10
Temmuz

Trajik lobotomi hikâyeleri dönüyor gizlilerimde

10 Temmuz 2014 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

Neslihan Yalman

Bir yazıya başlamanın nefessizliği hep hırlayacaktır. O dipsiz ilklik!.. İlk tuş sesi, sıkıntılı ilk harf… Üstelik, sosyal ve siyasi meselelerden bahsedecekseniz, hele ki bahsedeceğiniz ülke Türkiye’yse, bir içindelik sendromu yaşıyorsanız; işiniz giderek zorlaşıyor. Gündemi takipteyseniz bir türlü, takipte değilseniz diğer. Böylesi üst üstelik durumlarında ben; dağılmamak için, maddeleyerek fikir bildirmeyi uygun buluyorum.

 

Dünyadaki ve Ülkedeki Gelişmelerden Bağımsız Olamama

Artık, çoklu denklemlerin iç içe geçtiği ve birbirini tetiklediği bir dünyada yaşıyoruz. Aslında, hep öyleydi de; biz, değişen dengeleri takip etmekte bu denli zorlanmıyorduk belki. Şimdi, internetin de devreye girmesiyle her türlü haberden haberdar oluyoruz. Haberden haberdar olmak, işte bu sancı, bazen kaldırılamıyor. Hatta, şu yazıyı bile toparlayamıyorum. Algılarım ağırlaştı, vicdanım aşındı; kalbim, iğne saplanılan yastık şeklinde pamuklarına bölünüyor. Kendime geleyim diye ‘’rock & roll’’ dinliyorum. Oysa, ardından yazacağım cümle şu: Bazen öyle acı haberlerle yüz yüze geliyorsunuz ki, durumu neresinden değerlendireceğinizi şaşırıyorsunuz. Misal; küçük bir kız çocuğunun başını taşla ezen ya da onu yakan adamın yakalandığına dair bir ileti görüyorsunuz. Eeeee? Gitti giden… O an gözünüzün önüne geldiğinde, kulaklarınızdan dumanlar fışkırıyor. İflas… Kısa devre…

Ardından; SOMA’da yeraltından çıkarılan işçiler oranınca, 300 kadar işçinin de göçük altında kaldığını ve bunun saklanılmaya çalışıldığını belirtiyorlar. Babalarının tabutlarını okşayan çocuklar, yazmaları başlarından kayan ve saçlarına kırlar yerleşmiş kadınlar, gözleri şişmiş adamlar, geçici şok ya da travma yaşayanlar, bağıranlar, başbakanın adamı tarafından tekmelenen madenci… Bu görüntülerin çoğu beyninize saniyesinde işliyor. Diyorlar ki, görmeyiver. Ne mümkün!.. Gelişmelerden haberdar olmadan kendinizi konumlandırmanız da zorlaşıyor. İçiniz içinizi yiyor, kayıtsız davranmaya kalksanız. Hakikat önünüze bir noktada çıkıveriyor. Yalnız, bana mı oluyor, öyle mi hissediyorum yahut benim gibi bu halleri sıkça yaşayan insanlar var mı, bilmiyorum. Başınıza öyle hüzünlü olaylar geliyor ki!..  Gözlemci konumlarınız, müdahale yetkiniz/yetkisizliğiniz, yerinizi sabitleme çabanız, sizi kendinizden sıyırıyor da sıyırıyor. Zavallı bir balığın kılçığı gibi hissediyorsunuz kaldırıma yapışan. Ya istediklerini yaşayamadığı için katılaşan, marazi ve önyargılı ya da her şeyi tükettiği için dağılan, ürkek ve sınırsız bir tipe dönüşüyorsunuz. Ortası olanlara ne mutlu!..

Yolda biber gazı yemişsiniz, bir miktar; gidip yüzünüzü yıkıyorsunuz, üstünüzü değiştiriyorsunuz. Hadi biraz zaman geçti, biraz iyiyim, sinirlerim gevşesin. Kendime pastane dondurması ısmarlayayım diyorsunuz. Akışkan, çikolata soslu, renk renk…  

 

-İki top verir misiniz, lütfen?

-Buyurun…

Biraz yalıyorsunuz, biraz daha, yürüyorsunuz ve bir-iki ısırık daha… Tam, keyif… Derken… Tak… Yanınızda kıyafetleri eprimiş bir çocuk:

-Abla, o dondurma neli?

-Al senin olsun!..

(İstanbul’da deniz görmeyen çocuklar var.)

 

Aynı şekilde, dış ülkelerde gelişen olaylardan da bağımsız yaşayamıyorsunuz. Ukrayna’da çıkan iç savaş, Kırım’ın bağımsızlık isteği, Suriye’deki ve Mısır’daki karışıklıklar, IŞİD’in yaptığı katliamlar ve Türkiye’deki iktidar partisinin buna verdiği destek, Afganistan’daki ve Pakistan’daki gelişmeler bizi eskisinden daha fazla ilgilendiriyor. Öylesi bir ülkede yaşıyoruz ki, sürekli artçılarla sallantıda ve ayağımızın altından halı gibi kaydıracaklarını düşünüyoruz toprağı. Bir şiirimde dediğim gibi, boşluğun ipine çekiliyoruz.

Amerika’nın baş düşman olduğundan bahsediyoruz, emperyalizme karşı birleşelim diyoruz; ama, ayrı tellerden çalınıyor. Herkesin kendi acısı, kendi travması, kendi istekleri, kendi emperyalizmi var ‘‘özel’’ olarak. Kabul edelim ki, her birimiz kapitalizmin sıkı birer parçasıyız ve bu debelenme bizi yorgun düşürüyor, hasta ediyor. Kendini doğaya ver, biraz içini dinle, yok din, yok natüralizm diyen insanların da parçalı hayatlarını, katılıklarını, bilinçaltlarını, tinsel, dinsel vd. her türlü yarılmalarını görüyoruz. Bugün; yaşamaktan memnunum, dünya harika bir yer ya da her gün yeni bir umutla başlıyor diyen bir insanla tanışırsam, ben de seninle tanıştığıma memnunum diyeceğim. Çünkü, kiminle konuşsam; insanları sevmiyorum, insanın insana ettiğini hayvan etmiyor, bana kalsa insan doğmazdım, insana değil insanlığa inanıyorum gibi çoğullamalar… Bir çeşit misantropi… Hümanistmiş gibi görünmek yahut hümanist olmak ve bir noktadan sonra bununla başa çıkamamak… Sigaraya, içkiye, sekse, kedilere, belki de -bazı kısımlarda vahşilik düzeyinde- dine, ait olduğu tekil bir kimliğe sığınmak… Odaklanamama, temsillere sıkıca asılma, büyük roller, aşırı tavsamalar, kabalıklar ya da olduğundan katı ciddiyetler… Giderek azalan empati… Azalmak zorundadır, belki.

Aynı bünyede birden fazla o kadar çelişki dönüyor ve o kadar ötekimiz var ki, hangisiyle ve kiminle uğraşacağımızı kontrol edemiyoruz. Çevremde az olsun öz olsun, ama harbiden insan olsun, diyenler giderek arttı. Oysa, umulduğu üzere bütün bir insan yok!.. İnsan bizzat insan olmayan da, çünkü!.. Siz de rastlamışsınızdır diye düşünüyorum. Kimse çekirdek grubunun, gettosunun, ailesinin dışında kimseye güvenemiyor. Çağın andalığıdır bu, ışık hızının çekimi!.. Ateş böceğinin cılızlaşan parıltısı, kelebeğin son günüdür.

 

Kendinizi Konumlandırma Zorluğu ve Zorunluluğu

Gelişen olaylar karşısında nerede duracağınızı da netleştiremiyorsunuz. En net (!) kişiye bakın; bulanık su gibi yayılmıştır ve eminim ki, beyni uyuşmuştur. Kendine de sıkça kızıyordur. Hayır, kime yaranacaksın? Büyük iktidara? Küçük iktidara? Çeşitli iktidar öbeklerine? Eşine, dostuna, annene, patronuna?

Siyasetin gündemi bu kadar belirlediği, ilişkiler ağının birçok kriterle kurulduğu yerde; bireysel duruşunu, fikrini, özgürlüğünü, özgünlüğünü nasıl koruyacaksın? Evrensel değerlerle mi? Koruyormuş gibi yapanların açıklarını fark etmiyor musun? Kimi yerde bunları sineye çekmek sana zor gelmiyor mu? Çok yakın arkadaşımın lafıdır; öyle Zizek, Foucault, Derrida da değil kendisi, der ki: ‘‘En evrensel adamı kimse sevmez. Aralarına istemezler; aralarına alsalar da hep bir mesafe vardır ona.’’

(Düşünelim.) Nerede, ne kadar kendinizsiniz? Artık, sizi olduğunuz gibi seven –ki, onlar da genelde sizin gibi oluyorlar; yanlarında saçmaladığınız, tüm çelişkilerinizi soyduğunuz, rahatladığınız- insanlarla iyi hissetmiyor musunuz kendinizi? O yüzden değil mi; tüm çabanız en az bir kişiyle ortak noktada buluşabilmek, hemhâl olmak?

Sanırım; kesilen çocuk kafaları, çöp karıştıran Suriyeli mülteci kadın, erkeklere öfke duyan kız arkadaşlarım, kadınlara racon kesen erkek arkadaşlarım, ortak iş yaptığım kişilerin beni hayal kırıklığına uğratmaları, hep gardımı alarak yaşama zorundalığı hissetmem ya da ağzımı dikmeye çalışmak, kalbimi söküp yemek ve dilimi kesmek istemem bu yüzden!.. Trajik lobotomi hikâyeleri dönüyor gizlilerimde. Bu kadar görme, bu kadar duyma, bu kadar biricik olma!.. Takma diş kullan, lens tak, filtrelen, anonime karıl. Ne kaybedersin ki? ‘‘Kendini’’ (!) mi? 

 

 

Neslihan Yalman'ın diğer yazılarını okumak için;

100 Yaşında Dağlarca

"Bir Senaryodan Anadolu'nun İzlerine"

"Yürüyen Şiir"

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri