10
Eylül

Kendi kendine kendini işleten işletim sistemi olarak kâinat

10 Eylül 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Uluer Aydoğdu

İmparatorluklardan uluslara, şirketlerden taraftar gruplarına ve siyasi örgütlere ya da yeryüzü şekillerinden insanın varoluş şekilleri anlam, değer ve kurallara kadar bütün ‘toplamlar’, her şey, kâinatta, dolayısıyla da dünyada durmaksızın yeniden yapılanan malzemenin (madde-enerji akışları) yavaş yavaş birikmesiyle oluşur.  Bu konfigürasyonlar (yapılanmalar) bütün her şeyin katıldığı bir yapılıp edilme olsalar da, ortaya çıktıktan sonra birer yapıp etme düzeneği olarak katalizör gibi çalışmaya başlarlar. Tıpkı canlı bir organizma gibi tepki veren, akışı kısıtlayan ya da akışın önünü açıp hızlandıran yapılanmalardan söz ediyoruz. Her durumda çizgisel olmayan dinamik süreçler söz konusudur. Örneğin avcı-toplayıcı bir grubun gelişimi sırasında bireyler arasındaki yoğun etkileşimin ortaya çıkardığı dünyaya bakış ve yaşama biçimleri etkilidir. Elbette malzeme tıpkı genler gibi yalnızca rastgele birikip gelmemiştir. Malzeme coğrafya, iklim, bu coğrafya ve iklimin sunduğu beslenme imkân ve kabiliyetleri gibi “çeşitli seçilim baskılarıyla da ayıklanır.” Aslında rastlantılarla zorunlulukların yan yana olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Örneğin coğrafya ve iklimin zorunluluklarından kaçamayan topluluklar belki de rastgele geldikleri coğrafya ve dolayısıyla da ikilimin imkân ve kabiliyetleri doğrultusunda ister istemez şekillenmişlerdir. Coğrafya ve iklimin yaptığı baskının ortaya çıkardığı ‘toplamlar’ elbette o coğrafya ve iklim için en uygun tasarım anlamına gelir ama aynı zamanda da bir topluluğun belki de rastgele geldiği coğrafya ve iklimde kendi kendine kendisini örgütleme imkân ve kabiliyeti de bir ‘uyarlanma’ olarak bir o kadar önemlidir.

Ayıklama ve pekiştirme hep geleceğe doğrudur, daha doğrusu ayıklanıp pekiştirme işleminin yönü geri dönüşümsüz bir şekilde geleceği gösterir, ama “yapı üretim süreçleri”nin oluşturduğu yapılar ancak ortaya çıktıktan sonra bilebileceğimiz yapılar olup öngörülemez yapılanmalardır aynı zamanda da. (Gelecek verili değildir. bkz. Is Future Given, Ilya Prigogine, World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., Singapore, 2003.) “İkili eklemlenme” ayıklama ve pekiştirme operasyonunu ile “bir ölçekteki yapılar başka ölçekteki yapılara dönüştürülür. “Çizgisel olmayan dinamik bir sistem”den söz ediyoruz. Bir kurum ya da bir topluluk da tıpkı taşlar gibi çökelir, tortulaşıp pıhtılaşır. Çökeltinin ya da tortunun ya da pıhtının yeniden dolaşıma girmesini sağlayan ayıklama ve sonrasındaki pekiştirme operasyonu kesintisiz bir şekilde her an iş başındadır. Böylece “kendi içinde tutarlı toplamlar” sürekli ayrıştırılıp pekiştirilerek öngörülemez bir geleceğe taşınırlar çizgisel olmayan süreçlerle geri dönüşümsüz bir şekilde. Diğer bir deyişle ‘evrensel entropi eğrisi’ denen bir çeşit makine tarafından yutulur her şey. Yalnızca kayalar, taşlar değil, genler, kabileler, imparatorluklar, uluslar, anlam, değer ve kurallar da. Tıpkı sahile bırakılan ayak izlerinin az sonra dalgalar ya da rüzgâr tarafından yutulması gibi.

Anlam, değer ve kurallar ya da Manuel de Landa’nın göstermiş olduğu gibi genler “… pekişmedikleri sürece, koşulların ciddi bir şekilde değişmesi halinde (buzul çağının başlaması gibi) ortadan kaybolabilir. Bir yanda birikimler seçilirken öbür yanda da “üretken yalıtım” denen bir mekanizma ile “kendi içinde tutarlı toplamlara” pekiştirilir ayrıştırılan malzeme. Daha karmaşık örgütlenmelere gitmiş ‘toplamlar”ın daha basit örgütlenmelere doğru “tersine evrim” geçirmesini imkânsız hale getiren” bir mekanizmadır bu. (mandallı çark, bkz. Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü, Manuel De Landa, Metis, İstanbul, 2006.)

Diğer yandan ise “belli bir toplumda, bireylerin eşit erişiminin engellendiği, birbirinden farklı çeşitli roller görülüyorsa ve bu rollerin (yalnızca iktidardaki elitlerin erişebildiği) bir altkümesi kilit enerji ve maddi kaynakların kontrolünü içeriyor”dur. Üretken yalıtım “birikmiş uyarlamaları” korur. Tam da bu noktada “toplumsal katmanlar”a rastlarız. Tıpkı “açık bir dağlık arazide, (…) yakından bakıldığında” görülebilecek olan jeolojik katmanlar gibi. Yukarıdan aşağıya doğru rollerin farklılaşması kendiliğinden olabildiği gibi kimi tarihsel şahsiyetlerin bazen “yoğunlaştıran etken” olarak süreci yönettiğine rastlayabiliriz. Burada, zamanı “düpedüz hidrolik bilgisayarlar (ya da en azından ayıklama mekanizmaları) olarak işleyen nehirlere” benzetebiliriz. “Nehirler” nasıl “kayalık malzemeyi çıkış noktalarından (aşınmakta olan bir dağdan) okyanus dibine taşırsa zaman da örneğin çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan madde-enerji malzemesini varoluş sahanlığına taşımış ve bu malzeme orada birikmeye başlamıştır. Bu süreçte farklı boyutlardaki, yoğunluktaki, şekildeki duygu ve düşünce toplamları, tıpkı çakıltaşlarının kendilerini taşıyan suya farklı tepkiler vermesi gibi zamana farklı tepkiler vermiştir. Bazıları küçüktür ki çözülmüşler, bazıları da daha büyük oldukları için zamanla beraber taşınmışlardır. Duygu ve düşüncelerin özellikleri ve zamanın akışının özellikleri, ayrıca zaman ile zamanın yatağı arasında bir geri besleme bulunduğundan, çizgisel olmayan dinamik bir akış olan zaman başka başka yapılanmalara izin verdiği gibi Türk Ulus bilincini yoğunlaştıran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının da ortaya çıkmasında bir “ayıklayıcı bilgisayar” gibi çalışmıştır. Zamanın içinde çözünmüş kimi duygu ve düşünceler, gelenek ve görenekler (Alevilik, Yörük kültürü, Şamanizm, Bektaşilik, arasız devrim düşüncesi vs.) ise bu çökeltinin/ yapılanmanın arasındaki gözeneklerden içine sızarak bu yapılanmayı pekiştirir. Hepsi de yeni rol dağıtımında etken olmuştur.

Cumhuriyet kurulduktan sonraki Kadrolaşma Hareketi, bütün kadrolaşma hareketleri gibi “… bazı rollere tercihli bir erişim” kazanma hareketi”dir ve böylece kimi elit rollere “… erişimi denetleme yetkisini” beraberinde getirir. Öyle ki “… bu başat gruplar içinde toplumun geri kalanını alt gruplara ayırmaya yönelik ölçütler” giderek “sabitleşmeye” başlar. Daha doğrusu normlar böyle oluşur. Bu durum yalnızca toplumlar ya da türler için geçerli olmayıp aynı zamanda da diller için de geçerlidir. Elitlerin kullandığı dil bu süreçte sabitlenerek norm koyar hale gelir. Ancak “Toplumsal roller birikimi gevşekçe derecelendirilmiş”tir, yani buradan toplumsal bir katmanın ya da sınıfın ortaya çıkabilmesi için bu gevşek toplamın “dinsel ve hukuki yasalarla pekiştirilmesi gerekir.” Örneğin Türkiye’de ‘gevşek bir toplam olarak’ da tarif edebileceğimiz cumhuriyetçi elitlerin yerine sıkı bir örgütlülüğü olan ‘dinci-muhafazakar toplamın’ daha kolay pekiştirilip toplumsal bir katmana dönüştürülebileceğini, dönüştürüldüğünü söylemek daha doğru olur. Öyle ki Türkiye’de cumhuriyetçi elitlerin “… farklılaşması hiçbir zaman geniş kapsamlı” olmamıştır. Diğer bir deyişle “elitlerin merkezi, toplamın geri kalanının da dışlanmış çevreyi oluşturması” gibi bir durum yoktur. Belki görünürde böyledir, merkezin çevreyi hareket ettirip merkez etrafında dönmesini sağlayan “hareketsiz hareket ettirici” bir mekanizma var gibidir, ama aslında Türkiye’de dışlanmış olduklarını iddia etseler bile çevrenin merkeze olan başatlığı her zaman hissedilmiştir. Landa’nın da isabetli bir şekilde vurguladığı gibi ritüel haline gelmiş bayramlarda ya da geleneksel yaşamda merkezin hükmü nerdeyse yok gibidir. Bunun böyle olduğunu anlamak için ulusal bayramlarla geleneksel dini bayramlara şöyle bir bakmak yeterlidir.

Öyle görünüyor ki Osmanlı İmparatorluğu çökerken bu yapıdan kopan bir kısım malzeme yeni bir ‘çeker’ ulus biçiminde pekiştirilmek istenmiş, ama bu pekiştirme bir türlü yeterli yoğunluğa ulaşamamış ve dolayısıyla da cumhuriyet düşüncesinin derecelendirdiği ‘toplam’ daha sıkı bir yapıya dönüş/e/memiştir. Diğer yandan ise Anadolu sermayesinin zaman içerisinde “ilksel ilişkiler” de denen “akrabalık bağları” ve “yerel ittifaklarla” büyüyüp şimdilerde elit sermayeye baskın çıkmasını sanırım güçlü bir “toplamın” şimdi, burada Türkiye’de uzaylaşması/ somutlaşması anlamında ele alabiliriz. Diğer bir deyişle hiyerarşik yapı yeni bir derecelendirmeye yönelmiştir. Yeni yeni iyice belirginleşen bu toplumsal katman hem din tarafından hem de Türkiye, giderek sermayenin huzur ve bekası için oluşturulan yasalarla korunan bir ülkeye dönüştürüldüğü için, hukuk tarafından pekiştirilmiştir. Şimdilerde eski gevşek toplamdan evrilen yapı Türkiye’deki malzemeyi ve dolayısıyla da kendini yeniden tarif edecek kadar belirgin ve baskın bir katman haline gelmiştir.

2007 Temmuz seçimleri, derecelendirmenin yeterli/ kritik bir yoğunluğa ulaştığının ve baskın bir hale geldiğinin somut bir işaretidir. Bu “çatallanma” noktasından itibaren epeydir gerilip duran toplumun bir faz geçişi yaşayabileceğini beklemek artık öngörü değildir. Elbette burada giriştiğimiz tarifler oldukça basitleştirilmiştir. Bir dağı bırakın, minik bir kum yığınının oluşumu bile karmakarışık örgütlenmeler sonucudur. Ancak bir dağ, bir tepe ya da nehirler ya da toplumsal katmanlar, anlam, değer ve kurallar, kurumlar, Landa’nı ifadesiyle “… hepsi de tarihsel inşalardır, farklı özellikler taşıyan hammadde (taşlar, genler, roller) topluluklarını başlangıç noktaları olarak alan, sonra bir ayıklama operasyonuyla onları aynılaştıran, ardından ortaya çıkan tektip gruplaşmaları daha kalıcı bir halde pekiştiren, yapı üretimine dönük belli süreçlerin ürünleridir.”

 

Uluer Aydoğdu'nun diğer yazılarını okumak için;

Zaman Burada Uzaylaşıyor

Oluş İçin Girizgah ya da Manifesto

Bana Bir İlişki Ver Sana Evren Yaratayım

Raks Eden Kaos

Asıl Varlığı Varoluş Olan Bir Süreciz Biz

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri