

insanlarla küf mantarları arasındaki mesafe öyle çok uzak değil.

 

Uluer Aydoğdu

 

Toplumlar, doğa, insanlar, anlam, değer ve kurallar, canlı cansız her şey istikrarlı ‘toplamlar’ olmayıp karışık, çalkantılı, fıkır fıkır kaynayan süreçlerdir, oluş süreçleri (process of becoming). Ancak 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’nin bize apaçık gösterdiği üzere bütün organizma ve sistemler içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmazsa var olan durumunu (istikrar) sürdürme eğilimindedir. Bu nedenle, denge durumundaki organizmaların/ sistemlerin “körleşme” de diyebileceğimiz bir çeşit “uyurgezerlik” yaşadığını söylemek mümkün ve belli girdilerin her zaman aynı tarzda sonuçlar vereceğini sanırım söylememe gerek yok. Girdileri denetleyenlerin politikacılar olduğunu düşünecek olursak politikacıların toplumların ‘kaderleriyle’ oynadıklarını söylemek sanırım hiç de abartı olmaz. Diyeceğim Prigogine’ci paradigma uyarınca Türkiye’deki siyaset erbabının sürekli istikradan söz etmesinde şaşılacak bir şey yok. Organizma/ sistem her fırsatta düzensizlik, kararsızlık, çeşitlilik, dengesizlik ve kaos ile korkutularak denetlenir. Organizmanın/ sistemin var olan durumunu korumak üzere sinip kalmaya zorlanmasından, bir çeşit ölüye dönüştürülmesinden söz ediyorum.

Korkunun varlığı giderek korkunun daha fazla üretilmesini teşvik eder. Geri besleme mekanizması her an iş başındadır. Bir kere ortaya çıktı mı, ortaya çıkaranlardan ayrı, bağımsız bir varlığa kavuşup ele avuca gelen korku böylece ortama eklemlenir. Bundan sonra durumu ‘ilerletici’ olduğu kadar ‘geriletici’ katalizör gibi çalışacaktır. Bu durumda olabilecekleri hemen söyleyelim: Organizma/ sistem tekdüzeliğe erişinceye, yani var olan imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evrimleşecektir. Burası eşiktir. Faz değişimleri denen durum değişiklikleri de bu eşikte gerçekleşir. Ancak küçük bir girdi ya da küçük girdilerden oluşmuş bir bileşim olumlu geri beslemenin bir sonucu olarak o kadar güçlü bir hale gelebilir ki organizmayı/ sistemi paramparça edebilir. Bu durumda, ‘çatallaşma’ süreçlerinde, “değişmenin hangi yönde olacağını önceden kararlaştırmak imkânsızdır. Sistem, dağılıp bir ‘kaos’a mı dönüşecek, yoksa yeni, daha farklılaşmış, daha yüksek seviyede bir ’düzen’e mi…” atlayacaktır? Burada çizgisel öngörüler ya da tahminler ya da beklentiler işe yaramaz, çünkü çizgisel öngörüler ya da tahminler toplum sanki düz, çizgisel bir yolda ilerliyormuş gibi başlangıcı, aşamaları ve varacağı yeri belli olan hayali, soyut ve şematik bir hatta mümkündür. Ancak böyle bir hat yok. Hoş geldiniz kâinata.

 

Küf mantarları ile insanlar

İstikrar, denge, düzen, birlik ve beraberlik, muvazene gibi kavramlar determinist (gerekirci) dünya görüşü içinde önemli kavramlardır, oysa toplumlar tıpkı kimyasal süreçler gibi geri dönüşümsüz bir biçimde verili olmayan geleceğe doğru akar. Ancak sürekli vurguladığımız üzere düz/ doğrusal/ çizgisel bir hatta değildir bu akış. Bu bağlamda geleceği öngörmek, kestirmek ve özellikle de birçoklarının yaptığı gibi kesin bir dille tasvir etmek mümkün değildir. Prigogine’nin dediği gibi “Rastgelelik” yalnızca mikroskobik düzeyde değil “makroskobik düzeyde de temel rollerini korur.” Diğer yandan ise “Denge durumunda nerdeyse klasik bir olasılık dağılımı elde ederiz”. Bu nedenle politikacıların neden sürekli istikrardan söz ettiklerini ve bu doğrultuda organizmanın/ sistemin denge durumunda kalması için ellerinden geleni kanlı-kansız yaptıklarını anlamak güç olmasa gerek: “Denge durumunda moleküller, temelde bağımsız varlıklarmış gibi davranırlar, birbirlerini unuturlar. Biz bunlara ‘hypnonlar’, ‘uyurgezer’ demeyi uygun bulduk. Gerçi her biri beklediğimiz gibi komplekstir, ama birbirlerini unuturlar. Ne var ki, denge dışı durum onları uyandırır” Örneğin “… açlıkla tehdit edildiğinde tek bir hücreler üstü kitle halinde kümelenen küf mantarlarının bir araya gelmesi” ile istikrasızlıkla korkutulan, tehdit edilen insanların bir kitle halinde kümeleşmesi arasında bir fark yoktur.

İnsanlar bir duyguda, bir inançta kümeleştikçe bu alanın çekiciliği artmaya başlar. Yerel yoğunluk artıkça kalabalıklaşma başlayacaktır. Bu durum rastgele hareketlerden kaynaklanabileceği gibi insanların beslenip nemalandıkları kaynaktan alıp her birinin kendi durumuna göre ortama geri verdikleri paylardan da kaynaklanır. Böylece inanç, duygu, düşünce ve çıkar ortama yayılmaya başlar ve diğerleri de bu inanç, duygu düşünce ve çıkardan yararlanabilmek için bu yoğunluk yönünde hareket ederler: “Böyle bir reaksiyon oto-katalitik bir mekanizma oluşturur.” Çünkü inancın, duygu ve düşüncenin ya da maddi çıkarın yapılandırdığı bir ‘çeker’ söz konusudur ve doğal olarak oraya doğru bir eğilim ve yönelim vardır. Bir kırıntıya üşüsen karıncalar ya da örneğin, ‘taşı toprağı altın” şeklinde oluşmuş/ oluşturulmuş İstanbul imgesinden hareketle aslında bir madde-enerji akışından başka bir şey olmayan İstanbul’un üzerine yığılmalar gibi. Bu doğrultuda yapılan deneyler göstermiştir ki artan yoğunluk sürecin yalnızca hızını artırmayıp aynı zamanda da belli bir yerde kümeleşen insanların sayısını da belirlemektedir. Şöyle de diyebiliriz: Herhangi bir inançtaki, duygu ve düşüncedeki, ideolojideki ya da maddi çıkardaki yoğunluk artıkça diğerlerinin de o noktaya gelme olasılığı artar ve bu durum giderek o noktaya daha da fazla insanın gelmesini tetikler. Başlangıçta sınırlı bir hareket zamanla büyük bir harekete dönüşebilir. Burada “nüveleşme mekanizması” denen bir süreç iş başındadır. Mekanizma aynı zamanda da oluşan ve giderek büyüyen hareketin içindeki kararlılığı sağladığından var olan durumun denge dışı durumlara sürüklenmesini engelleyicidir: “İletişimin sağladığı kararlılık ile dalgalanmanın yol açtığı kararsızlık arasında bir rekabet vardır. Kararlık eşiğini bu rekabetin sonucu belirler.”

 

Aktivitesi yeni bir ‘gramer’ olan yenilikçiler

Organizmalar/ sistemler denge durumundaki “yapısal kararlılığı” koruma eğilimindedir. Diğer bir deyişle, var olan, yeni müdahalelere karşı kendini korur. Yeni bileşenlerin içeriye dalarak birtakım yeni oluşumları tetiklemesini istemez. Yani organizma/ sistem son derece tutucudur. Çünkü, “Sisteme küçük miktarlarda giren yeni bileşenler sistemin bileşenleri arasında yeni birtakım reaksiyonlara yol açar. Bu yeni reaksiyonlar takımı daha sonra sistemin önceki işleyiş biçimiyle rekabete girerler. Eğer sistem bu yeni müdahale durumunda da ‘yapısal kararlılığı’nı koruyorsa, yeni işleyiş biçimi kendini oturtamayacak ve ‘yenilikçiler’ yaşayamayacaktır. Ancak, eğer yapısal dalgalanma biteviye kendini sisteme dayatıyorsa -mesela, yenilikçilerin çoğalma kinetiği sistemin tümüne yayılacak kadar hızlıysa- tüm sistem yeni bir işletme biçimi benimseyecektir. Aktivitesi yeni bir ‘gramer’le (syntax) yönetilecektir.” Bu bağlamda organizmanın/ sistemin var olan konumunu korumak doğrultusunda yapılan politikaların özgürlükçü ya da demokratik hareketlere izin vermeyeceği kesindir.

Organizmaya/ sisteme giren küçük girdilerin büyük oluşumları beslediğini daha önce söylemiştik. Küçük girdilerden kaynaklanan büyük oluşumlar nihayetinde küçük girdileri yeniden yönlendirebilir özelliktedir. Özellikle da kaynakların sınırlı ve az olduğu ortamlarda kendi kendini kopyalayarak yineleyen süreçlere sıkça rastlanır. İktidardaki politikacıların suyun başında olduğu düşünülecek olursa bu süreçleri kendi lehlerinde nasıl yönlendirdiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Türkiye’de kaynakların sınırlı olması ya da öyle gösterilmesi iktidarlar için her zaman bir avantaj olmuştur. Hatta ve hatta kaynakları artırmanın ya da var olanı daha adil bir biçimde paylaştırmanın yerine iyice azaltmak ya da haksız bir şekilde paylaştırmak politikacılar için düşünüldüğünden çok daha fazla varlık nedenidir.

Düz, doğrusal olmayan dinamikler

2007, Temmuz seçimlerinde olduğu gibi son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de sistem yapması gerekeni yapmıştır. Kimi çevrelerdeki şaşkınlık ise sistemin verdiği doğal tepki ile beklentiler arasındaki çelişkiden kaynaklanıyor. Organizma/ sistem kendi dinamikleriyle (buna seçim hileleri, eşit olmayan şartlar vs dahildir) “yapısal kararlılığı”nın bozulmasını istememiştir. Bu anlamda kimi çevrelerdeki beklenti organizmanın/ sistemin bu “yapısal kararlılığı” ile rekabet edecek güçte olmadığı için sistemin kendine tepki vermesi beklenemezdi. Hiçbir var olan yapı kendini yok etme pahasına ilerlemeyi/ değişmeyi kabul etmez. Kimi çevrelerdeki beklenti anlaşılabilir bir şey, ama bu beklenti fazlasıyla doğrusal/ çizgisel/ düz bir beklenti olduğundan hayali bir istek olarak kaldı. Burada doğrusal olmayan dinamiklerin iş başında olduğunu da özellikle bir kere daha belirtelim. Prigogine’nin de vurguladığı gibi “Hepimiz doğrusal nedensellik çizgisinin terimleriyle düşünmeye alıştırılmışız, ama artık yeni ‘düşünce araçları’na ihtiyacımız var”. Seçimlerde, öyle görülüyor ki, bireysel karar alıcılar birer birey olarak değil de bu bireylerin bir araya geldiği kolektif süreçler olarak oy kullandılar. Bir duyguda, bir inançta, bir düşüncede, bir maddi çıkarda kümeleşen bir kitleden söz ediyorum. Bir bedenden… Burada tek tek bireyleri aşan kolektif bir iradenin işbaşında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Var olan koşullara tepki vermesi beklenen tek tek insanların bir araya gelip oluşturdukları kolektif yapılanmalar var olanı koruma yolunu seçtiler. “Yapısal kararlılığın” kolektif davranışları oluşturmada etkili olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu söylediklerimden bireysel karar alıcıları önemsemediğim çıkarılmamalı. Bireysel karar alıcıları kümeleştirip kitleleştiren süreçlerden yukarıda söz ettik. Küçük girdilerin kümeleşmelerde etkili olduğunu biliyoruz. Seçimlerde oy kullananlar bireylerdir, ancak seçim sonuçlarını tek tek insanların verdiği oylarla açıklamak doğru değil. Bireysel karar alıcıları ön plana çıkarmak, bireysel karar alıcıları kimi zaman aşan düz/ doğrusal/ çizgisel olmayan dinamikleri/ süreçleri göz ardı etmek demektir. Toplumlar tek tek bireysel karar alıcıların seçimlerinin ötesinde bu bireysel karar alıcıların iradelerine öyle ya da böyle etki yapan, onları yönlendiren ve belli yönlerde baskı yapan canlı organizmalardır.

 

Uluer Aydoğdu'nun diğer yazılarını okumak için;

Efendisizlik ya da Otoritesizlik

Zaman Burada Uzaylaşıyor

Oluş İçin Girizgah ya da Manifesto

Bana Bir İlişki Ver Sana Evren Yaratayım

Raks Eden Kaos

Asıl Varlığı Varoluş Olan Bir Süreciz Biz

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri