25
Eylül

“Kalem, eşyadan biri değil, âzadan biridir.”

25 Eylül 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Onur Behramoğlu

İbrahim Alaettin Gövsa’yı bugün pek kimseler hatırlamaz. Servet-i Fünun’da şiirler yayımlayan, ansiklopedileriyle anılan, üç dönem milletvekilliği yapmış bir şair-yazar. ‘Kalem’e dair bir makalesinde, “Kalem, eşyadan biri değil, âzadan biridir.” dediğini bilsek, bir onu unutmasak da olurdu aslında. Kalem, eşyadan biri değil, âzadan biridir, evet. Alınıp satılamaz. Yani, satılamazdı.

Üç tür kalem sayar makalelerinden birinde üstadımız: Nebati kalem, kamıştandır, içlidir, mistik. Kâğıt üzerinde terennüm eder gibi. “Bütün Divan şiiri kamış kalemle yazılmış oldukları içindir ki, dimağdan ziyade hisse dokunur.” Hayvani kalem, kuş kanadındandır, kaz ya da kuğu. Biraz havaidir öyleyse, uçaradım, uçucu; bizim buralarda doğduğuna pişman ederler adamı ama, hani belki uçuk! Sabahattin Eyuboğlu ne güzel söyler: “Tanrı kitap yazsa kuş diliyle yazardı çünkü yalnız kuş her yerde ve her zaman aynı dili konuşmakta ve hiçbir politikanın sözcüsü olmamaktadır.” Madeni kalem ise, ruhu öldüren maddenin kalemidir; soğuk, sihirli tesirler yaratmaktan âciz, yine de kibirli.

Dördüncüsünü de biz ekleyelim: Âzadan biri değil, alınıp satılır en ucuz eşyadan biri olan satılık kalem, satılmışların kalemi, kirli, rüsva, utandırıcı. Kapıkulu, Yeniçeri zorbası, zaptiye çavuşu. Namık Kemal, ‘Arap köle’ derdi kalemine. Arap, ‘arebu’dan gelir, ‘çölde yaşayan’ anlamında, çölde, yapayalnızlıkta, birbaşınalıkta. Devletten yardım dilenenlerin, devlete kapılananların, devlete selam duranların kalemleriyse… Onlara sıfat yakıştırıp sıfatları küstürmeyelim. “Soğuk devlet, soğuk gece, arkadaşlarım nerde / ah, ölüme mi indiler henüz hayata çıkmadan” dediğidir devlet, Haydar Ergülen’in; naçizane “Ey devletin ülkesi ve milletiyle / gıcır bilyelerini çalması / dal gibi çocukların” dediğimdir.  Haykırıp ‘Eyyy!..’diye meydan okumuyorsak… ‘Ah!’ ile anılacaktır. Budur devlet, bu kadardır.

‘Manevi şahsiyetimizi tahkir ve tezyif’ için örgütlenmiş yapılarla imtihanın en haysiyetli sayfalarını devrimciler ve devrimci sanatçılar yazarken, sınıfta kalan ortalamacıların, düzen yardakçılarının, ilişki kotarıcıların maceralarını da, 12 Eylül’ün yıldönümünde tarihe not düşmek gerekir. Değil mi ki devletin ve devletlilerin ellerine tutuşturacağı üç beş kuruş, sunacağı makam, mevki, ödül için marifet sergilemeye devam edenler vardır hâlâ…

İşte, 15 Temmuz 1933’te, “İnkılâbın, her sahada, yokluktan varlıklar yaratmak işine girişmiş olduğu bir devirde acısı hissedilen boşluğu doldurmak  amacıyla” yayımlanan Varlık dergisinin 12 Mart 1971 darbesi sonrasında yayımlanan 763 numaralı Nisan 1971 sayısı. “Atatürk’e dönüş” başlığıyla selamlıyor cuntacıları, derginin sahibi ve yazı işleri yönetmeni Yaşar Nabi Nayır. “Komutanların muhtırası ile birlikte tekrarlayalım” demekten hiç utanmadan marş ritminde söylüyor, mümkün olsa haki renk mürekkeple yazacak: “Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. Türk Milleti’nin ve sinesinden çıkan silahlı kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir. Tek sözcüğünü değiştirmeden altına imzamı atabileceğim bu görüşe katılmayacak, politika çirkefine bulaşmamış, kaç gerçek aydın çıkar?”

Yaşar Nabi, darbecilerin muhtırasındaki tek sözcüğü bile değiştirmeye cüret edemezken, “politika çirkefine bulaşmış” gerçek aydınlarımız, sanatçılarımız, devrimcilerimiz işkencehanelerin, hapishanelerin, darağaçlarının yolunu tutmaktaydılar. Aynı manzara, 12 Eylül sonrasındaki 877 numaralı Ekim 1980 sayısında tekrarlanacak, “yokluktan varlıklar yaratmak işine girişilmiş devirde acısı hissedilen boşluğu doldurmak amacıyla” kurulmuş olan Varlık, “Yolundayız Atatürk” başlıklı yazı ile zorbaların önünde eğilecektir: “12 Eylül sabahı ‘ihtilal’ sözcüğüyle uyandık ulusça. Ülkemizin içinde bulunduğu politik karmaşa, anarşi ve terör her gün biraz daha tırmanış göstererek tüm sınırları aşmıştı son zamanlarda.” (Sanki Orgeneral Kenan Evren konuşuyor, değil mi?) “Artık yapılacak tek şey, yeniden demokrasiye dönüş için Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu amacı gerçekleştirmesini beklemek ve güven duymak olmalıdır. Yapılacak iş kolay değildir, bu doğru; ancak Milli Güvenlik Konseyi de hiç kuşkusuz bunun bilincindedir ve gereken azme sahiptir, biz bu inancı taşıyoruz. Yeni yönetime saygılarımızla en içten başarı dileklerimizi sunuyoruz.”

Yapılacak tek şey hususunda Yaşar Nabi ve Varlık ile hemfikir olmayan, yeni yönetime saygılarını sunanların utancını da yüklenerek darbecilere meydan okuyan aydınlar, sanatçılar, devrimciler için yine işkencehaneler, yine hapishaneler, sürgünler, darağaçları… Şiiri o cevahir yürekliler yazarken, Varlık dergisine kalan da Özbek İncebayraktar adındaki bir 23 Nisan manzumecisinin Atatürk güzellemesi olacaktır elbet: “Senden uzaklaşmıştık, sapmıştık yolumuzdan, / Yine döndük o kutsal izine Atatürk’üm. / Ne zaman darda kalsak koştuk Anıt-Kabir’e, / Yüz sürdük ayağının tozuna Atatürk’üm. / Yüzümüz kalmamıştı huzuruna çıkmaya, / Gururla bakıyoruz yüzüne Atatürk’üm. / Başka düşler peşinde koştuk körler gibi, / Dönüp dolaşıp geldik sözüne Atatürk’üm. / Biliyorum kaç yıldır kırgındın hepimize, / Çalışıp gireceğiz gözüne Atatürk’üm. / İnan ki elimizden tuttukça yüce ruhun, / Çıkacağız her yolun düzüne Atatürk’üm.” Bu eşsiz eser Varlık kapısına plaket olarak çakılsın, hiç unutulmasın bu utanç belgeleri, hiç unutulmasın!.. Önünde yerlere kadar eğildikleri devletten üç beş kuruş yardım aldılarsa onun belgesini de yanına ekleyelim. Aynı sayıda Mustafa Dertli, Tahsin Yiğit, Recep Bulut, Esra Nilgün Mirze gibi, her biri şiirimizin unutulmazları (!) arasında yer alanların manzumelerini yayımlayanlara, bir de Sartre’ı hatırlatalım: “Beni şiirden nefret etmekle suçluyorlar. Kanıtı şu ki, deniyor, Temps Modernes pek az şiir yayımlıyor. Oysa bu, tersine, bizim şiiri çok sevdiğimizin kanıtıdır.”

Biz şiiri çok seviyoruz, öyleyse dalkavukları çukurlarında bırakıp mübarek kalemimize dönelim. Ucundaki yarığın, eli kalem tutandan yana olanına ‘Ünsi’, yazıdan yana olanına ‘Vahşi’ denilen kalemimize. Belki bir sır saklıdır bu sözcüklerde. Üns, sevgiliyle başbaşa kalmanın doruk ânı. Hak ile ünsiyet peyda ettiğinizde, yakınlık kurduğunuzda perde ortadan kalkar, sufi inancıdır. ‘Ünsi’nin karşıtı ‘vahşi’ ise, yabani olandır, yalnız olan. Görülmeyen, bilinmeyen, duyulmayan. Demek, şairlerin alanı. Vahşi hayvandan söz ediyorsak, karşıtı ehlidir, ehlileştirilmiş, yola getirilmiş, dizginlenmiş. İnsanı tanımlarken vahşi demeyi yeğlediysek, karşıtı ünsidir. İnsan, ünsiyet sahibi anlamında, yakınlık kurabildiğimiz, bize benzeyen, bizden tarafa bakan, bizden olan demektir, ‘ins’ten gelir. ‘İns’in karşıtı da ‘cin’. Bilinen ve bilinmeyen… Varlık ve yokluk…

O halde, bir yanda üns ve ins, diğer yanda vahşiler ve cinler. Bu noktada Dücane Cündioğlu’dan el alarak soralım: “Kişi niçin vahşet içinde kalmayı (yalnızlaşmayı) göze almadıkça, ehlileşmeye direnmedikçe, içeriden dışarıya çıkmadıkça, kısacası statüko karşısında huysuzlaşmadıkça insan olmayı başaramaz? Yoksa ‘üns’, başkalarıyla değil, bizatihi yâr ile, yani kendin ile başbaşa kalmak demek olmasın?”

Esirgeyip bağışlayarak, onu ele vermeyerek Jean Valjean’a insanlığın kutlu yolunu açan papazın şefkatini, merhametini kimse kimseye çok görmemeli. Haysiyetsize haysiyetsiz demekten de çekinmemeli kimse.

Şair, vahşet içinde kalmayı göze alan, böylelikle kendiyle ünsiyet peyda eden, kendini ve her şeyi duymaya yaklaşıp insan olma mertebesine yakınlaşandır. Kâinatla yaşıt şiirin birkaç yüzyıllık küçük kardeşi edebiyat da, her türlü otoriteye direnip diklenen vahşi yazarlarının cin ifrit kesilmiş kalemleriyle kendi haysiyetli tarihini yazacak, yaratacaktır.

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için

Seksenlerde Çocuk Olmak; Nemeçek, Kunta Kinte, Kamber Ateş Nasılsın?

Yatağından Tedirgin Su

"Bütün Mümkünlerin Kıyısında"

Leyla Erbil'den Onur Behramoğlu'ya Mektuplar

Amma Karenina (Senden Öğrendiğim Şarkılar)

Özgürlüğün Şarkısını Söyleyen Şair Kardeşlerimle Birlikte

Herşey Ne Kadar Avuntusuz

Benim Bildiğim Berkin

Şiir Tam da Böyle Birşey Olmalı!

İçimizdeki Şeytan; Faşizm

Şairin Fazıl'ı, Fazıl'ın Şairi

Direnenler'in Rabia'sı

Kardeşim Hristo; Yaralarını Sözcüklere Sararak Direnenler

Bende Beni Aşan Kudret; Panik Atak...

Bazen Üzümü Atlayıp Şaraba Geçer Gibi Gider Güz... (Sezai Karakoç'la Sabah Çayı)

Bir Bayram Sabahı "Çocuk ve Allah"

Genç Şaire Mektup

Beşiktaşk

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri