26
Temmuz

İsmail Saymaz ile Söyleşi

26 Temmuz 2014 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

 

24 Temmuz Basın ve Gazetecilik Bayramı idi. Günümüzde gazetecilik dendiğinde söylenecek çok söz var. Elbet bunlar övgü değil yergi. Mesleğin onurunu kurtaran gazeteciler de var hala. Maalesef parmakla sayılacak kadar az. İsmail Saymaz da bu azınlığın parçası. 

Bir İsmail Saymaz kitabını duygusal olarak etkilenmeden okumak imkansız. Zira her kitabı, bu toprakların yüz karası olayları anlatıyor. Kimilerinin sonuna kadar okumayı başaramadığı, kimilerinin de 'nasıl bir ülkede yaşıyoruz.' diye isyan ettiği kitaplardan söz ediyorum.

İsmail'le şahsen tanışmam kitaplarıyla tanışmamdan sonra oldu. En merak ettiğim, kendi ruh sağlığını nasıl koruduğu, idi. Birçok cinayetin açığa çıkmasına dahası toplum tarafından bilinmesine katkı sağlayan dostum, alanında marka. Titiz, adaletli ve hepsinden önemlisi vicdan sahibi bir insan. Günümüzde en çok ihtiyacımız olan şeyin vicdan olduğunu düşünüyorum. Özellikle toplumsal vicdan eksikliğini had safhada yaşıyorken. 

Esas Duruşta Cinayet, İsmail Saymaz'ın son kitabı. Üzerine çok konuşuldu ve yazıldı. Daha uzun zaman da konuşulur. Ben bu röportajda gazeteci İsmail Saymaz'ı tanımak ve tanıtmak istedim. Ben sordum, O anlattı. Terazisi hiç şaşmayan Saymaz, "acının vekaleti olmaz" dedi. Topraklarımızdaki acılar ne zaman son bulur, bilmem.  Hayatta birazcık umut taşıyabiliyorsak hala, sebebi güzel insanların varlığıdır biraz da.

 

Söyleşi - Selnur Aysever

Seni anlamak ve okuyuculara anlatmak istiyorum. İsmail Saymaz kimdir? Kendini nasıl ifade ediyorsun?

Mesleki anlamda söylüyorsun sanırım. Benim bütün zamanım gazetecilikle geçiyor aslında. Haftanın 6 günü, gazetede, eğer kitap yazma planım varsa kafamda o altı günün akşamında da evde kitap yazarak geçiriyorum. Çoğunlukla gazetecilikle ilgili meselelerde geçiyor. Hayatımın çoğunu burada harcıyorum. Bilmiyorum doğru mu yapıyorum? Hep bir benimsediğim bir gazetecilik perspektifi varsa o da şey yani bir tür arzuhalcilik gibi. Yani vardır ya Yaşar Kemal’in yaşam öyküsünde, adliye kapısında arzuhalcilik yapmak ve sonra onun için şey denir hani öyle arzuhal kağıtları yazar ki, köylüler ya böyle mi olurmuş diye şaşırırlarmış kendi hikayelerine. Orada öyle kritik bir mesele var. Hani sonuçta benim yapmak istediğim aşağı yuları böyle bir şey ama bunu toplumun derdini anlatamayanlarıun hizmetine sunma çabası. Yani sonuçta benim odaklandığım yer “sıradan insanların sıradışı hikayesi”. Sıradışı insanların sıradan hikayesi değil. Yani derdini anlatabilecek, buna imkanı olan, avukat tutabilen ve destekçisi ve taraftarı olan insanların herkesin başına gelebilecek hikayesini yazmak değil benim derdim. Aslında tam tersine bunların  hiçbirine imkanı olmayan, kendini ifade edemeyen, araştırma imkanı olmayan insanların yaşadıkları o hikayelere odaklanıyorum. Onlara aracılık edebilmek. O hikayenin aktarımında yardımcı olmak. Odaklandığım mesele o. Dolayısıyla kabaca bir tarifte toparlarsam sıradan insanların sıradışı hayatına odaklanmış, sıradan bir gazeteci.

Sıradan bir gazeteci diyemeyiz. Artık bir markasın. Şu anda iletişim/gazetecilik okuyanlar seni örnek alaiblirler. Orlmazsa olmaz kriterlerin nedir?

Benim alanım insan hakları. Bu bir yanıyla bir ayağını devlete, kamuya, bir ayağını sivil alana basıyor. Kamusal alanda muhattapların var. Savcısı ve hakimiyle adliye. Kamu görevlileri. Askeri, jandarması, polis ve MİTçisi. Bütün olarak devlet var. Sivil ayağında devletle çeşitli anlarda karşı karşıya gelmiş ve onun mağduru olmuş bireyler var. Bireylerin içinde olduğu toplululuklar var. Ve onların örgütlü olduğu konular var. Dernekler, vakıflar, sendikalar. Ve bu çatışmanın yol açtığı bir mağduriyetler  ve hak tablosu var. Ben şimdi buraya odaklanmış bir gazeteciyim. Ancak sadece duyarlı olmak, politik olmak, dünyaya soldan bakıyor olmak bu alanda iyi bir gazeteci yapmıyor insanı. Bu alanda odaklanmak için en önce gazetecilik hünerinin kendisine sahip olmak gerekiyor. Sonra iyi bir dünya görüşüne sahip olmak. Aynı dünya görüşüne sahip başka mesleklerde istihdam edilen bir dolu insan var. Akademisyen, yazar, şair, bakkal, terzi... Sadece o görüşü paylaşmak gazetecilik yapmaya yetmez. Ama önce gazeteci olmak ne yazacağını, nasıl yazacağını ve kime yazacağını biliyor olmak ve gazetecilik kriterlerinin hepsine uyuyor olmak gerekiyor. Onun da temel birkça unsuru var. Bir kişi bir gazeteci taraflı olabilir. Bunda hiçbir sorun yok. Fakat nesnel olmak zorunda. Elde ettiği bilgiyi hakim olduğu dünya görüşünden bağımsız olarak, o bilginin taraflarına danışarak, ve onu sağlıklı ve kesinliğe yakın bir biçimde destekleyerek sunmak zorunda.  Örneğin, bir işkence vak’asını yazıyorsak onun raporunu, belgesini, tanıklığı ve işkence ile suçlanan kişinin karşı görüşünün de olduğu bir haber hazırlamak zorunda. Ondan sonra ancak kendi dünya görüşüne dair birşeylerden söz edebilir. Gazeteciliği olgunlaşmamış, gerçekleşmemiş bir gazeteciliğin sadece bir dünya görüşü ile bir söz söyleyemeyiz. O tarafgirlik, holiganlık olur. Dolayısıyla benim kendimce gözettiğim kriter ve öncelikler aslında gazeteciliğe dair. Ama seçtiğim alan ve seçtiğim aladan ürettiğim ahberlerin bir perspektifte oturuyor olması ikinci bir unsur olarak dünya görüşümle de ilgili onu reddetmiyorum ama önce gazetecilik.

Nesnel gazeteci var mı?

Olmaya çalışanlar var. Mete Çubukçu nesnel ama taraflı. Rıdvan Akar. Bir gazetecidir ve bir dünya görüşü de vardır. Bu O’nunla çelişmez.  Öyle gazeteciler var ki, haber kaynağıyla aynı görüşte değildir ama haberi ona emanet eder. Benim de böyle bir çok kaynağım var. Aynı  görüşe sahip olmasak da benim doğruyu aktaracağımı ve bilgi kaynağı olarak zarar görmeyeceğini bilir. Yani elbetteki ben ideale yakın birşeyden söz ediyorum. Bunun az sayıda olması, bu alanın olmadığı anlamına gelmiyor. Bugün az sayıdadır, yarın artabilir.

Peki. Bir adalet terazisi var ama şaşmış durumda. Gerçek ve adalet arasında ters ilişki var. Bunları görüyor olmak senin ruhunda bir zedelenmeye yol açıyor mu?

Bu hep böyleydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde hep adaletdengesi hakimden ve güçten yana durdu. İstisna söz konusu olmadı. Bugüne ait bir vak’a olduğunu düşünmüyorum. Sürmekte olan haksızlık ve adaletsizlik zincirinin bir halkası olduğunu düşünüyorum yaşayageldiklerimizin. Benimkisi enim kendimle ilgili mesele ise şöyle: ben en azından 10 yılı aşkın süredir gazetecilik yapıyorum ve bunun tamamını bu alanda çalıştım. Yani insan hakları alanında çalıştım ve yüzlerce çeşitlil ölçülerde mağdur olmuş kişilerle ya da yakınları mağdur olmuş, hayatını kaybetmiş kişilerle tanıştım ve onlar hakkında haber yaptım. Zaman içerisine gazeteciliğimi şöyle geliştirdim. Eğer bu alanda kişi gazetecilik yapıyorsa, kendini mağdurun yerine koyamaz. 

Acının vekaleti olmaz. Vekaletten acı çekilmez. Yani bir kişi hayatını polis şiddetinde kaybetmiş bir babayla aynı acıyı çekemez. Sadece onun aktarımında bir rolü olabilir.  Ya da örneğin cinsel tercihleri nedeniyle devletin katline uğramış bir eşcinselle aynı acıyı yaşayamaz. Hissedemez zaten. Acı asla aittir. Dolayısıyla ben haber yaparken karşılaştığım herhangi bir mağdurun acısıyla ağlayamam. Bunu yapamam. İkincisi, her mağdur her zaman haklıdır anlamına gelmez. Ben bir haber yapıyorum. Ben hikaye, roman yazmıyorum. O hikayenin bütünüyle haklı ve doğru olduğuna peşinen onay vermem. Haber yapıyorsam o hikayenin doğruluğuna dair somut veriler ararım. Raporlar ararım, dava dosyaları ararım. O acıyı duyduktan sonra, doğru olduğuna inansam bile, diğer kişiyi ararım. Bunun sonunda bir hikaye yazarım. Zaman içerisinde öğrendiğim bir davranış biçimi oldu. O da tabii şu: gazeteci hangi trajik hikayeyle karılaşırsa karşılaşsın kendisini o acının sahibi gibi göremez. O hikayenin etkisiyle yazmaya kalkışamaz. Mümkün olduğunca kendisin bu acının dışında tutabilmeyi başarmalı. Ben doğru olan neyse onu arıyorum, acı olan neyse onu arıyor değilim. Acıdan tat almaya başlamış biri değilim. Doğrunun peşindeyim.     

Bu şekilde doğruyu buluyorsun zaten.

Malatya cinayeti çalışmasında öldürülen misyonerlerin hikayesini anlattıktan sonra bir grup asker yargılanmaktaydı ve ben askerlein tutuklanmasına dayanak olarak gösterilen gizli tanığın ifadelerinin şaibeli olduğunu düşündüm. Acıyla haşır neşir olsam, heşeyin doğru olduğunu kabul edebilirim. Mağdurlar dahil olmak üzere tüm gazeteciler eleştirel bakmak zorunda. Ben hakkında haber yaptığım kişi için de gazeteciyim. Ben taraftar değilim. Aleyhte yazsam da gazeteciyim. Buna çok imtina ediyorum. Elbetteki ben insan hakları alanında haber yapıyorum ve benim dünya görüşüm bir işkence mağdurunun yanında durmayı gerektiriyor. Ama şunu gerektirmiyor: hakkında hüküm verilene kadar işkence failinin de hakları söz konusudur ve onun kendini ifade etmesinin imkanı olmalı. Dolayısıyla onu da gözeten bir gazetecilik gerekiyor.

Tam da bu noktada özellikle “Esas Duruşta Cinayet”te insanın tüylerini diken diken eden dayaklar ve ölümle sonuçlanan olaylar var. Gece okursam uykum kaçıyor, sinirleniyorum. Sürekli okuyamıyorum. İnsanlar devam edemiyor, bırakıyor. Okuduğumda döven, öldüren taraf var. Konuştun mu hiç?

Konuşmadım ama idafelerine genişçe yer verdim. Sorunu anlamaya çalıştım.

Oradaki pspkilojiyi nasıl buldun? Bir askerin bir askeri dövmesi ve bunun ölümle sonuçlanması belki de insanları baba ocağı gibi, vatan için gidiliyor olması mı insanları acaba rahatsız etti? 

Tabii. TSK’ya toplum birbirinden çok misyon yüklüyor. Birincisi milliyetçi değerler. Her Türk asker doğardan, vatani görevi olumlamaya kadar. Bir taraftan dinsel değerler atfediliyor. Peygamber ocağı deniyor. Üçüncüsü askerin kurucu bir unsur olması. Kurucu ideolojinin de sahipleindn biri olması nedeniyle insanlar orduyu sadece bir gücenlik kuvveti olarak algılamadılar. TSK sadece sınır bekleyen ve savaş zamanında harekete geçen bir meslek erbabı olarak göstermedi. Toplumun her alanında, onun öğretmeni ve yol göstericisi olarak dayattı.  Bunun sonucunda da toplum bunu böyle kavramaya yatkın bir hale geldi. 4-5 defa darbeden, sıkı yönetimden geçmiş bir toplum 80 yılın 60 yılında sıkı yönetimle idare edilmiş bir toplum, elbetteki sadece bir güvenlik kuvveti olarak göremezdi, görmedi. Dolayısıyla böylesi bir müesseseye sorgulayıcı bir biçimde yaklaşmak çok güç bu toplum için. O yeniyeni olmaya başladı. Daha düne kadar askerlerle ilgili ölümlere devlet sırrı olarak bakıyordu bu toplum. Asker bilgi vermiyordu. Milli Savunma Bakanlığı bilgi vermiyordu. Biz yeni yeni bu vak’ayı tartışıyoruz. Bir de tabii 30 yıllık kirli iç savaç döneminda askerin elini zayıflatmamak adına konuşulmuyordu. Böylesi ölümlerde bir şehitlik mertebesi bir sus payı olarak veriliyordu. Toplum bütün bunların sonunda elbetteki askere sorgulayıcı bakmadı. Silahların susmasıyla beraber, silah atılmadan ölen bir dolu asker çıktı. 1992’den bu yana 2300 civarındainsan sadece intihardan ölmüş.

2002’den bugüne kadar 1065 civarında insan intihar ederek ölmüş. 199 kişi 2007’den bu yana kazayla, 200 civarı insan hastalık ve ecelden ölmüş. PKK çatışmasından 600 kişi ölmüş. Askerde ölen her dört kişiden biri sadece son 15 yılda çatışmadan ölmüş. Bu korkunç bir rakam.

İntihara sürükleyen şey dayak mı?

Çeşitli sebepleri var. Bazılarında askerlik zorunlu olduğu için. Belirgin özürlülüğü olmadığı müddetçe askere alınıyor. Örneğin kitapta anlattığım Turgut Aydoğan. Uyuşturucu bağımlısı. O kadar bağımlı ki sokakta yaşıyor ve babası muayeneye götürmek için polisten yardım alıyor. Askere alınınca ilk haftada boğazını kesiyor. 40. gününde intihar ediyor. Bu intihar değil ki! Ölüme sebebiyet vermek. Nihat Bakır mesela. Terhise 1 hafta kala, DİSKO’ya düşüyor. Nöbette uyuduğu için dayak yiyor. DİSKO’ya girmemek için intihar ediyor. Er Emre Tanık. Babası şizofreni hastası. Macera için askerliğe başvuruyor. ABD ordusu almıyor. Türkiye alıyor.  Annesi askere almayın diyor. Kendini vurmazsa başkasını vurur diyor. İntihar ediyor. Şimdi biz buna intihar diyebilir miyiz?

Diyemeyiz. Peki TSK’dan nasıl tepkiler aldın?

TSK’dan aldığım tepki ilginç. Ben doğrudan almadım. Gazeteci arkadaşım aktardı. Genelkurmay’dan etkili bir kaynaktan kendisine benim kitabı çok dikkate değer bulduklarını ve hatalarını  fark edilmesi için önemli bir kitap olduğunu söylemişler. Ben de çok sevindim. Ben zaten aslında TSK zorulu askerlik hizmetine bakışımla, subay sınıfı arasında makas görüyorum. Subay sınıfı eğitimli bir sınıf. Bu vak’ayı anlayabileceğini düşünüyorum.

Olumsuz tepki beklemiyordun.

Bekliyordum. Politik diyebilirlerdi ki ben bunu reddetmiyorum. Benim dünyta görüşümün kendisinden bunu zuhur ettiğini söyleyebilirlerdi. Yeterince vatanperver olmadığımı söyleyebilirlerdi. Hazırlıklıydım ama bu ölçüde tepki gelmedi.   

Ama sen zorunlu askerliğin sorgulanmasını istedin değil mi?

Tabii. Benim zaten temelde derdim ordu kaldırılsın değil. Bu gerçekçi değil. İlk etapta sivil hizmetin getirilmesi gerektiğini, askeri yargının disiplin suçlarıyla sınırlandırılması gerektiğini ve askeri cezaevlerinin sivil denetimine açılması gerektiğini düşünüyorum. Benim derdim, askeri hizmetin demokratikleştirilmesi. Ve sivillerin denetimine bırakılması.

Sivil yargıya ne kadar güveneceğiz? TSK böyle bir tez üretebilir?

TSK haklı olur orada tabii. Orada istisna var. TSK içinde işlenmiş disiplin suçları hariç (sakal kesmemek, nöbette uyumak vb) sivillerin denetimine bırakmalı. Ancak AKP ve Gülen cemaati elindeki yargıya bırakılsın demiyorum. Yargıyla ilgili başka bir eleştiri yapılması gerekiyor. Kurmaca darbe iddiaları, sahte deliller, tüm hiyerarşiyi değiştirmek için yapılan kurmacada elbette sıkıntılı bir aşama. Alın bu askerleri kıtı rkıtır kesin demek oluyor bu. Sivil yargı önermesi buradan gelmiyor. Yargıya ilişkin eleştirilerle beraber sivillere devredilsin diyorum.

Öyle bir hal oldu ki, neredeyse bütün Gezi cinayetleri senin sayende aydınladı. Bu ağır bir yük olsa gerek. Toplumun çok benimsediği, kabullendiği, içselleştirdiği Ali İsmail Korkmaz davasında sen o görüntüleri ilk yayınladığında annesini hiç düşündün mü? Ne hissettin? Ben ilk izlediğimde annesi izlemesin demiştim. Elbette tereddüt edilmeden yayınlanır ama aileden sana nasıl bir geri dönüş oldu?   

Tüm ailelerden teşekkür geldi. Hepsi itimat ettikleri gazeteci olduğumu söylediler. Elbette insanın aklına geliyor anne ve babası görünce ne olacak diye. Haber yaparken böyle hareket etmiyorum. Buna yapacağım bir şey yok. Çok kritik bir an. Elime görüntü gelmiş, kaçınılmaz bir şey.

Gazetecilik refleksi mi verdin? Bombayı yakaladım gibi.

Gazeteci hastalıklı bir insan. Toplumun üzüleceği şeye gazeteci sevinebilir. Bunu açıklamak çok zor. Toplumun kahrolacağı bir gelişmeyi gazeteci ilk öğrendiğinde harika diyebilir. Çok iyi haber diyebilir. Oysa ki o toplumun zararına olabilir.  Aslında ben görüntüyü yayınlamadan önce ben dayağın fotoğrafını basmıştım. Gözden kaçtı. Kimse anlamadı Ali İsmail’e atılan tekmenin fotoğrafını yayınladım. Sonra görüntüyü yayınladım.

Anlaşılmadığı için mi yayınladın? 

Hayır. Elimde sadece fotoğraf vardı. Ama insanlar görüntüyü görünce irkildiler.

Toplumsal duyarlılık da belki fazla değildi.

Görüntü açık ve çarpıcı olduğu için o kadar etkiledi.

Vali’den “Oğlum İsmail rahat durmuyorsun” maili geldi. Senin de rahat durmaya niyetin yok. Maili alınca inandın mı hemen? Ne yaptın?

İnanmadım. İçerisindeki veriler ona ait olabileceğini düşündürttü.

Nasıl emin oldun?

Aradım. İnanmadım ve aradım. Korumasına ulaştım. Vali Bey’e sorar mısınız dedim. İkinci aradığımda, evet Vali bey gönderdi, dediler.

İnanmak istemedin.

Evet. Sahte olabilirdi. Ama daha trajiği şu. Biz haber yaptık. Arkasından Hürriyet aradığında, mesaj bana ait ama ben yazmadım, dedi. Ama içeriğine katılıyorum, dedi. 3.günde de kabul etti.

Tehdit alıyor musun?

Yok. Bir kez Hrant Dink cinayetiyle ilgili katıldığım tv programında, Muhsin Yazıcıoğlu ve BBP’liler hakkında konuşurken, bu ülkede cinayete karışmış insanların milletvekili olduğunu, kahraman edasıyla karşılandığını söyledim.  Ki hala o görüşteyim. Bunu söyledikten sonra bir gün sonra, twitterda sıfır hesap açıldı. Benim hakkımda kampanya başlattılar. #ismailsaymazhaddinibil diye 20 bin civarında mesaj attılar. Ölüm tehdidi, dayak vs. Örgütlüydü. Onun içinde kamu görevlileri de olabilir. Benim 10 yıl öncesine ait maaş bilgilerim söyleniyordu. Bir tek o oldu.

Korktun mu?

Birkaç gün endişelendim. BBP’liler tehlikeli bir grup. Birkaç kişiyi harekete geirebilirler diye düşünmüştüm. Şöyle bir tesadüf oldu, benim uzak bir akrabam, BBP yöneticisi. Ona sormuşlar. O da, benim köylüm, demiş. Öyle kurtuldum.

Bende şöyle bir duygu var: bazı insanları tanımazsın ama o evin insanı gibidir. O evin kızı, oğlu gibi. Sende de böyle bir şey görüyorum. Sendeki vicdan bunu sağlıyor sanki. Toplumun kucaklaması sana nasıl yansıyor?

Bir yerlere gidiyorum. Sarılanlar, sevgi gösterenler, tebrik edenler. Çok güzel oluyor. Ben mesafesiz ilişki kuruyorum. Onun sonucu sanırım. Aleyhinde haber yapsam da herkesle diyalog kurarım. Gazetecinin düşmanı olmamalı. Herkesle iletişim kurarım. Üzerinde haber yaptığım alan da böyle hissetmeye çok açık. İnsanlar, o bizim hakkımızı savunuyor, diye düşünüyorlar. Alevilerle ilgili haber yapıyorum, Alevi değilim. Kürtler hakkında haber yapıyorum, Kürt değilim. Eşcinseller hakkında haber yapıyorum, eşcinsel değilim. O bir ölçüde sınırsız bir alanda haber yapmamın sonuçları bunlar.

Gazeteci deyince köşe yazarı bilir insanlar. Ya da Metin Göktepe gibi faili meçhul olunca. Ama biz seni çok şükür haberlerinle ve yaşarken tanıyoruz. Ve sen muhabirsin. Birçok muhabir var ama insanlar isimlerini bilmiyorlar. Bunu haberlerinin toplumdaki karşılığına mı bağlıyorsun? Yoksa kitaplarının da etkisi var mı?

İkisi de. Ben özel haber yapıyorum. Kendi uzmanlık alanımdaki her gelişmeyi bilirim. Yasal değişiklikler dahil olmak üzere. İkincisi haber kaynaklarımla yüz yüze ilişki kurarım. Yani hepsiyle bir temasım var, tanırlar. Kendi kudret alanlarındaki etkileri de yansıyor. Yani hakimler, asker yakınları, dernekler vs. Ben haber yazarken aynı zamanda kitap yazıyorum. Onu kitaplaştırıyorum. Bu da bir boşluğu dolduruyor. Önce bir boşluk yarattık. Sonra da o boşluğu doldurduk. Sadece yüzyıl öncesindeki liberal gazetecilik değil. Sınıflarüstü görülen gazetecilik modeli değil. Aksine hayatın içerisinde gezen, herkese dokunan ve oradaki hikayeyi gazeteye taşıyan ve kitaplaştıran bir gazetecilik örneği.  Bir de ben panellere, etkinliklere, konferanslara çıkıyorum. Çok görünür değil ama bazı dergilerde ve derleme kitaplarda makalelerim çıkıyor. Böyle bir uğraş alanı. Ama bu tamamen gazetecilikle çevrili. Benim, muhabirin doğal sınırlarını genişletecek alanım var. Köşe yazarlarından avantajlı bir yerdeyim. Ben onların yorum yapabileceği haberi yani hammaddeyi yapıyorum. Muhabirliğin 90’larda pasifize edilmiş halinden aktif hale gelmesinde herkesle beraber katkım oldu. Muhabirlik en mertebeli gazeteclik ve bunu gösterebilecek bir çalışma biçimim oldu.

Ödüller beraberinde geldi.

Ödüller kaçınılmaz oluyor. Sürecin artısı oluyor. Çaba ödüllendiriliyor. Ama bu gazetecinin çabasının sonucu. Ben sürekli özel haber yapmasam, kitap yapmasam ve başka alanlarda üretim yapmasam olmayacak. Kişiye bağlı bir mesele. Sorunumuz şu: bu alanı kurumsallaştırabilecek miyiz? İnsan hakları alanındaki gazetecilik hala kişiye bağlı. Böyle bir kurumsal alan yok. Biz sadece ülke çapında haber yapıyoruz. Bölgesel ya da evrensel haber yapmıyoruz. İnsan haklarına dair küresel haber düzeyine erişemedik. İnsanlar hala savaş muhabirleriyle anlamaya çalışıyorlar. Oysa ki insan hakları alanında uzmanlaşmış bir gazeteci Suriye ve Türkiye hattında haberler verebilirdi. Yapamadık.

İnsan haklarında haber yapmak için toplum da o noktaya gelmek zorunda değil mi?

Gerekiyor. Mesela Robert Fisk, küresel anlamda haber yapıyor. Dünyadaki kadın ticareti Nataşalar diye bir kitapta anlatıldı. Tüm dünya ülkeleri geziliyor.

Senin burada durumun nedir?

Benim o yeterliliğim yok. Kendimi eksik buluyorum. Çünkü dilim yok. En az 2 dil bilmek gerek. Metinleri ana dilde okumak gerek. O ülkenin gündemini bilmek gerek. Buralarda eksiğiz.

Bu arada Radikal basılı hayatına son verdi. Dijital tehlike var. Sol ve Karşı kapandı önce. Nasıl buluyorsun?

Ben basılı gazetelerin uzun ömürlü olacağını düşünüyorum. Eğer dijital medya zxannedildiği kadar etkili olsaydı kitaba vururdu ama herkes kütüphane yapıyor.

Evet insanlar kitabı hala satın alarak okumayı tercih ediyor.

Gazeteler dünyada da kapanmadı.

Haber hızlı ve internetten okunuyor. Köşe yazıları da okunuyor. Neden böyle düşünüyorsun?

Zaten Hürriyet gazetesi en parlak yazarlarının yazılarını geceden internete koyuyor. Bu bir kombinasyon olarak devam edecek. Biri diğerinin önüne henüz geçemedi. Hala asıl yayın organı basılı gazete.

Radikal’de ne oldu?

Bir kere tirajı onu sürdüremeyecek kadar düştü.

Tabloid olması mı neden?

Hayır. Türkiye’nin özel dönemiyle ilgili.

Seçkin bir gazete miydi Radikal?

Evet reklamverenler için A grubu. Ama bizim okurumuzun tekonlojiyle ve dünyayla bağı çok güçlü. Hemen hepsinin akıllı telefonu var. Ve haberleşmeyi buradan sağlıyorlar. Haberi buradan tüketiyor. Okurun doğal yönelimi var. İkincisi, Radikal’de, bence aslında bir döneme kadar olmaması gereken isimler de söz konusuydu. Hasan Celal Güzel, Namık Kemal Zeybek vb isimler. Gündüz Aktan MHP’ye milletvekili olarak gitti. Bizdeki okur tepkisel ve agresif. Okur giderek Radikal almamaya başladı ve biz okurumuzun bir kısmını Taraf’a kaptırdık. Bir kısmı internetten okudu. Türkiye’nin özel bir durumu vardı. Gazetenin manşetine baktılar. Aydınlık, Sözcü, Birgün gibi. Tavırla sattılar. Bir tavır sattılar. Biz tavır yapmadık. O tavırsızlığın sonucu olarak da okur, internete girip, tavır sahibi kim varsa onu okudu.  

Dijitalde nasıl Radikal?

Ben basılı gazete severim. Ama dijital çok enteresan. Bizim gazete günlük – tekil 800 bin kişi tarafından tıklanıyorç. Berkin Elvan’la ilgili yaptığım haber, 4.saate girmeden 40 bin kişi tarafından okundu. O an kaç kişinin okuduğunu görmek enteresan. Basılı gazetede böyle değil. Elini alan herkes okudu kabul edilir.

Bu seni güdüleyen bir şey o halde.

Tabii. İnternet haberciliğinde diri tutuyor insanı.

Haberi gazetede görmekten koparıyor ama...

O büyük bir eksiklik tabii.

Son soru... son kitap?

Gezi ölümleri.

Satışa mı oynuyorsun?

Öyle olsa senesinde yapardım.

Davaları mı bekliyorsun?

Evet. Yargısal sürecin tamamlanmasını bekliyorum.

Transfer teklifi alıyor musun?        

Yok. Benim üç kitabım solcu bir yayınevi olan Kalkedon’da basıldı. Dördüncü kitabımı dayanışma için Ahmet Şık’ın  yayınevine gönderdim. Beşinci kitap çıkmadan önce İletişim’e gönderdim. Oradaki kitaplar akademik değer görüyor. Kaynak kitap gibi görülüyor. İletişim benim için olabilecek en iyi yayınevi.

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri