08
Ekim

Biraz Konuşmasak...

08 Ekim 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Onur Orhan

“Çünkü sevgili okur,” der Ferid Edgü “büyük küçük her yazarın, sanatçının yakasını bırakmayan, sürekli cebelleştiği, kendinden önceki bir yazar, bir sanatçı vardır.”(1)

Edgü’ye göre sanatçının cebelleştiği sanatçı, onun hısmı, akrabasıdır aynı zamanda. Aynı dilden, kültürden hatta çağdan olunmasa da belli sanatçılar arasında vardır böyle bir soyaçekim.

Ancak bazen, bir sanatçı, mesela bir şair, sadece bir sanatçıyla cebelleşmez de, sanki sorunun ya da sorusunun diyelim köküne inmek ister ve “Tanrım, bir ses ver yaşıyorsan,” diye haykırır semaya, yanına İsa’sını alarak, İsa’sını eksik etmeyerek… 

“bütün günler ölüydü,

yenilerini yarattık.”(2)

Bazı insanlar tanrı vergisi bir yetenekle yazarlar, büyük bir doğallıkla ve dur duraksız. Bazı insanlar zaman içinde kendileriyle beraber olgunlaştırırlar yazılarını, yüreklerinde ve ellerinde işçilikten gelme küçük nasır izleri. Bazısına yazma yeteneği adeta kapalı bir kutuda hediye edilmiş ama diyeti de istenmiştir; Kaan Koç bunlardandır bana kalırsa. Sanki Tanrı’yla bir pazarlığa oturmuş, belli bir yetenekle ama büyük bir sorumlulukla kalkmıştır o masadan. Sorumluluk evet! Belki bir şairden evvel bir insan olarak sorumluluk yahut insan olabilmek olasılığı için bir sorumluluktur bu. Kaan Koç, sanki sözcüklerle bu kendinden bile gizlenmiş sorumluluğun izini sürmektedir. O yüzden şiiri, bu kadar tanrılı, bu kadar İsa’lı, bu kadar peygamberlidir.

Şair, “çok tanrılı sularda” yüzmüş ve şimdi “biraz konuşmasak” deyip yola koyulmuş bir arayandır, sırtında çarmıhı…

“çarmıhımla geçiş meydanlardan, başeğme törenleri” (3)

Koç’un işi çetindir, şiiri sanki şiirden de ziyade daha büyük bir ülküye köprü gibi çekilmiştir. Bir sırat köprüsüdür şiiri sanki, düşse kendi cehennemi vardır. Yürümek zor, düşmekse pek kolaydır.

Nedir peki arayışı şairin, başkaldırışının esas nedeni nedir? Kendinden gizlenen mana mı? Bu olasıdır bana kalırsa. Bir insan Tanrı’ya çok çatıyorsa dünyayı yaşanır bulduğundan ve değerlere inandığındandır hâlâ. Tıpkı bir başka sevdiğinin, Albert Camus’nün aradığı gibi arar bu dünyanın değerini ve manasını şair. Acı çekerek arar, kan revan içinde arar, çivilere dahi üzülerek ağlar.

“artık çiviye üzülüyorum ben ki çarmıhta

ucunda bir parça acı

çınlar hep nasılsa” (4)

Koç’un işi en büyük sanatçıyladır, neredeyse daima Tanrı’ya seslenir o, bazen İsa peygamberin kendisi olup gelir şiirlerine, bazen peygamberin eski bir dostudur ve yine biraz da İsa’dır her seferinde.

“isa’yla tanışırdık ölmeden önce

oydu bu elleri veren de bana del-deşik

rolümü çalıp duruyor da şimdi, eh,

iyiyim –nasılsa

çarmıhın iki kolu da eşit” (5)

Şairin işi kelimelerledir, kelimelerse mesela İbnü’l-Arabî’nin terminolojisinde Allah’ın bilgisindeki sabit hakikatlerdir ve bütün yaratılmışlar Allah’ın kelimeleridir ve Rahman’ın nefesi yoluyla ortaya çıkmışlardır. Evet, şairin işi kelimelerledir ve Kaan Koç en büyük sanatçıyla yani Tanrı’sıyla konuşurken, İsa’yı kendine dost eder hatta ona bürünür. Kimdir peki İsa? O, Ruhullah ve Kelimetullah’tır, Allah’ın ruhu ve Allah’ın kelamı… Şair bir tuhaf komplo hazırlığında mıdır? Tanrının sözlerini Tanrı’ya kırdırmaya mı soyunmuştur yoksa çarmıhtaki peygamberin yanında yer alıp semaya “Tanrım, beni neden terk ettin?” mi diyecektir az sonra.

“düşlerimin semalarında hep aynı zenci tanrı;

içtiğim sulardan bana sırf boğulmak kaldı” (6)

Onu şahsen tanıyorsanız, gözündeki bulutu bilir, o bulutun ardındaki göğü seversiniz, kaçınılmazdır bu. Onun şiirlerini, gece hapları’nı ve yazdığı ne varsa mesela bir sigara kağıdına bir adresi karalamasını bile seversiniz. Ama en çok dikenli bir tacı taşır gibi başında, iki yana açtığı kocaman ve kanayan kollarıyla sarılmasını seversiniz insanlara. Sanki tutunmazsa, tutunamazsa dünyanın acılarına, bırakıp giderim bu dünyayı diyecek kadar “çok” ve bir o kadar “yalnız” olduğunu duyarsınız. Sonra bizlere her an bir yere uçacak yahut semaya çekilecekmiş gibi heyecanla sarılan bu genç adamın omuzlarında kadim bir arzunun meleksi çırpınmasını fark edersiniz.   

Onu tanıyorum ve onunla aynı adamları seviyorum ve bir zamanlar Tanrı’ya nasıl sitem ettiğimi anımsıyorum Kaan’ın acı çeken gözlerinde.

İsa, Camus ve Modigliani…

Yalnız başına yürüyenlerden bir seçki bu. Her birinin sırtındaysa sanki aynı kırbacın izi: “Tanrım, bir ses ver yaşıyorsan.”

Koç’un şiiri, şiirli bir hayat içindir. Şiiri, hayata feda edeceklerden değil, dahil edeceklerdendir o. Manasını arayan bir hayatın şairi değil de, şiiri olmak çabasındadır hatta sanki. Bunca sitemi de, ironisi de, öfkesi de ondandır, bana öyle gelir. Yitirilmişten ziyade unutturulmuş ve üstü örtülmüş bir cennetin -cennetin sözlük anlamı gizlenmek, örtünmek demektir- orada, hemen şuracıkta olduğunu bilen, hassas bir yüreğin şiiridir bu. O yüzden kolay değildir işi, yazdıklarının çok çok ötesinde eserler verecektir, mecburdur buna, çünkü şair yeteneğinin diyetini henüz ödememiş, dolayısıyla kendinde saklı hazineyi yeterince keşfetmemiştir. Tanrı onun yüzünün ardında en oyunbaz haliyle güler çünkü bilir Kaan Koç’un yeteneğini, o yeteneğinin bütünüyle serbest kalacağı günlerin geleceğini ama şair ilk önce hakkıyla çarmıha çekilecek, sonra oradan semaya yükselecektir.

Sorumluluğu vardır Koç’un. Bunu sezer, gizli bir bilgi gibi bu sorumluluk kendine verilmiştir. Kendindeki tanrılığı bir sezgi olmaktan çıkarıp irfanına katmalıdır. Ademliğin büyüklüğünü kavramakla olanaklıdır bu da. Onu, kendinde saklı olanı, bulana kadar aramayı bırakmayacak, bulana kadar da kendini neredeyse bir lanetli sayacaktır. Tesadüf değildir Modigliani’yi de sevmesi, olsa olsa tevafuktur bu. Çünkü dostları Modi derken ona, Maudit sözcüğünün kısaltmasına başvururlar, Maudit lanetli demektir Fransızcada.

Sorumluluğu vardır Koç’un, mistiklerin sorumluluğu gibi bir sorumluluktur bu. Şiiri kadim köklerden gelen bir hissiyattır, şuurunu arar, ondan bu denli kendisini bilmek arzusundadır o ve bu da zaten daima Tanrı’yla ya hesaplaşma ya da konuşmayla yoluyla olanaklıdır.

“tarihi yazanlar aslında delinen yasaklar

                                           ve başkaldıranlar değil midir?” (7)

Koç’un şiiri, tanrılı, İsa’lı, peygamberlidir, Koç’un şiiri yaralıdır çünkü, kendisi kan revandır, şiiri güzel ruhlu, delice sıçramalıdır, bir sevgi ve öfke nöbeti gibi zikzaklıdır. Koç’un şiiri gelebileceği en üst noktada değildir, olabileceği en alt noktadır, çünkü elleri bir büyük ameliyatta kendi sır perdesini henüz aralamaktadır.

Koç, başkaldıran insandır, başkaldıran İsa’dır, sırtında tanrısal çarmıhla hepimizin acısını duymaktadır. 

Ve Ferit Edgü’nün dediği gibi, her sanatçının bir başka sanatçıyla hem akrabalığı hem meselesi vardır. Kaan Koç’un meselesi en büyük sanatçıyla, Tanrı’yladır, çünkü akrabalığı da onunladır. İsa peygamber ve diğerleri de yarenlik ederler ona bu yolda…

“anne diyorum hâlâ meryeme

ovaları aşa aşa girerken iç yoluma” (8) 

Kaan Koç, İsa kadar yaralı, Camus gibi sigaralı yürürken kendi iç yolunda ve şiirin göksel bahçesinde, adımlarında lanetlenmiş bir dik ses yükselir:

Modi-gliani

Modi-gliani

Modi-gliani…

Modi, Fransızcada lanetli demek olan Maudit’in kısaltmasıdır.

Ve Kaan Koç, ruhundaki o büyük keşfe kadar kendini hep biraz lanetlenmiş bulacaktır.

Oysa o Tanrı’nın kelimelerini –yani sabit hakikatlerini- taşır.

Oysa o, seçilmiş olandır.  

 

 



(1) “Susmuyordu, Ağlıyordu.”, Şimdi Saat Kaç, Ferid Edgü

(2) Tanrım, Bir Ses Ver Yaşıyorsan, Çok Tanrılı Sular, Kaan Koç

(3)  Mağlubî, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

(4)  Aşk Resmi Geçidi-2, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

(5) 18:27, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

(6)  Kendime Verdiğim Sözleri Tutamadığım Resmidir, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

(7) Başkaldıran İnsan, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

(8) Tapını, Biraz Konuşmasak, Kaan Koç

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri