24
Temmuz

Mahir Ünsal Eriş ile Söyleşi

24 Temmuz 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

‘Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde’ isimli ilk öykü kitabıyla tanıdık Mahir Ünsal Eriş’i… Hayatın arabesk yanlarını, hüznü, talihsizlikleri, yalnızlığı vicdan, merhamet, mizah süzgecinden geçirerek ve etkileyici bir gözlem gücüyle öyle güzel anlatmıştı ki devamında yazacaklarını merakla bekler olmuştuk. En sarsıcı öyküde bile gülümsetebilen Eriş’in sahici anlatımı ve samimi dili sanki çok öncelerden tanışıyormuşuz hissiyle bağlamıştı bizi hikâyelerine. Bandırma’sından ve çocukluğundan kalanları kendine özgü bir değerbilirlik, duyarlılık ve iyimserlikle anlattığı kitabı ‘Olduğu Kadar Güzeldik’ ile bu bağ daha da güçlendi. Eriş’in “annemle babam bana ‘aferin oğlum’ desinler” naifliğiyle kaleme aldığı öyküleri edebiyat çevrelerinde de büyük bir beğeniyle karşılanınca, modern öykücülüğümüzün kurucusu Sait Faik anısına verilen Hikâye Armağanı’na layık bulundu. Sait Faik’in 60. ölüm yıldönümünde Burgazada’da yapılan ödül töreninde sohbet etme şansını yakaladığım Mahir Ünsal Eriş ile Aykırı Akademi için söyleştik.

 

Söyleşi - Işıl Gerek

Tebrik ederek başlayalım. İkinci öykü kitabınız ‘Olduğu Kadar Güzeldik’ ile çok değerli bir ödül aldınız. Çok mütevazı olduğunuzu ve bunu her yerde dillendirmekten çekindiğinizi biliyorum ama söz konusu Sait Faik Hikâye Armağanı olunca sormak istiyorum. Hikayeciliğe çağ atlatmış bir ustanın anısına verilen bu ödül size de iyi bir motivasyon kaynağı olmuş olmalı. Nasıl hissediyorsunuz, mutluluğun yanı sıra sorumluluk da yüklendi mi omuzlarınıza?

Her gururlu şey gibi, bir ağırlığı da var elbette. Bundan sonra ne yazarsam yazayım, “Buna mı vermişler Sait Faik Armağanı’nı!” denecek. Bununla baş etmek, şüphesiz kolay değil. Ama omuzlarıma bıraktığı gurur yükü için değer denebilir. Ortaokul yıllarımdan beri okuyup bildiğim, satırlarının, paragraflarının altını çize çize kitaplarını perişan ettiğim Sait Faik’in adıyla onurlandırılmak çok önemli benim için.

Doğan Hızlan ödül törenindeki konuşmasında “Onlar arasında ruh akrabalığı görüyorum.” dedi. Sizin Sait Faik ile nasıl bir bağınız var?

Yazar-okur ya da sanatçı-hayran ilişkisinden daha zor açıklanabilir bir ilişki var mı, ben bunu Doğan Hızlan kadar bilemem. Elbette satırlarını, sözlerini çok içimde hissediyorum her okuyuşumda ama Sait Faik’i okuyan kim hissetmez ki? Akrabalık ifadesiyle lütfettiler biraz, ancak hayranlık denebilir. Keşke olsa.

Sait Faik kendi yöresini, Burgazada’yı, orada yaşayan insanları, balıkçıları, martıları anlatıyor öykülerinde. Siz de Bandırma’nın çay bahçelerini, mahallelerini, düğünlerini, yaz gecelerini anlatıyorsunuz. Hikâyelerinizin bu kadar dokunaklı ve gerçekçi olmasının bir nedeni de o bölgeyi çok iyi tanımanız olabilir mi?

Kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzından görünen kadar sanırmış derler. Belki de benimki o hesaptır. Elbette bildiğim dünyayı anlatmaya elim daha yatkındır ama diğer yanıyla bunu tercih etmenin anlatılanı da özel kıldığını düşünüyorum. Doğup büyüdüğüm yerlerde, o insanların arasında dolanan hikayeler anlatmakla sanki oralarla, o zamanlar ve insanlarla bağım hiç kopmayacakmış gibi bir saflığa kapılıyorum ve bu da beni mutlu ediyor. İnsan hayat karşısındaki çaresizliğini arada unutabilmek için sığınacak şeyler arıyor.

Ödül törenindeki konuşmanızda dediniz ki, “Gittiğim her yerde bana ‘genç yazar’, ‘genç öykücü’ diyorlar. Cahit Sıtkı’nın hesabıyla ben yolun yarısını geçtim. Ama bu ülkenin güzel çocukları bu yaşı bile göremediler.” Ve ödülünüzü Haziran Direnişi’nde yitirdiğimiz arkadaşlarımıza adadınız. Sizin öykülerinizde en kötü durumda bile bir umut ışığı, gülümseten birkaç cümle, mağlubiyetlere rağmen korunan bir iyimserlik ve kabulleniş oluyor. Gerçekte yaşananlara baktığınızda aynı umudu koruyabiliyor musunuz, yoksa çok öfkelendiğiniz hatta isyan ettiğiniz oldu mu bu süreçte?

Öfkenin içinde umut saklı olduğunu nasıl inkar edebiliriz. Öfke vazgeçmemekten, vazgeçememekten doğar. Vazgeçemiyorsak bu umudumuz olduğundandır, öfkelenişimiz bundan. Öfkemiz güzeldir, umutludur. En çatık kaşlı anında bile muziptir, şendir.

Öykülerinizde geçmişe özlem ve nostaljik hatırlatmalar olduğunu görüyoruz. Ve bunu öyle bir iştahla anlatıyorsunuz ki, kitaplarınızı okuyan birçok kişiden “acaba kendi çocukluğunu mu, kendi yaşadıklarını mı anlatıyor” yorumunu duydum. Gerçekten otobiyografik öğeler var mı?

Pek yok. Olsa da itiraf eder miydim, bilmem.

Peki, Mahir Ünsal Eriş’in çocukluğu nasıldı?

Benim çocukluğum cennette geçmiş. Ben büyüdükçe gökyüzünden yeryüzüne uzanan bir merdivenin basamaklarını inmişim meğer. Yaşım ilerledikçe daha da açıklıkla farkına vardım bunun.

Şimdi televizyon dizilerinde karikatürize edildiği haliyle bile insanın kalbini, vicdanını okşayan bir “mahalle” dünyasında, yoksul ama gamsız ve şen insanların arasında büyüdüm. Büyüdüğüm mahalle, tabiri caizse şehre eklenmiş bir köy gibiydi. Ağaçlar, tarlalar, inekler, köylüler, düğünler, kız kaçırmalar, cin çıkarmalar... Şimdiki dünyaya, sürmekte olduğumuz hayata darlandıkça hala o zamanları, o insanları, yerleri düşünürüm. İnsanların bir kısmı sağ, evlerin bir kısmı hala ayakta ama zamanlar gitti. Ben de onlara vefa borcumu ödedim. Ödemeye çalıştım en azından.

Yazarlık serüvenine öykü ile başladınız. Farklı türleri denemeyi düşünüyor musunuz?

Evet, niyetim ve uğraşım da vardı. Bir şeyler deniyordum. Bakalım, biraz durayım istiyorum. Yeniden canım bir şeyler yazmak isterse çıkar nasıl olsa hepsi bir bir.

İki kitabınızın ismi de müziğe özel bir yakınlığınız olduğunu düşündürtüyor. Olduğu Kadar Güzeldik, Yıldız Tilbe’nin bir şarkı sözü. Çalışırken müzik dinler misiniz, ne tür müzikler dinlemekten keyif alıyorsunuz?

Aslında çalışırken pek müzik dinleyemiyorum. Fonda bir filmin açık olmasını daha çok seviyorum. Müziği biraz dikkatli dinliyorum galiba, yaptığım işe odaklanamıyorum. Ama yine de takip etmek zorunda olmadığım bir sesin varlığını arıyorum. Kalabalık bir çocukluk, öğrenci yurtları ve hıncahınç öğrenci evlerinin ruhumda bıraktığı bir hasar herhalde.

Son olarak, Olduğu Kadar Güzeldik demişken… Bu cümlenin sizdeki çağrışımı nasıl, hayata karşı tamahkâr bir yanınız mı var, yoksa hep daha iyisinin olduğunu bilerek çabalar mısınız?

Hiç çabalamam. Ne kadarsa o kadara razı olurum. Çapımı da bilirim zaten. Kendimden hiçbir zaman çok büyük beklentiler çok yüksek ümitler içinde olmadım.

 

 

Işıl Gerek'in diğer Söyleşilerini okumak için;

Tardu Flordun ile Söyleşi (4.6.2014)

Meriç Hızal ile Söyleşi (11.5.2014)

Teresa Salgueiro ile Söyleşi (31.4.2014)

Hakan Gerçek ile Söyleşi (15.3.2014)

Estrella  Morente ile Söyleşi (8.2.2014)

Boğaziçi Caz Korosu Şefi Masis Aram Gözbek ile Söyleşi (20.1.2014)

Ressam Cihat Aral ile Söyleşi (7.1.2014)

Ragıp Savaşi Füruzan Aydın & Emrah Eren ile "Sokak Kızı İrma" üzerine Söyleşi (19.12.2013)

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri