12
Eylül

Nemeçek, Kunta Kinte, Kamber Ateş Nasılsın?

12 Eylül 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Onur Behramoğlu

1975 sonlarında başlamıştı 12 Eylül, doğduğum günlerde... Milliyetçi Cephe hükümeti, sola karşı devletle işbirliği içerisindeydi.

İlk hatırladıklarım, denizden kaptığım mikrobun belimde büyüttüğü çıbandan bedenimi temizleyişlerine dair. Ellerimi ayaklarımı ameliyat masasına bağlayıp ‘neşter!’ dediler. Sonrasında, avutmak için balonlar almışlardı.

Türkiye’nin de elleri kolları bağlanmış, Türkiye’ye de neşter, Türkiye’ye de kan kırmızı balonlar...

Adı ‘komünist savcı’ya çıkmış babamı, İstanbul Bayrampaşa Cezaevi Savcısı iken Balıkesir-Bigadiç’e sürdüler... Başka bir dünya, başka bir hayat... Önemli olan, ‘başka’ sözcüğü, işte onu öldürmekteydiler. 12 Mart tragedyası oynanmış, sıra 12 Eylül soykırımındaydı. İnsanın yenilmesinde değil, ellerinin ayaklarının bağlanıp neşterlenmesinde...

Tüm hayatını haksızlıkla mücadeleye adayan on kaplan gücündeki Kızılmaske’nin tutkunu bir çocuktum!.. Adı ‘Fantom’dur, ‘Ölümsüz Ruh’tur, ormanın derinliklerinde yaşar. Birisine yumruk attığı zaman, yüzüğü, kötü adamın yüzünde kuru kafa izi bırakır; bir bölgede bu işaret varsa, orası Kızılmaske’nin koruması altındadır… Sezgin Burak’ın kaleminden Tarkan’ın çizgi romanı beni büyülerdi: Maryo’nun Kuşları, Gümüş Eyer, Altın Madalyon, Honoriya’nın Yüzüğü… Derin bir çukurun içinde, kemik ve iskelet yığınlarının arasında yaralı yatan Tarkan’ı çukurun başında uluyarak bekleyen kurt, bugün de ilk günkü kadar canlı bir görüntüdür belleğimde.

Öksürük, bademcik ağrısı, bronşit… Soğuk suyla yıkamışlar doğduğumda, ondandır, öyle derdi annem.

Mahallenin çete reisi olan ablamla el ele tutuşup okula giderken, köşedeki duvarın üzerinden atlayıp yan sokağa sapana kadar, dönüp dönüp anneme el sallardım. Aslında, yolun o noktasına dek, dönüp anneme el sallamaktan başka düşüncem olmazdı.

Bir gün geriye baktığımda onu pencerede göremeyeceğimi için için duyumsamanın kederi… Oğullar biraz böyledir...

Annem gencecik yaşında enfarktüs geçirip, Balıkesir’deki bir hastanede aylarca yattığında, evimiz yavaşça eriyip çözülecek gibi gelmişti bana. Virajlı dağ yollarından hastaneye giderken uçurumlara bakıp ürperişim, ne diyeceğimi bilemeden koşup anneme sarılışım, babamın gece yarılarında sarhoş olup onu hatırlatan şarkılar çalıp söyleyişi…

Siyah beyaz televizyon her gece istiklal marşı ile kapanırken ayağa kalkıp hazır ol vaziyetinde marş söylemeyen seksenler çocuğu yoktur. Siyah beyaz generaller, ellerinde necefli maşrapa, Bay Yanlış’ı Doğru Ahmet’e dönüştürüyorlardı. Beyaz yakalı önlüklerimiz simsiyahtı.

O günlerde, çok renkli, çok neşeli bir kartpostal; yüzünü görmediğim Nihat amcamdan. “Benim sevgili yeğenlerim, nasılsınız? Çok merak içindeyim. Bana hemen annenizin sağlığı hakkında haber iletin.” Sürgündeydi amcam, yakında yurttaşlıktan çıkarılacaktı. Ataol amcam da sekiz sene hapis cezasına çarptırılıp Paris’e kaçmak zorunda kalacak; biz, doğu sürgününe gidecektik.

Babam, gece yarıları keşfe giden, otopsi yapan, silah atan, rakı içen, akordeon ve org çalan, türküler söyleyen, küfreden, avcılık eden, çok şık giyinen, racon bilen yakışıklı bir adam olarak, dünyanın tüm zalimlerine karşı mazlumlara sahip çıkmaya mecbur insanın meydan okuması, delikanlılığıydı. Taşkın bir yaşama sevinci, dünyada olma coşkusu yüklerdi hepimize… Serpmeyle balık avlamak, köpekleri sevmek, külüstür bir jipe atlayıp yollara düşmek, kamp yapmak, şiirler okumak, piyangodan çıkan parayla ilçedeki herkese birer takım elbise diktirmek, babamdı. Annem, bu deli dolu adamın güvenli limanı, annesi, yâri, yâreni…  Elimden tutup, kadınların gittiği el sanatları kurslarına götürürdü beni. Ellerin bir şeyler yaratışını izlemekten sevinç duyardım, hele annemin ellerinin… Kadınları beğenirdim, en çok da, bacaklarına bakmaktan kendimi alamadığım genç bir komşu teyzeyi… Maden işçisi Yusuf Hamusçu’yu da çok sever, geceleri biz uyurken onun yer altında çalışıyor olabileceğini düşünür, bazı günler onu simsiyah eve gelirken görür, sağ salim dönüşünden mutluluk duyardım. ‘Savcı bey’in oğlu’, ‘maden işçisinin oğlu’na kıyasla her zaman biraz ayrıcalıklı olsa da, Cumhuriyet Savcısı ile maden işçisi komşu olabiliyorlardı.

Maçlarda av köpeğimiz de bizimle oynar, leblebi tozu en yakındakinin suratına üflenir, traktörlerin ardında şeker pancarı kapma yarışına çıkılırdı. Top oynamaya bayılır, leblebi tozunun boğazımda kalmasından çekinir, traktörlerin peşinde koşmayı küçümserdim. İnşaat tepesinden aşağıdaki kumların üzerine atlardım, korkmadığımı kendime kanıtlamak için.  Mahalledeki çocuk çetelerinden uzak, elimdeki çomakla yerlere şekiller çizip saatler boyu bir başıma otururdum tozlu sokağın ortasında. Bir gün, nerelere dalıp gitmişsem, tuttukları iki ayrı köşeden birbirlerine acımasızca taş atanların savaşının ortasında olduğumu, kafama koca bir taşı yiyip kanlar içinde kalınca anlamıştım. Ablam, benim acıma benden daha çok ağlamıştı – ki bunun ilerde değişmeyecek ender birkaç şeyden biri olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Bir de, kitaplara duyduğum sevginin…

Bir seferinde, rakip çetenin erkek reisi, yüreklice çarpışmak yerine ablamın ayağına neredeyse kaya büyüklüğünde bir taşı bırakıverince, kalbimin göğüs kafesinden çıkacağını sanmıştım. O iri kıyım, korkak reise dersini vermeliydi ama nasıl? Hayatta bunun her zaman mümkün olamadığını sezdikten nice sonra, Pal Sokağı Çocukları’nı okudum. Ben artık biraz Nemeçek’tim. “Bütün bu kalabalığı bir atılışta yere serecek kadar gücü varmış gibi  başını dimdik tutarak yüksek sesle suratlarına haykıran bu yumruk kadarcık delikanlı”nın, kendinden güçlülerce boğazına kadar suya sokulurken bile, soğuk aldığı için günlerdir öksürmekte olduğunu saklayarak duruma sessizce katlanması ve sudan çıktığında haykırışı: “Beni bir kez daha suya soksanız, yüz kez, bin kez daha suya soksanız gene, yarın da, öbür gün de buraya geleceğim. Ben sizin hiçbirinizden korkmam.”

Dünyanın merkezine seyahate çıkmış on beş yaşında bir kaptan, denizler altında yirmi bin fersah giden bir gezgindim. Jules Verne, keşfetmenin büyüsünü duyuruyordu. Önüme serdiğim haritalarda ülkelerin sınırlarına bakıp bayraklarını tanıyor, en uzaktakilerine hayali seferler düzenleyip zenginlik ve mutluluk götürüyor, her birinde güzel kadınların kahramanı oluyordum.

Bazı yazlar, Bursa’nın Apolyont köyüne gider, emekli edebiyat öğretmeni Hasan dedemin göl kıyısındaki evinde, kurbağa seslerini dinleyerek uyurduk. İpekböceği, zeytin ağaçları, sazan, turna, kerevit... Koyunlarında su yılanları saklayan köy çocukları... Sazlıkların arasından süzülen kayıklarla göle açılmak.

Anneanneme aşağıdan seslenirdik: “Ananeeeeeeee”; o yanıtlardı: “Huuuuuuu”… Bize öyle sesleneceğini bilir, daha eve koşarken, bunu birbirimize söyleyerek kıkırdaşıp gülerdik ablamla. Suya girdiğimizde ben Stan Laurel olurdum, ablam Oliver Hardy. Birbirimizi batırmaya çalışırdık. “Olliciğim” derdim, “Tamam, dur, çok su yuttum.” O zaten kıyamazdı.

Apolyont’tan Bigadiç’e gece vakti dönüşlerimizden birinde uçuruma yuvarlanmış şehirler arası yolcu otobüsünü görüşümüzü, yaralılardan gelen iniltileri, babamın yardım etmek için aşağıya inip otobüsün içine girmesiyle aracın tekrar devrilmesinden korktuğumu hatırlarım. Apolyont’a birkaç günlük ziyaretlerimizden birinde, elinde tüfeğin patlamasıyla bir parmağı neredeyse kopan babamın kanlar içinde eve dönüşünü, sevinçle arabaya koştuğumda karşılaştığım manzarayı, Bursa’daki hastanede saatler süren ameliyatını da...

Erzurum-Oltu’ya ‘tayin edilmemiz’ üzerine doğu sınırına kadar uzanan bir yolculuk yaptığımızda, mağara içlerinde yaşayanları görmek beni ürpertmişti.  Babam birkaç ay Oltu’da kaldı, annem-ablam-ben, ilk kez uçağa binerek, Erzurum’dan Ankara aktarmalı olarak İstanbul’a geldik.

Kan ter içinde top peşinde koşup kendimi kalede Simoviç-orta sahada Cevat Prekazi-forvette Maradona olarak düşler, mahallenin en güzel kızına âşık olur, harçlığı bakkala yatırıp Meksika’daki dünya kupası maçlarıyla ilgili renkli çıkartmalar toplar, ranzanın üst katında her gece uyumadan önce dua eden ablamın yatağını yattığım yerden ayaklarımla yukarı kaldırıp dua etmesine engel olur, onunla birlikte videocudan aldığımız filmleri tutkuyla izler, Dallas-Beyaz Gölge-Mavi Ay-Dempsey ve Makepeace-MacGyver-Alf-Görevimiz Tehlike-Küçük Hanım-Kara Şimşek-Shogun-Uzun Çoraplı Kız Pippi-Altın Kızlar-Benny Hill-Cosby Ailesi-Charles İş Başında-Webster-A Takımı-Alacakaranlık Kuşağı-Emret Bakanım-San Francisco Sokakları dizilerini takip eder, yaşıtlarımın pek çoğu gibi Hayat Ağacı’nın Sam’i ve Çalıkuşu’nun Feride’si Aydan Şener’le ilgili hayaller kurardım İstanbul’daki çocukluğumda... Kuzen Larry ile Kuzen Balki, ailedendi; Adile Naşit ve ‘Kaptan Kusto’ da öyle... Pazar kahvaltısını yaparken Red Kit’in maceraları, hemen ardından kovboy filminin başlaması beklenir; Pazar Konseri, bazen sıkıcı da bulunsa, saygıyla dinlenirdi. Dedemle sinemada Rocky izlemek, bayram sevinciydi. Tipitip saflığıyla Samantha Fox’un göğüslerine bakmak, 23 Nisan’ı dünya çocukları ve Halit Kıvanç’la şenlik havası içinde kutlamak, ‘Arkadaşım Fanta portakal tadında’ şarkısını söylemek, ‘Gölgelerin gücü adına’ gücü kendinde toplarken yine de ‘Voltran Voltran Voltran’ diyerek güçleri birleştirmekti seksenlerde çocuk olmak. Hâlâ sakladığım hatıra defteri, Çernobil’e rağmen çay içmek, PKK denildiğinde Ertürk Yöndem’in dağ başlarında kameraya çektiği ‘leş’lerin gözümüze sokulması, Gorbaçov’un alnındaki leke, Blue Jean dergisi, altmışyedi Zonguldak’ta şehrin bitmesiydi. Dayımın yaptığı telsize, sadece meraktan, “Ben Yalnız Efe, breyk breyk, arkadaş arıyorum arkadaş” diye seslenip, mahalle arkadaşlarıyla geç saatlere kadar sokaklarda oyunlar oynamaktı.

Samsa’nın ağladığı, fakat kız kardeşinin, onun gözlerinden akan sıvıdan iğrendiği an, insanlık tarihindeki en derin yarılmanın yaşandığı an değil midir? Türkiye, oğulları-kızlarıyla ilgili olarak böylesi bir yarılma yaşamaktaydı aynı günlerde. Hapishanelerde insanlık onuru ayaklar altına alınıyor, canlara kıyılıyor, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruluyor, köyler boşaltılıp yakılıyor, kitaplar imha ediliyor, Avrupa’daki Türk imamların maaşları şeriatçı örgüt Rabıta tarafından ödenip Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne de aynı örgütçe para aktarılıyor, Yargıtay Ceza Genel Kurulu sanığın bir hafta iş ve gücüne engel olacak şekilde dövülmesinin işkence kapsamına girmediğine karar veriyor, zırhlı araç alımı yolsuzluğu iddiası bulunan Milli Savunma Bakanının araç alımı yapılan Alman firmasının iki ortağıyla bir turizm şirketine ortak olduğu ortaya çıkıyor, İstanbul’da deniz kirliliğinden ölen binlerce balık kıyıya vuruyor, Milli Piyango ‘Kazı Kazan’ oyununu başlatıp bazı belediyeler çevre kirliliğine yol açtığı gerekçesiyle kartların satışına yasak getirdiklerinde Milli Piyango Genel Müdürü “Devletin çıkarttığı bir şey yasaklanamaz!” diyordu. Önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal kabul etse, Cemal Süreya ve Muzaffer Buyrukçu, “Ülkemiz sizden kurtulsun / Biz de bir işe yaramış olalım” diyerek, onunla birlikte intihar edeceklerdi.

Hasan Âli Yücel İlköğretim Okulu’ndaki öğretmenim Tülin Hanım, Bigadiç’teki öğretmenim Ayten Hanım’a hiç benzemiyordu. Onun sert tutumu, şehirle ilk çarpışmam, dilimin ilk tutulması, Cin Ali’nin yüzünü asmasıdır. Beni başka okula almak isteyen anneme itiraz ettim: “Hayır, burada kalıp savaşacağım!”

Onca dizinin etkisiyle Amerikan yaşam biçimine öykünmem beklenirken, “Hayır, ben Kunta Kinte’yim” diyerek beyazların kendisine verdikleri ismi reddeden gencin bakışlarını görüyordum aynada. Onun dilini, sesini, sözcüklerini arıyordum.

O günlerde, Mamak Askeri Cezaevi’ndeki Kamber Ateş, tek kelime Türkçe bilmeyen annesini bekliyordu görüş gününde... Annesi, oğlunu görür görmez çırpınıp tel örgülere çarparak sordu: “Kamber Ateş nasılsın?”

“İyiyim anne, sen nasılsın?”

Annesi yanıtladı:

“Kamber Ateş nasılsın?”

“Çok iyiyim anne, sen nasılsın?”

Annesi durdu, bekledi, yaşlı gözlerle oğluna bakarak inildedi:

“Kamber Ateş nasılsın?”

 

Kamber, annesinin, öğrenebildiği tek Türkçe cümleyi tekrarladığını o zaman anladı.

“Kamber Ateş nasılsın?”da, “Oğlum, sağlığın yerinde mi, sana eziyet ediyorlar mı, karnın doyuyor mu, canım yavrum merhaba, hoşçakal aslan oğlum” saklıydı.

“Kimse yanıt vermeyince, köprüye doğru, sessizce ve ağır ağır yürümeye başladı. Bir tek el bile kımıldamadı; bir tek çocuk bile yerinden kıpırdamadı. Ona sokulmaya hiçbiri cesaret edemedi. Nemeçek köprüye ayak bastığı zaman, rakip mahallenin liderinin engin ve güçlü sesi havayı çınlattı: ‘Selam!’ İki nöbetçi selam duruşuna geçerek ucu yaldızlı mızraklarını havaya kaldırdılar. Bütün çocuklar topuklarını birbirine vurdular ve hepsi de mızraklarını havaya kaldırdılar. Ucu yaldızlı mızraklar ay ışığında parıldarken hiçbirinin sesi çıkmıyordu. Yalnızca, Nemeçek’in, köprü üstünde gittikçe uzaklaşan ayak sesleri duyuluyordu. Biraz sonra o da kesildi; yalnızca, içine su dolmuş ayakkabılarıyla yürüyen birinin çıkardığı sese benzer bir fışırtı kulağa geliyordu... Nemeçek gitmişti.”

Dilim tutulmuş, kalbim ayaklanmış, Nemeçek gitmişti... Yalnızca, içine su dolmuş ayakkabılarıyla yürüyen birinin çıkardığı sese benzer bir fışırtı kulağa geliyordu. Bir de soru: “Kamber Ateş nasılsın?”

 

‘Seksenlerde Çocuk Olmak’, Hazırlayan: Kadir Aydemir, Kasım 2010, Yitik Ülke Yayınları

 

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için

Yatağından Tedirgin Su

"Bütün Mümkünlerin Kıyısında"

Leyla Erbil'den Onur Behramoğlu'ya Mektuplar

Amma Karenina (Senden Öğrendiğim Şarkılar)

Özgürlüğün Şarkısını Söyleyen Şair Kardeşlerimle Birlikte

Herşey Ne Kadar Avuntusuz

Benim Bildiğim Berkin

Şiir Tam da Böyle Birşey Olmalı!

İçimizdeki Şeytan; Faşizm

Şairin Fazıl'ı, Fazıl'ın Şairi

Direnenler'in Rabia'sı

Kardeşim Hristo; Yaralarını Sözcüklere Sararak Direnenler

Bende Beni Aşan Kudret; Panik Atak...

Bazen Üzümü Atlayıp Şaraba Geçer Gibi Gider Güz... (Sezai Karakoç'la Sabah Çayı)

Bir Bayram Sabahı "Çocuk ve Allah"

Genç Şaire Mektup

Beşiktaşk

 


Kapak tasarımında kullanılan (1) Karikatür/İllustrasyon;Aşkın Ayrancıoğlu'ya aittir (2) fotoğraf; Pal Sokağı Çocukları Heykeli, Macaristan

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri