16
Ağustos

Yeri geliyor ve sancıyor iç, yazılmamış, saklanmış bir geçmişten...

16 Ağustos 2014 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Jehan Barbur

Bunca gürültüyü bir şeyler düzelsin diye çıkarıyormuşum. Bunca dik başlılığım, ceberut halim, dilimin hep keskin yerlerine denk gelişin, aslında kırışık durduğunu sandığım yerlerin düzeleceğini umduğumdan. Kırışık diyorum, çünkü yanlışla doğrunun her gönüldeki yeri başka. Anlıyorum. Tartışılmıyor, algılanmıyor, beğenilmiyor; yani seçilecek, tutulabilecek bir tarafı kalmıyor “doğru”lmaların.

Herkes kendi kadar yaşamış, kendi gözleriyle şahidi olmuş çocukluğunun, ayağındaki pabucun, anasının, babasının. Kaç kez seviştiyse o kadar zannetmiş bir bedenin coğrafi gelişimini, kendi beden teslimiyetini. Kaç kez kırılmışsa o kadar kötü ve acı bellemiş hayatı. Ne kadar zorlanmışsa istediği şeyi elde etmek için, o kadar değer biçmiş elde ediş haline.  Ne kadar insan kaybetmişse onca doğallaşmış ölüm ve onca katlanılmaz olmuş acısı. Ne kadar aldatılmışsa, kendini o kadar aldanmış ve haksızlığa uğramış sanmış. Tek sanmış, o bildiği tatla ve kekrelikle. Birine o kısacık yaşam öyküsünü dillendirdikçe, yalnız olduğu fikrine kapılmış, yanılmış bir an; doğrulmuş sonra benzerlerini fark edince. Ama hiç de bir şey değişmemiş. Çünkü tadabildiğimiz, yaşayabildiğimiz, acısını çektiğimiz kadar bilmişiz acıyı da, sevinci de aşkı da. Ötesini okumuşuzdur, ya da bir şarkının en içli yerinde “bana ne kadar benziyor” deyip bir ortaklık kurmuşuzdur o hırıltılı sesle.  Ne kadar gezdiyse o denli büyük bellemişizdir dünyayı, yahut hayalimizde çıktığımız yolcululuklar kadar sonsuzmuş dünya toprağı; karışsız, uçsuz bucaksız. Katlanılmaz dediğimiz şey, ömrümüzde bizce çokça başımıza geldiğinden katlanılmaz olmuştur ve karşımızdaki az rastladığından benzer hikayeye, o kadar abartısız görünmüştür ona. Hayat dediğimiz şu âlem, sen bir yerde bir şey yaşarken benim başka bir evde benzerini yaşamammış; farklı zamanlarda, farklı tatla. Başka bir birikimin ve geçmişin telaşıyla ve karşılaştığı her şeye verdiği sonsuz nedenleri olan cevaplarla…

Ben tebeşir kokusundan “pazartesi”yi anlarken, sen bir terzinin dükkânından içeri giren müşterinin ayağını paspasa vurmasını hatırlarsın misal. Ben bir adamı koklarken, aklıma önce is, odun ve tütün kokusu gelsin isterim onu derhal sevebilmem için, sense kokudan ziyade şefkat beklersin, başın, saçın okşansın; sevildiğine ancak böylece ikna olabilmeyi dilersin. Ben annemi sense babanı özlersin belki. Ya da annen de baban da bir hiçtir senin için ve en değerlisi hayatının, dostlarındır. Sonra bir gece, oturduğun koltuğun karşısında sana bakıyormuş gibi duran, özenli kıyafetinin içindeki babana takılır gözün de anlarsın her daim onu reddedip aynı anda en çok onu özlediğini. Bense açılmayacağını bildiğim bir telefon numarasının ezberindeyimdir her gece saat sekize on kala: 4120202. Alo baba! Ama yine de bilirim, özlemlerimin arasındaki var oluş ve yitiş farkını, çünkü heder etmişimdir kendimi bitmek tükenmek bilmeyen tekil sorularımla. Neden? Kimin için? Kim? diye… Ben soru sordukça kendime, yaşlanmışımdır, sen hayatı önemsemeyerek en doğru şeyi yapmış, her soruyu başka bir bardağın altında ezmiş ve sadece sormuşsundur; ne fark eder yani? Oluvermişiz herkes gibi, benzer acılarla benzer sevgilerle sarmalanmış aklımız. Ne fark eder? Koskoca dünyada “vardır elbet bir yaşam belirtisi” diye direttiğimiz evrende illa ki vardır bizlerden milyarlarcası. Hamamböceğinden, bir fareden yahut sülümencikten farkımız ne?

Bir filmde “sevmek karın doyurmuyor “dediğinde jön, ben jöne kızarken sen de kadın karakteri eleştirmişsindir. Aynı filmi izlediğimiz başka evlerde sen her sahneyle alay ederken ben her söze hüngür hüngür ağlamışımdır. Ben, babamın ayağını kesmesinler diye ameliyathanede feryat figan bağırırken sen babanı kesip atmışsındır hayatından. Elimizde iki makas! İki bıçak! Bir teyel!

Kahkahayla güldüğüm kumsalda, ellerime doladığım iskarpinlerim, ayaklarımı kıyı suyunda gezdirirken düşünüyorum bunları; düşünmeden yoklamadan edemediğimden. “Ben” dediğim ben değilim, herkes gibi bir benin içsel çelişişine yankılanıyor dimağım. Sen dediğim gözün gördüğü her “sen”. Kadın bile değil, erkek de… İç sancısını, insan benzerini buldukça hafifletiyor. Yeri geliyor ve sancıyor iç, yazılmamış, saklanmış bir geçmişten.

Bir makas, bir bıçak bir teyel alıyorum artık elime. Çünkü biliyorum bu hayatlar bir yerinden kesişmez, bir yerinden dikilmez birbirleriyle bir yerinden barışamazsa, yeri gelir de sancır dediğim şey artık her yer bulduğu yere konuşlanacak.

Ben pazartesi günlerinden nefret ettim. Sen en çok pazartesiyi sevdin. O halde Salı’nın bir anlamı olmalı.

 

 

Jehan Barbur'un diğer şiir ve yazılarını okumak için;

Belki Sırf Bu Yüzden

Sana Dokunabilmiş Olsam

Batmıştır Yüreğime ve Hasreti Her Daim Canımı Acıtır

Birleştir Birleştirebilirsen...

'Sevgili Okur'... Sana bunları anlatmaya ihtiyacım var...

Etraf Ne Desin?

Ya Bugün Sonsa?

Başkasının Hikayesi

Vapurla Fayton Arası Bir Yerde...

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri