01
Ekim

"Tabulara Paydos!"

01 Ekim 2014 Yazar: Aykırı Akademi

 

Bülent Efe

“Tabulara paydos!”

Dünyaya bambaşka gözlerle bakan, yeni görme biçimleri sunan, sıradan hikâyeler üzerine yoğunlaşan ve yeni bir film tarzı yaratan sinemacı kuşağının sloganı…

Yeni Dalga akımı önyargıları parçaladı, kısa sürede iyi işler çıkardı ve sinemaseverlere hoşa giden yapıtlar sundu.

Fransız sinemasının çelişkilerle dolu bir döneminde oluşan Yeni Dalga, geleneksel ve edebi sinema anlayışına bir tepkiydi. Çağdaş siyasi ve toplumsal sorunlar ile gündelik yaşamla ilgili konuları doğrudan yakalamayı hedefliyordu. Daha hızlı bir film çekimi, daha hafif kameralar, ağırlıklı dış çekimler, özenli ışıklandırmanın terk edilmesi hayatın hızlı ritmine ayak uydurmayı sağlıyor, yaşam aslına daha sadık bir biçimde beyaz perdeye aktarılıyordu.

Kendi hallerine bırakılmış oyuncular, derli toplu dekorlarda yerli yerinde tavır takınan burjuva trajikomedi kahramanına yabancıydı. Sokaklar, odalar ve sürpriz partilerde gezinen alaycı bir kahramanın belirsiz tutumu ön plana çıkmıştı.

Yeni Dalga filmleri düşük bütçelerle çekiliyordu. Geleneksel klişelerden uzaklaşılıyor, bildik ifadelerden kaçınılıyordu. Toplum fotoğrafı sunan bu akıma önce seyirci ilgi gösterdi. Belirsiz dünyada odağı bulanık görüntülere sinema endüstrisi de kayıtsız kalamadı.

Yeni Dalga, bir stüdyoda senarist ve diyalog yazarlarının her kelime üzerinde titizlikle çalıştığı, metnin defalarca yorumlandığı, yıldız aktör ve aktrislerin kendine has tiklerine değer veren prefabrike karavan sineması değildi. Çekim esnasında rastlantılara, doğaçlamalara, ünlü olmayan oyuncuların doğal tepkilerine bel bağlıyordu. Zevkleri, çekici yanları, tutkuları ve karşı durdukları belirgindi. Zamanın ruhunu yakalarken görev duygusu ile sıkışan burjuva toplumuna, “avarelik eden gençliği” gösteriyordu.

Yeni Dalga, bir nesil farklılığını yansıttı. Gençliğin dünyaya olumsuz bakışının izlerini taşıyordu. Akım, toplumsal bir sinema düsturuyla yola çıkmadan alaycı bir sevecenlikle parlak gençliğin ve çocuksu kadınların özgürlük mücadelelerini anlattı. Kıta Avrupası’nda yeni bir ahlakın oluşumuna katkı yaptı.

Chabrol bu ahlakın zaferini ilan etti; Les Cousins (Kuzenler) ve Tehlikeli İlişkiler ’den (A Double Tour) sonra, Les Bonnes Femmes’da (Kadıncağızlar,1960)  mizah anlayışını keskinleştirip  “birkaç basit ruhun” hikâyelerini, dört satıcı kadının renksiz yaşamlarını ve duygusallığını anlattı.

Roger Vadim, baştan çıkaran cinselliği sevecenlik ve zulmü içinde harmanladı. Yeni evlendiği Brigitte Bardot’u Ve Tanrı Kadını Yarattı(Et Dieu Créca la Femme) filmiyle izleyicilerle tanıştırdı.

Sinema yazarı François Truffaut burjuva sinemasına sırt çevirip Cannes’da ödül sahibi olan Dört Yüz Darbe ile Yeni Dalga akımının manifestosunu sundu. Simgelerle örülü otobiyografik anılarla oluşturulan yapıt ergenlik sorunlarını ön plana çıkarıyor, hayallerini kaybedenlerin olgunlaşamadığını savunuyordu.

Yeni Dalga akımı devrimci değildi belki, ama isyankârdı. Akımın gözlemlediği alan toplumun altyapısından çok yüzeyinde oluşan “günlerin köpüğüydü”.  Birçok tabuya saldırılıyor, her türlü sansüre meydan okunuyor, piyasa çevrelerinin ve sendikaların bile iktidar alanına dil uzatılıyordu. Sinemada yıldız egemenliği kabul edilmiyor, teknik kalite baskısı altına girilmiyordu.

Yeni Dalga pervasızlığı bir sanat formu haline dönüştürdü. Jean-Luc Godard, Serseri Aşıklar’da (1959) sıradanlığı kendi kavrayışı açısından yoğunlaştırdı. Amaçsız ve değerlerden yoksun, araba hırsızı, kazayla bir adamı öldüren, kısa aşklar pençesinde kıvranan ve bir hayvan gibi ölen kahramanın hikâyesi hem Paris üzerine bir belgesel, hem de Belmondo’nun hayat verdiği umursamaz gençliğin cazibeli bir portresidir. Godard sinemada militanlaşmaktan çekinmez; bireysel ve kolektif yabancılaşmayı, devrimci uygulamaları kullanır. Ancak kötümserliği zorlama umutlara üstün gelecektir. Kim Canını Kurtarırsa ’da (1979) iletişim ve teknoloji üzerine düşünür, Yeni Dalga akımını şiirselliğe yaklaştırır.

Şiirsel anlatım sadece Godard’a özgü değildir. Georges Franju belgesellerinde ve filmlerinde toplumsal ve estetik ikiyüzlülüğü vurgular, Prévert (Fransız şair ve senaryo yazarı. 1919’da İstanbul’da işgal askeri olarak bulundu.) tarzı bir anarşizmle kameranın kural dışı bakışını harmanlar.

Yeni Dalga’yı sevmeyenler amatörler sineması olduğunu vurgulamışlardır. Oysa bu yeni akım kısa metraj ve belgesel sinemanın zorlu çabasından geçerek damıtıldı. Hiroşima Sevgilim (Alain Resnais, 1959) bir aşk hikâyesi ile nükleer felaketi yan yana getirmeyi başarmıştır. Geçen Yıl Marienbad’da(1961) barok bir saray ve gezi yollarıyla dolu bir parkta hayal ve gerçeği birleştirir, geçmiş ve gelecek iç içedir.

Yeni Dalga “Sinema-Gerçek ”in en yalın ve saf halini sunmuştur. Etnografik yaklaşımı, gerçeği sunuşu parlak neon ışıklarıyla süslü salonlarda soluk hayatların da yer bulabileceğini ve yıldızlarla bezeli bir kurmacadan daha çok ilgi çekebileceğini kanıtlar. İzleyicinin karşısına çıkıp filmin her karesinde yaşamın bir ayrıntısına dikkat çeker. Seyircinin kulağına fısıldadığı mottosu sanki her filmde aynıdır:

“Günaydın Gençlik! Tabulara saldır!”

 

 

Bülent Efe'nin diğer yazılarını okumak için;

Sinemada Gerçeklik

Acı Ölüm

Kötülük Çiçekleri

Sessizlil Kuleleri Yıkılmalı

Akıldışılığın İzinde

Erdemli Yoksul, Alçak Zengin

Aşkın Şeytani Yönü

Don Kişot'un Yeni Serüveni; Hiç Kimse Bir Yere Kaçamaz

Kafkaesk ve Gerçek Evrenin Tezahürleri

Politik Kamera

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri