27
Eylül

Sevinç Erbulak İle Söyleşi

27 Eylül 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Geçtiğimiz Pazar günü, Genco Erkal’ın Ali Paşa Hanı’nda sahnelediği Yaşamaya Dair oyunu öncesinde, Eminönü’nün kalabalık sokaklarında buluştuk Sevinç Erbulak ile. Ne İstanbul’un yorucu temposu ne de yoğun çalışma hayatı gölgelemişti yüzündeki gülümsemeyi. Öyle ki gündelik hayatın telaşı içinde sakinliğini, hassasiyetini ve nezaketini büyük bir özenle koruyan sevgili Sevinç Erbulak’ın sıcacık ve enerjik ‘merhaba’sı ile başlayan söyleşimiz, iki saati aşan bir kahve sohbetine dönüştü. Ailesini, yeni açtıkları Erbulak Evi’ni, memleket meselelerini, tutkuyla bağlı olduğu mesleğini, Kasım ayında sahneleyecekleri oyununu, sevdiği şehirleri ve kitapları kendi deyimiyle “aynaya konuşur gibi” anlattı. Bana da bu tatlı sohbeti olduğu gibi yansıtmak kaldı.  

 

Söyleşi- Işıl GEREK

Size sormak istediğim çok şey var ama son zamanlardaki en büyük heyecanınız Erbulak Evi ile başlayalım. Nasıl başladı hikâye? Yazarlık, çizerlik ve oyunculuk üzerine böyle bir eğitim kurumu açma fikri hep var mıydı?

Yok, nerde. Böyle şeylerin insanın aklında olabilmesi için deli olması lazım! (Gülüşmeler) Yaşadığımız ülkeyi, ülkenin koşullarını, üzerimizdeki bunca baskıyı düşününce… Yani hem görünür hem de görünmez bir sürü şey insanı paçalarından aşağı çekmeye uğraşırken böyle şeyler yapmak… 14 yıllık bir eğitmen olarak bu işin ne kadar zor olduğunu, herhangi bir şeyi öğretmenin zorluğunu çok iyi biliyorum. Ama birileri bir ev, bir okul, bir akademi açtığında, Gümüşlük Akademi gibi, Aykırı Akademi gibi, o zaman ailemden biri bir şey yapmış gibi hissediyorum. Bazı insanlarla kan bağınız yoktur, aynı anne ve babadan doğmanız gerekmez. Ama bazı yazarlarla, bazı oyuncularla, bazı televizyoncularla böyle olursunuz, bir bağ oluşur aranızda. Tekrar soruna dönecek olursam, hiç böyle bir hayalimiz yoktu. Zaten bu kurgulana kurgulana ilerleyen bir hayal olsaydı, her defasında aile üyelerini durduran sette olurdum çünkü böyle şeyler yapmak gerçekten çok zor. Ben yapım gereği, gönül verdiğim meslek gereği, dünyada mükemmel olan bir şey olduğuna inanmadığım halde -bunu kusurlarını çok seven, kusurlarıyla çok barışık olan biri olarak söylüyorum- inan ben bir ressam olsaydım bu kadar korkmazdım. Çünkü bunun kusursuza çok yakın olması gerekiyor. Hayatımda yaptığım kusursuza en yakın iş olması gerekiyor. Benim çocuğum bile bence hayatımda yaptığım en iyi şey ama kusursuz değil. Dolayısıyla bu okul, eğitim işleri, bir şeyler öğretmeye çalışmak beni ezeli ebedi korkutur. Bu tamamen ablam Ayşe Erbulak’ın düşüydü. Bir gün Dağhan’ı aramış. Onların da anne oğul aralarında garip bir sezgisel bağ vardır. Ablam telefonda, “Dağhan, sana bir şey söyleyeceğim.” demiş. Dağhan da, “Okul mu açmayı düşünüyorsun anne?” demiş. Gerçekten böyle çıktı. Sonra bana söylediler. Ben de öğretmeyi ve öğrenmeyi çok seven biri olarak, çok destekledim. Zaten ablam çok enteresan bir kadındır. Babama benden çok daha fazla benzer. Hayatın var olan güzel taraflarını, var olan kötü taraflarından sıyırmayı ve limonu limonata yapmayı çok iyi bilir. Bu anlamda babamın genlerini taşıdığını düşünürüm. Ben de babama çok benzememe rağmen, ben biraz daha gerçekçiyim galiba. Aslında ben romantik bir hayalperestim, sezgilerim tanrımdır ve yanılırım da. (Gülüşmeler) Öyle iddialı sözler söylemek istemem ama sezgilerimin aklımdan daha iyi çalıştığı kesindir. Ama bu tarz konulara ablama göre daha gerçekçi yaklaşabiliyorum. Ama ablamın benden daha iyi yaptığı şeyler var elbette, işletmecilik gibi. Mesela bana bu cafe’yi versen, üç gün sonra batırırım. Buraya gelen sevdiğim arkadaşlarımdan para almam falan. (Gülüşmeler) Şaka bir yana bu konuda ablamla Yin ve Yang gibi olduk. Ama bu beyazı birimiz, siyahı birimiz olduğu anlamına gelmiyor. Sürekli renk değiştiriyoruz birlikte. Dolayısıyla bu evi hayata geçirirken birbirimize benzeyen ve benzemeyen taraflarımıza çok yaslandık. Birbirimizden çok destek aldık. Tabii olayın bir de maddiyat boyutu vardı. Bu işler bir noktada para gerektiren şeyler. Orada da Dağhan kahramanımız oldu. Bu arada Dağhan’ın öyle çok parası yoktu, şimdi hiç yok. (Gülüşmeler) Şaka bir tarafa bu ev, Dağhan’ın, benim kızımın, belki onların çocuklarının geleceğidir. Ama hepsinin ötesinde, bu evin her noktasında babamın imzası, onun kuklası, onun ilkeleri, felsefesi, onun çözümcü ve pozitif tavrı var. Bugüne kadar ondan öğrendiğimiz her şeyi bilinçli olarak başkalarına aktarabileceğimiz, onun öğretilerini başkalarıyla paylaşabileceğimiz bir evimiz var artık. Çok acayip heyecanlıyım, çok korkuyorum ama korktuğum kadar da güveniyorum.

Nasıl bir sistemi var okulun? Okul da dememeliyim aslında, çünkü siz “ev” demeyi tercih etmişsiniz.

İlk olarak ablam, hayat arkadaşı Özden Özgürdal, Dağhan bunun adına ev demeyi tercih ettiklerinde çok büyük alkış geldi benden onlara. Çünkü ev çok daha gitmeyi özlediğimiz, kuş yuvası gibi bir şeyi çağrıştırıyor, sıcak, yani iyi bir karşılığı var bende. Ben kelimelerin müzikleri olduğuna inanıyorum. Ev, iyi bir isim. Okul sert ve keskin bir isim olduğu için değil ama bir hayali gerçekleştirmenin ilk adımında ev daha sarmaladığı için böyle dedik. Şöyle bir sistemi var. Burası bir konservatuvar değil. Hafta içi farklı meslek gruplarına yönelik olarak hazırlanmış bir programı var. Tiyatro derslerimiz var, bu derslerden birinin eğitmeni benim, diğeri de Yıldırım Fikret Urağ. Benim şu an Sırça Kümes’te de birlikte çalıştığım yönetmenim. Biraz Amerikanvari bir sistem düşündü Ayşe ve Özden. Ben bir sınıfın ana hocasıyım diyelim, haftanın bir gecesi avukatlara, pedagoglara, psikologlara, bambaşka meslekleri olan kişilere - ki bu çok büyük bir zenginlik- ben eğitim veriyorum; bir gün de o sınıfa ses-nefes, diksiyon gibi temel eğitimleri vermek üzere diğer branş hocaları giriyor. Bu aslında bir farkındalığı arttırma eğitimi gibi de düşünebilir. Aklınıza gelebilecek her konuda, sanat, edebiyat, hayvanlar, politika, aklınıza ne geliyorsa kavram olarak, tüm bu konularda insanın içindeki iyilik potansiyelini yükseltmek asıl amacımız.  Sistemin hafta sonu içeriği de 7-12 yaş arası çocuk grubunu kapsıyor. Belirli bir audition, seçme yapılamadı bu sene, ama bir göz ve konuşma audition’ı yaptık. Her başvuran alınmadı ama çok reddedilen de olmadı diyebilirim. Çünkü burası bir konservatuvar olmasa bile, bu şekilde ilerlemenin çok daha doğru olduğu inancındayız. Bu eğitimler Mayıs’a kadar sürecek. Mayıs sonunda sınıfların temsilleri olacak. Bu arada bu eğitimler devam ederken ustalarla sohbetler olacak. İşte Göksel Kortay gibi, Füsun Erbulak gibi, Ferhan Şensoy gibi, Mustafa Alabora gibi, Genco Erkal gibi isimlerle, bu isimler şu an saymakla bitmez. Böyle bir şey de planlıyoruz. Burası sadece bir tiyatro okulu değil. Dediğim gibi dünyayı algılamak ve farkındalığı yükseltmekse amaç, bu noktada sanatın tüm dalları işin içine giriyor aslında. Çünkü sanat sağaltır ve farkındalığı arttırır. Dolayısıyla edebiyat sohbetleri, ya da bize önerilecek her türlü yeni fikre de açığız. Bir de yazarlık ve çizerlik eğitimlerimizden bahsedeyim. Bütün alanlarda umarım ruhu şad oluyordur ama bu alan artık babamın krallığı. Orada da, aynı dünyada ve aynı yüzyılda yaşadığımız için şanslıyız dediğim, Özen Yula ve Hakan Akdoğan eğitim verecekler. Nihai hedef de, o atölyede yazılan şeylerin yukarıda tiyatroda oynanması. Böyle bir hayalimiz de var. Bu aslında belki bizim sonradan kuracağımız Erbulak Tiyatrosu, ne bileyim yapım şirketi ya da vakfının temeli aslında. Çünkü böyle hayallerimiz de var. Bir vakfımız olsa, burs versek ve eğitim imkânı sağlasak. Bunlar tabii çok sonra gerçekleşecek şeyler ama yola bu fikirle çıktığımızı söyleyebilirim.

Dediniz ki bu okulun bütün felsefesinde, prensiplerinde Altan Erbulak’ın imzası var. Babanıza olan düşkünlüğünüzü ve özleminizi çok iyi biliyoruz. Bu ev, onu bir anlamda yaşatmak ve genç kuşaklara daha iyi tanıtmak manasına da geliyor. Bir de bizim usta dediğimiz, belki bir dönem sizin de hocanız olan isimler, aslında babanızın çok yakın arkadaşları ve dostları. Onlardan dinlediğiniz hikâyelerle babanızı yeniden keşfetmek, onun bilmediğiniz yönlerini öğrenmek ne hissettiriyor size?

Muhteşem bir his. Her kız çocuğunun babası, kim olduğu hiç önemli değil, şöhreti, ismi, soyadı ne olursa olsun, bütün ‘iyi’ babalar kız çocuklarının kahramanlarıdır. Kızlar, döner dolaşır mumlarla onların benzerlerini arar ve de bulamaz. (Gülüşmeler) Çünkü o kadar yüksek bir çıta ki bu… Herkesin babası şahanedir ama babam hakikaten şahane bir babaydı. Altan Erbulak’tan bahsetmiyorum, benim babamdan bahsediyorum. Dediğin o kadar doğru ki… Bir insan onu hatırlayan son insan öldüğünde ölüyor aslında. Babamla ilgili bilmediğim o kadar çok hikâye var ki… Denk geldiğinde herkes anlatıyor. Çünkü öyle de tuhaf bir adammış. Ben çok erken kaybettim babamı, 13 yaşındaydım. Hoş bir kız babasını 100 yaşında da kaybetse, ona erken gelecektir. 26 yıl olmuş babamı kaybedeli. Bazen ailem dışında birinci halkamdan bir yakınım babasını kaybettiğinde onun bendeki tezahürü olgun bir insanın karşılayacağı şekilde olmalıdır belki ama bende öyle olmuyor. Bellek, zihin insanı çok tutsak eden bir şey. Bellek, hem bir hazine hem bir hapishane. Bu kadar unutan bir toplumda, belleğin hazine olması gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar kötü olaylar yaşadığımız ülkemizde, bu hazineye her yerinden yapışmamız gerektiğine inanıyorum. Ama bellek bir tarafıyla da bir zindan, hatırlatan ve üzen. Bu anlamda bu ev, belleği hazine olarak kullanma seçeneğini işaretleyeceğimiz bir yer. Ne demek bu? Babamdan kalan her türlü hazineyi, babamın sandığını açarak, vermeyeceğiz de, insanlara göstereceğiz ve paylaşacağız. Yani bu okul sandık açacak. İnsanlar bu ganimetleri nereden topladınız diyecekler. Hiç öyle zorlu, korsanlarla savaşılan yolculuklara çıkmadık, bizim kaptanımız vardı diyeceğiz. Kaptanın gemisi tekrar suya indi, belki de böyle bir şey.

Peki, belki bir anda hatırlamak zor olabilir ama babanızın hiç aklınızdan çıkarmadığınız sözleri ya da onun bakış açısını yansıtan cümleleri var mı, hayata dair, mesleğinize dair?

Şöyle şeyler var. Mesleklerle ilgili ne söylersem söyleyeyim. Astronot olmaya karar verdiğimde de, dansöz ya da veteriner olacağım dediğimde de, şöyle bir cümle hatırlıyorum: “Çok yakışır benim kızıma!” Tabii bu böyle dört kelimelik basit bir cümle gibi görünüyor ama bunun bana hissettirdiği güven tarifsiz. Benim hayatımda çok üzüntülerim oldu, beni üzmek ve kırmak çok kolaydır. Ama sırf bu cümleden ötürü çabuk toparlarım ve hemen ayağa kalkarım. Bazen “Boş ver Sevinç, geçer.” derdi ve her şeyin olacağına varacağına dair hissiyatımı kuvvetlendirirdi. Yani benim babam asla beni karşısına alıp böyle kalıp cümleler kurmadı tabii ama paylaştığımız anlar içinde bu yaklaşımı doğal bir şekilde benimsedim. İşte “Sevinç, hayvanları sev.”, “İnsanlarla ilgili kötü düşünme.”, “Sevinç insanları değiştiremezsin, onları olduğu gibi kabul et.” falan demedi tabii beni karşısına alıp. Herhangi bir zorlukla karşılaştığımda, “Boş ver, halledersin, sen yaparsın.” derdi. “Yapamazsan da yapamazsın, çünkü insansın.” derdi.

Aslında en başta söylediğiniz “Kusurlarımı seviyorum.” cümlesi de bunun bir yansımasıdır belki de…

Bayılıyorum kusurlarıma, böyle hepsini sergileyesim var, “Baak…” diye. (Gülüşmeler) Bu mantığa varmamın bir on senesi, hadi daha gerçekçi olayım bir beş senelik mazisi vardır. Çünkü ben Beckett’e bayılıyorum. Ne diyor; “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Bir daha dene, bir daha yenil. Daha iyi yenil.” Bu benim mottom, çok inanıyorum. Babam, Beckett değildi, böyle bir cümlesi yok hayatta. Ama babam bu cümleyi biliyordu ve buna o da çok inanıyordu. Bayılırım yenilmeye, insanı dinç ve diri tutar. (Gülüşmeler)

Peki, Altan Erbulak şimdi hayatta olsaydı, tüm bu yaşananlara, ülkenin haline bakıp ne söylerdi?

İnanır mısın, ben bunu bazen düşünüyorum. Bir defa babamın nerede duracağını çok iyi biliyorum. İşte Gezi’de koşardık. Şu an meşe palamudu gibi şehrin her yanına yayılmış ve alternatif tiyatro yapmaya çalışan çocuklara “Sizin bu rahatsız sandalyelerde yaptığınız da ne oluyor, tiyatro mu bu?” diyen ağabeylerimize, ablalarımıza inat, her gün onlarla olurdu. Onların afişlerini yapardı, onların programlarına katkı sağlardı. Kazandığı paranın bir kısmını onlara verirdi belki. Çünkü ailemizi hiçbir zaman ‘para’ yönetmedi. Tüm bu idealist yaklaşımların dışında, hiçbir şey yapmasa… Kavin’i görürdü ya. Ne diyeyim ki? Otursaydı, hiçbir şey çizmeseydi, hiçbir eyleme katılmasaydı, hiçbir yerde görmeseydik… Torunuyla resim çizseydi, elleri boya olsaydı, Kavin’e palyaço burnu taksaydı… Olsaydı da sadece bunları yapsaydı…

Ama aslında Altan Erbulak “mizah” demek. Gençlerin ürettiği o mizahi söylemler de hoşuna giderdi herhalde, öyle değil mi?

Ya, kesinlikle! Mesela ablam müthiş bir koleksiyoner, bende de babamın karikatür dergileri var. Gezi’den beri ben de karikatür dergilerini çok sıkı takip ediyorum. Çünkü bu dünyayı sanat kurtaracak diyoruz ya hani, mizah sanatın da üstünde. Sanatın bence en değerli dalı. Ve Gezi’de müthiş fışkırdı, inanamayacağımız ölçüde güzel şeyler okuduk.

Hiç böyle aklınızda kalan, bu da benim favorimdi diyebileceğiniz örnekler var mı?

Olmaz mı?  Tam birebir hatırlayamıyor olabilirim ama… “Ya, bilmem kaç milyar yıllık dünya tarihinde gele gele bu döneme mi denk geldik?”  diyordu mesela bir tanesi. (Gülüşmeler) Hayvanlara bir kap su, benim çok retweet’lediğim bir şeydi sıcaklarda. Biri şöyle yazmıştı: “Allah rızası için şu tomalara bir kap su.” Buna dakikalarca güldüm. Bu korkunç bir şey tabii. Sokak kedisinden çok tomamız var. Gerçekten artık lanet okuyorum. İnanan, kullanan, sıkan, öldüren, teşebbüs eden, hepsinin belasını bulmasını diliyorum. Can çıktı ya, insanları kaybettik. Artık duramıyorum yani, öfkemi dizginleyemiyorum.

Ama yine de dünya tarihinin bizi kesinlikle haklı çıkaracağına yüzde yüz inanıyorum. Bu dünyada faşiste, ırkçıya, kötüye yer yok. Kendi zamanında hepimize berbat şeyler yaşatabilir, çok kötü günlerden de geçebiliriz, geçiyoruz. Geçelim! Ama bu devir, bizler görelim görmeyelim bitecek.

Hadi biraz mutlu şeylerden konuşalım. Kavin mesela, kızınız. Nasıl bir anne-kız ilişkiniz var?

Kavin öğretmen, benim küçük ustam. Beni değiştiren, dönüştüren bir varlık. Bazen babamın bütün genetik kodlarını taşıdığını düşünüyorum. Bazen böyle hamuruyla uğraşırken öyle bir şey söylüyor ki, resmen bakakalıyorum. Bence bütün çocuklar bilir vaziyette doğuyorlar. Bu arada, Enver (Aysever), geçen programında “Bütün çocuklar aynı memlekettir.” dedi. Uzunca bir süre durdum ben ve hala bu cümleyi düşünüyorum. Ve buna tüm kalbimle inanarak bir küçük ekleme yapmak istiyorum. Bütün çocuklar bir bilge olarak doğuyorlar. Bak bu söylediğime çok eminim. Şimdiye kadar söylediğim her şey ile ilgili fikrim değişebilir. Ama röportajın şu noktasında söylediğim şeye inancım asla değişmez. Bütün çocuklar birer bilge olarak doğuyor. Biz bilerek veya bilmeyerek, onları bozuyoruz. Onları her türlü arızaya açıyoruz. Onların saatlerini, sistemlerini bozuyoruz. Onları yetişkinliklerinde günde iki defa doğruyu gösteren birer bozuk saate çeviriyoruz. Ben Freud’u çok severim, bir Freudyen olduğumu söyleyebilirim.

0-5 yaş arasındaki o döneme çok inanıyorum. Onun için hep gözlemlemeye çalıştım Kavin’i. Gerçi anne olunca asla yapmayacağım dediğim şeylerin hepsini milyarlarla çarparak yaptım. (Gülüşmeler) Ama yine de o 0-5 yaş arasını, bütün hatalarıma rağmen kıvırdım gibi. Kavin’e müdahale etmedim, hayallerini kırmadım, çok saçma şeyler düşündüğünde bile “yakışır benim kızıma” mantığıyla yaklaşmaya çalıştım.

Sizin anneanne, anne, torun, üç kuşak çok güzel seyahatler yaptığınızı, birlikte kültür sanat etkinliklerine gittiğinizi biliyorum. Anneanne Füsun Erbulak ile arası nasıl?

Aman tanrım! Çok zor, inanılmaz zor. (Gülüşmeler) Onların ilişkisi nasıl biliyor musun? Birbirlerini tırmalıyorlar, kan akıyor, pansuman yaparken de öpüşüyorlar gibi. Bunu da bir zamandır anladığım için hiç müdahale etmiyorum. Çünkü bu beni, üzerimden şehirlerarası otobüsler geçmiş gibi yoruyor. Tabii ki herkes kendi hikâyesinde çok haklı. Annem 71 yaşında, Kavin 7 yaşında. Mesela şu an evde nasıl olduklarını bilmiyorum, bir muamma yani. (Gülüşmeler) Tom ve Jerry’deki tüyler ve saçlar havada uçuşurken, Tom ve Jerry’den daha hızlı sarmaş dolaş olurlar. Ama tabii inanılmaz bir kuşak farkı var. Bazen anneme beni nasıl büyüttüğünü soruyorum. Böyle bir babaya sahip olmama rağmen şunu içtenlikle söylemeliyim ki çocuklar annelerinindir. Aynaya baktıklarında annelerini görürler. Ben bir yandan annemi eleştirirken, bir yandan da eyvah ben de kesin böyle olacağım diyorum. Onların arasındaki ilişki çok ilahi bir denge gerektiriyor. Ben de hiç ilahi bir figür olmadığım için dışarıdan izleyip müdahale etmemeye çalışıyorum. İkisi de çocuk bence, Kavin 2 yaş daha büyük ama. (Gülüşmeler)

Kavin şanslı bir çocuk, farkındalığı yüksek bir çocuk olarak yetişiyor. Peki, eğitim sisteminin giderek saçma bir hal aldığı bu dönemde, onun için ve diğer çocuklar için endişeleniyor musunuz?

Kavin adına endişelenmiyorum, çünkü Kavin iyi bir eğitim alıyor. Yani bu ülkede yüz çocuktan ikisinin alabileceği türde bir eğitim alıyor. En azından Atatürkçü bir okulda yetişiyor diyeceğim. Sonra da kendime kızacağım, çünkü bu ne demektir yani, ‘en azından’ ne demektir? Ama bunu söyler hale geldik. Dediğim gibi iyi bir eğitim alıyor ama bu çok bencilce... Ben şu anda çok bireysel bir noktadan, Sevinç olarak, şanslı bir şımarık gibi bunu söyleyebiliyorum. Ama ülkenin diğer çocukları için çok büyük endişelerim var tabii ki.

Yeni bir oyun hazırlığı içindesiniz ama bu kez farklı bir şey deneyimliyorsunuz. Sırça Kümes’ten bahsedelim mi biraz da?

Evet, söylediğin gibi şu an prova sürecindeyim. Ama bu kez bambaşka bir önemi var bu oyunun benim için. İlk kez reji masasındayım. Ben orayı çok merak eden bir oyuncu oldum her zaman. Ama hiçbir zaman heves etmemiştim. Bu oyunda da çok heves etmedim aslında. Oynayacağım bir projeydi, birdenbire çok iyi bir nedenden ötürü yardımcı yönetmenlik yapmam teklif edildi. Vallahi daha beş gündür prova yapıyoruz ama evde kaç sayfa notum var bilmiyorum. Çok başarılı oyuncularla, benim de yıllarca sahneye beraber çıktığım partnerim Sevil Akı ve üç tane çok genç, hayatlarının birinci veya ikinci oyununu oynayacak meslektaşımla çalışıyorum. 25 yıldır yaptığım işe bu kez tam karşıdan bakıyorum. Aynı mahallede karşılıklı iki ev gibi düşün. Çamaşır makaralarını düşün. Hep astığım yerde değilim de, karşı pencereden makarayı sarıyorum ve çamaşırlar kurumuş mu diye bakıyorum. Tam olarak böyle... İnanılmaz bir deneyim, çok keyifli. Düşün daha 5 gün oldu ama çok büyük zevk aldım. Çok iyi akort olmuş bir ekip var. Tennessee Williams’ın bir metni Sırça Kümes, tiyatro tarihinin en incelikli metinlerinden biri. Yönetmenimiz de böyle tarif ediyor. Ben de text’imin üzerine ‘incelikler yüzünden’ yazdım. Ben incelikler yüzünden başıma gelecek her şeye hazırım. Çünkü incelik nicedir de kaybettiğimiz bir kavram. Bu dünyayla benim şöyle bir problemim var. Yaşadığım ülkeyle ben uyumsuzuz. Kendimi konforlu ve mutlu hissetmiyorum.

Şehirler değişti mesela, öyle değil mi? Gezmeyi çok seviyorum dediniz. Herkesin hayran olduğu İstanbul’u bile bir sakillik aldı. Her yer beton, keşmekeş. Eski İstanbul’u özleyenlerden misiniz? Ya da bu kaostan kaçıp gitme hayalleriniz oluyor mu ara sıra?

Bu çok kibirli gelebilir, çok ayıp ediyor olabilirim ama ben bir İstanbul sever değilim. Çünkü bir şehri sevmek için o şehrin etinden sütünden faydalanmak gerekiyor galiba. Benim çok öyle bir hayatım olmuyor. Ben sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken buluyorum kendimi. Mesela bana nerelisin diye sorarsan, ben aslında İzmirliyim. Beni bıraksan ben İzmir’de yaşarım. Sen de İzmirlisin, ne demek istediğimi anlıyor olmalısın. (Gülüşmeler) İzmir’in güzel insanında mı, gamsızlığında mı, bira patatesinde mi, çöp şişinde mi, ya da benim ilk aşkımda mı bilmiyorum, beni çeken bir şey var. Beni bıraksan Seferihisar’da yaşarım. Yavaşlamak bazen çok iyi geliyor. Mesela şu anda Seferihisar’da günbatımına karşı oturmuş, Aykırı Akademi’de Jehan’ın bir yazısını okuyor olmak isterdim yani. O arada CD’de Küçük Kadın’ı da söylüyor olsaydı… Ve ben Kavin’in geleceği ile ilgili hiç endişe taşımasaydım ve bahçemde biberlerim olsaydı, Türkiye daha yaşanılabilir bir ülke olsaydı… O zaman çok daha mutlu olurdum. Mesela bir kitapevi açmış olsam, bir okur benden Murakami’nin İmkansızın Şarkısı’nı istese. Kendimi, “Seviyor musunuz, 1084’ü okudunuz mu?” derken bulsam. Sonra “Yok, okumadım.” cevabını alınca “O zaman önce bunu okur musunuz?” deyip kitabı hediye etsem... Kitapçı batar tabii bir süre sonra. (Gülüşmeler) Ama bu hayallerim gerçek olacak mı bilmiyorum henüz.

Kimler var başucunuzda? Vazgeçemediğiniz yazarlar, şairler kimler?

Murathan Mungan var mesela. Hep var, kitapları bitince geri dönüp okuyorum. Çünkü bence bütün sevdiğimiz yazarların kitaplarıyla aslında kendimize dönüyoruz. Bazen ikinci okumalarda altını çizdiğim satırlara bakıyorum ve gözlerim büyüyor. Her geri dönüşte yeni bir şey keşfediyorum, hatta bu kitabı düzgün okumamışım dediğim de oluyor. Aslında okuyorum ama ben dönüşüyorum. Dönüştüğüm için de her seferinde yeni bir duyguyu keşfediyorum. Murakami yine, onu öylesine söylemedim. Bence benim için yazıyor. Amin Maalouf’u çok seviyorum. Berrak Yurdakul’u, Hakan Günday’ı çok seviyorum. Kavin’in adını Efla koymayı düşünecek kadar çok seviyorum Hakan Günday’ı. Yenilerden Mahir Ünsal Eriş’e tapıyorum. Leyla Erbil, Tezer Özlü, Hermann Hesse… Kitap okumayı seviyorum aslında.

Şunu da sormadan geçmeyelim. İşte tiyatro dedik. Tüm bu tepeden inme yönetmelik değişiklikleri, baskılar, müdahaleler, TÜSAK’lar vs. Evet, bir şekilde bizler yapılmaması gerekenlerin farkındayız. Ama iğne çuvaldız hikâyesinde olduğu gibi, şöyle bir dönüp baktığınızda, tiyatrocular arasında gerçekten herkes üzerine düşeni yapıyor mu, bir fikir birliği var mı? Yoksa dönüp özeleştiri yaptığınız konular var mı?

Bu şahane bir soru bence. Çünkü bu soru TÜSAK zırvalığı, şehir tiyatrolarındaki yönetmelik değişiklikleri vb. konuları kapsıyor tabii ki ama cevabı bizde aslında. Çünkü bir şeyin değişmesini istiyorsak, o zorlu ve meşakkatli yolda kendimize dönüp bakmadığımız sürece, benim nerem su kaçıyor, ben nereden kurander yapıyorum demediğimiz, meslektaşlarımızla biz nerede yanlış yapıyoruz, neyin farkında değiliz demediğimiz sürece bütün değişimler kısa vadeli değişimlerdir. TÜSAK’a indirgeyecek olursak konuyu, bizim de yapmamız gereken çok şey var. Tembellik yapıyoruz, alışıyoruz, ihmal ediyoruz. Ben şu konudaki fikrimin çok iyi anlaşılmasını rica ediyorum. Bazı büyüklerimizin, onların ağzıyla söylüyorum, “devlet tiyatroları bu naftalinli ve ağdalı yapısından tabii ki çıkartılmalı, tabii ki sadeleştirilmeli, özelleştirilmeli” cümlesine hiç inanmıyorum. Bu iki çok köklü kurumun, okulun, imparatorluğun adına ne derseniz deyin, çok önemli olduğunu düşünüyorum. Benim bölgelerde çalışan nefer arkadaşlarım var, tiyatronun ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmayan insanlara yıllardır tiyatro götüren. Ve bu insanlar ÇA-LI-ŞI-YOR-LAR. Evet, istisnalar söz konusu, kötü örnekler var biliyorum, tanıyorum. Zaten toplamda 300 kişiyi barındıran bir kurum. Birkaç kişinin çalışmadığından yola çıkarak bir meslek kolunu yakabilmeye, satabilmeye kimse teşebbüs etmemeli. Bizler mal değiliz. Sanatçı, hiç kimsenin malı olamaz. Nedir yapılması gereken? Karşı tarafın teknik bilgi eksikliği var. Bu insanlarla masaya oturup konuşmalıyız. Bir ülkede “Tiyatroyu tiyatrocular yönetir.” demek zorunda kalınır mı? Kim yönetecek başka? Şehir Tiyatrosu’na yeni bir yönetim geldi biliyorsunuz, ben çok umutluyum. Çünkü en azından şu anda çok saygı duyduğum insanlar geldi ve gerçekten doğru olanın ne olduğu araştırılıyor. Biz olması gerekenleri söyleyeceğiz, karşımızdaki insanlar da bir dakika bu insanlar bizden daha iyi biliyorlar, teknik konulara daha hakimler, biz ne yapıyoruz, ayıptır diyecekler. Bir insanın bunu diyebilmesi için ona ayıbın ne olduğunu göstermek lazım. Bunu da sahne üzerinde, yine işimizle, konuşarak, aktararak göstereceğiz. Çünkü yanlış biliyorlar. Aslında sadece bunu aktarmaya ihtiyacımız var.

Tüm bu karamsar tabloda, sizin de söylediğiniz gibi, tiyatroyu herkese ulaştırmaya çalışan isimler var. Tiyatroyu olabilecek her mekâna taşımaya çalışan isimler. O isimlerden biri Genco Erkal. Çok talihsiz bir olay yaşadı geçtiğimiz günlerde. Buna rağmen -akşam da izleyeceğiz- devam ediyor, direniyor. İnsan şöyle düşünüyor; tiyatroculuğunun, ustalığının da ötesinde, bu kadar nazik bir insana bu nasıl yapılır?

Zaten bence tam da bu nedenle biliyor musun? Bu kadar nazik insanların başına ancak böyle bir şey gelebilir. Ama yine ancak bu kadar usta insanlar devam edecek gücü ve yüreği kendilerinde bulabilirler. Ve Genco Ağabey, benim sosyal medyadan takip edebildiğim kadarıyla, konu yeterince hassas olduğu için davalık falan olmayı da tercih etmiyor. Hayat bilgimden ve tecrübelerimden ötürü hiç şaşırmadım aslında, bu yaşanan o kadar hayattan ki. Kötülük yapmak istedikten sonra… Burada farkına varılması gereken şu. Bir kötülük yapılmış ama Genco Hoca ona şu anda yapmayı en iyi bildiği şeyle cevap veriyor. Aslında bunu cevap vermek için de yapmıyor, o orada seyirciyle buluşunca nefes alıyor, güç buluyor. Onunla aynı çağda yaşayan insanların buna her gün gerçekten şükretmesi lazım. Bazı insanlar başlı başına bir okuldur, bir binadır. Öyledir yani, tuğlalardan oluşurlar. Ne bileyim işte sanat maratonu yapıyoruz Genco Ağabey açıyor, kapatıyor. Gezi oluyor, Genco Ağabey orada. Yani o dünyanın farkında, nerede yaşadığını biliyor ve her şeye rağmen ‘negzel’ direniyor. Bu da Gezi’den kaldı. Onu çok seviyoruz. Kesin bilgi. (Gülüşmeler)

Fotoğraflar- Orçun Dalarslan

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri