29
Haziran

Özgürlüğün şarkısını söyleyen şair kardeşlerimle birlikte...

29 Haziran 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Onur Behramoğlu

Berlin Uluslararası Şiir Festivali davetlisi olarak İstanbul’dan ayrılmadan önce, 1915’e dair kitaplar okumaktaydım: Aram Pehlivanyan’ın şiirleri, Marc Nichanian’dan ‘Edebiyat ve Felaket’ ve bugüne dek okuduğum en sert gerçekliği en annece fısıldayan Zabel Yesayan’dan ‘Yıkıntılar Arasında’. Yesayan, iki Ermeni çocuğun konuşmasını aktarıyor bize:

 

“Baban var mı?”

“Yok.”

“Annen?”

“Yok.”

“Benim de ne annem var ne de babam.”

“Öldürdüler mi?”

“Evet!”

“Benimkileri de öldürdüler.”

Uzun ve acı dolu bir sessizlik hüküm sürüyor ve biraz sonra:

“İster misin, kardeş olalım mı?”

 

Bir soruyla başlar şiir, doğru zamanda doğru kişiye sorulmuş bir tek soruyla. “İster misin, kardeş olalım mı?” sorusu, belleğimdeki bir Yesenin şiirine götürüveriyor beni. Sergey Yesenin, Berlin’de karşılaştığı Maksim Gorki’ye ‘Bir Köpeğin Türküsü’ isimli şiirini okumaya başladığında, Gorki, “Dünyanın en donuk kenti Berlin’i, eyaletlerin en sönüğü Brandenburg’u ve bu en yetenekli, en Rus şairi çevreleyen her şeyi yersiz, gereksiz bulur.” Yedi enik yavrulayan dişi köpeğin, çuvala doldurulup götürülen yavrularının ardından düşe kalka koşmasının; bitkin döndüğünde, kulübenin üstünde parlayan ayın, ona yavrularından biri gibi görünmesinin şiiri, insanların umursamazlığa alışmaya başladıkları savaş yıllarında, 1915’te yazılmıştır.

Yesenin, “İnce teni kırbaçlamak, kendini dövmektir” diyor, şairlik için. Ve ekliyor: “Şair olmak sen anlayasın diye / Söylemektir şarkısında engin bir özgürlüğü.” Ben de, aramızda uzun ve acı dolu bir sessizlik hüküm sürdükten sonra, “İster misin, kardeş olalım mı?” diye sorduğum, engin bir özgürlüğün şarkısını söyleyen şair kardeşlerimle birlikte Berlin yolundayım şimdi. 27 Kasım-2 Aralık 2013 tarihleri arasında İsrail’in Hayfa kentinde düzenlenen 13. Sha’ar Uluslararası Şiir Festivali’ne konuk olduğumda gelip orada beni bulan Berlin Uluslararası Şiir Festivali Direktörü Thomas Wohlfahrt, 2014 Haziran’ındaki festivale davet etmiş, özellikle Gezi Direnişi sürecinde izledikten sonra şiirlerimle uluslararası festivalde yer almamı istediklerini iletmişti. Ben de, Gezi Direnişi’ni festivalin odağına yerleştirmeyi, bu kapsamda kendilerine bir ekip oluşturmayı önererek, Gezi ruhunun bir tek kişi ile değil böyle bir sanatçı dayanışması ile anlamını duyuracağını vurgulamıştım. Böylelikle, festival yönetiminin ‘küratör’lük, benimse ‘şiirin militanca örgütlenişi’ saydığım altı aylık yoğun bir çalışma ile, Gezi Direnişi günlerine sözüyle, eylemiyle katılmış şair-yazar-oyuncu dostlarımla omuz omuza Berlin’e şiirli bir Gezi çıkarması düzenleme sorumluluğunu üstlendim.

Gökçenur Ç., Mehmet Altun, Neslihan Yalman, Kaan Koç, Onur Orhan, Zeynep Altıok Akatlı, Barış Atay ile birlikte çıktığımız yolda, yurdumuzun yağmalanmış antik değerlerini Berlin’de bir müze içinde görmek de vardı, iki dünyayı birbirinden ayıran ‘Duvar’ın üzerine boyanmış özgür kuşların kanat seslerini duyar gibi olmak da; Fazıl Say’ımızın konser verdiği muhteşem binanın önünde gururlanmak da vardı, şehrin içindeki ormanda sincaplara, tavşanlara bakıp bakıp şaşırmak da. Gece yarılarında yenilen yemekler de vardı, içilen ev yapımı şarap da… En çok şiir vardı elbette, dünyanın dört bir yanından gelen şairlerin güzel gözleri…

Kore’nin Nobel adayı şairi Ko Un ile tanışıyorum ilk olarak. Öylesine alçakgönüllü ki, “Seni tanıyorum,” diyor, “Türk şairisin.” Festival kitapçığını okumuş belli ki, gelmeden evvel. Onunla tanışacağım için günlerdir gözüme uyku girmediğini söyleyemesem de, yaşamına, şiirine dair bilgim olduğunu yine de hissediyor. Kopkoyu yoksulluk içinde büyümüş, girdiği bunalımla bir kulağına asit dökerek tek kulağıyla duyar hale gelmiş, yıllarını Budist tapınağında rahip olarak geçirdikten sonra oradaki düzene de başkaldırmış, ülkesindeki demokrasi dışı uygulamaların karşısına dikildiği için yıllarca hapis yatmış Ko Un, Koreli bir Türkolog olan Eunkyung Oh’un çevirisiyle Türkçede ses vermiş olsa da, bilinmiyor, tanınmıyor yurdumuzda. Oysa dünya çapında tanınan, şiirleri birçok dillere çevrilen, her büyük festivalin onur konuğu olarak davet ettiği bir şair.  Hatta, Rotterdam Uluslararası Şiir Festivali Direktörü, “Ben başaramadım, Berlin başardı Ko Un’u getirmeyi” diyor.

Sa-haeng’in oğlu Ch’il-song

Koşarak geliyordu derenin diğer kenarından.

“Baba, baba! Annem öldü.

Öldü ama gözlerini kapatmıyor!”

Çok uzaktaydı, boşuna bağırıyordu.

 

Sonsuza kadar ayrılmış baba oğul arasında

Sanki soğuk dalgalardı kabaran.

İlk akşam Paulus Böhmer ile Ko Un’u dinlerken, aklıma Paul Valéry’nin sözü geliyor: “Şiir – sesle anlam arasında o uzayıp giden kararsızlık.”  Yine onun sözleriyle: “Varlıkların en yararcısıdır ozan. Tembellik, umutsuzluk, dil arızaları, tuhaf bakışlar, - pratik bir insanın yitirdiği, yadsıdığı, bilmediği, istemediği her şeyi ozan toplar ve sanatıyla iyi kötü bir değer kazandırır onlara.” Yitirilen, yadsınan, bilinmeyen, istenmeyen her şeye değer kazandıran iki şairle yüceliyoruz. Böhmer’in yaşlılıktan ötürü nefes nefese kalarak ama olağanüstü bir tınıyla okuduğu şiirlerin ardından, Ko Un’un, sanki bizim semt pazarından alınmışçasına gösterişsiz ama tertemiz ayakkabıları, pantolonu, ceketi ve tek aksesuarı olan mavi şapkasıyla sahneye çıkarak bir şaolin rahibi ya da aikidocu edasıyla okuduğu şiirlerle…

Şair, düşüncelerinde belli belirsiz fark ettiği bir şeyi, sözcükleriyle sımsıkı yakalayan insandır, gücü budur, buradadır. Böhmer ile Ko Un’un ardından Hindistan’dan Tishani Doshi’nin de bu anlamda bir şair parıltısı taşıdığını düşünüyorum. İsrail’in en iyi şairlerinden biri olan sevgili dostum Anat Zecharia gibi onun da bir dansçı oluşu, şiire en yakın saydığım dans üzerine yeniden kafa yormama sebep oluyor. Dans dediğimiz de, şiir gibi, ruhtaki-bedendeki elektrik yüküyle, ruhtaki-bedendeki kısa devrelerle, öngörülmezlikle, birdenbirelikle, kayıtsız koşulsuz özgürleşmeyle ilgili diyor, kalbimdeki ses. Zorba’nın dansını hatırlıyorum, Anthony Quinn’in kartal kanatlarıymışçasına açılan kollarından yükselen şiiri…

O kartal kanatlarını kuşanıp Gezi Direnişi üzerine konuşmak üzere sahneye çıkıyoruz, Zeynep, Onur, Barış, ben. Üç sıkı dostumun üçü de birbirinden iyi konuşmacı, her birini dinlerken kalkıp sarılmak, kucaklamak isteğiyle doluyorum. Panellerde konuşmak, düzyazı cümleleri kurmak beni her zaman geriyor, aklım hep şiirde, kendimi şiirle ifade etmekte. Dördümüz ilk kez bir sahneyi paylaşsak da, insan sıcaklığıyla dolu bir atmosfer yaratmayı başardığımızı, dinleyicilerin ve panelin yöneticisi gazeteci Deniz Yücel’in gözlerinden anlayabiliyorum. Alman konuklar, “Anlattıklarınızın çoğunu hiç bilmiyorduk” diyorlar. Her şeyi bilmek, anlamak, anlatmak hiçbir zaman mümkün olmasa da, direnenleri biliyorlar artık, sonuna kadar direnecek olanları… Onur Orhan’ın ne kadar iyi bir yazar olduğunu hâlâ bilmiyorlar, belki birkaçı öğrenecek şimdiden sonra. Zeynep Altıok Akatlı’nın duygu yüklü bir kitabını ya da bir gazetede yazdığı sıkı bir makaleyi okuyacaklar. Yiğitler yiğidi Barış Atay’ın bir filmini izleyecekler. Belki benden bir şiir bile okurlar, kim bilir…

Panel biter bitmez, başka bir sahnede, bizim gecemiz başlıyor, Türk dilinin şairlerinin gecesi. Genç kuşağın benim nazarımda en has şairi Kaan Koç, kendi şiirlerinin ritmine son derece vâkıf bir edayla okurken – okumak ne kelime, bütün bir salonu sesiyle, sözüyle büyülerken - John Fowles’un bir cümlesini tekrarlıyorum kendi kendime: “Hissedebiliyordum. Neredeyse fiziksel bir temastı. Bizi değiştiren bir şey. Onun bütünüyle içten bir şey söylemesi ve benim de bunu hissetmem.” Kimi şiirlerini ezbere bildiğim, kuşağımızın en değerli şairlerinden Gökçenur Ç., son anda yaşadığı bir aksilik sebebiyle Berlin’e gelemeyen Efe Duyan’ın bir şiirini kendi şiirinden önce okurken, hem kendisinin hem direnişin unutulmayacak birkaç şiirini bizlerle paylaşırken nasıl da vakur, sade. Bir şiirde durup durup martı sesleri çıkarması, özgüvenin somutlaşmış örneği olarak okullarda anlatılmalı, izlettirilmeli çocuklarımıza. ‘İncinme Halleri’ni sevdiğim Neslihan Yalman sahnedeyken, aklım onun bambaşka dizelerinde: “senden başka kimsem yok / sen de yoksun”, “aynı kavmin çocuklarıyızla / aynı bokun soyuyuz arasında / fark kalmadı” dan dan dan! Kurşun sesleri kafamda uğuldarken, o seslere en yakın yerlerin çocuğu Mehmet Altun, “Ve Rüzgâr” diyerek esmeye başlıyor, rüzgârı “rüzgâââr” kılan kederbilir sesiyle. Nasıl oluyor, nasıl yapıyor bilmiyorum ama, yan yanayken bile özlüyorum, sevginin tarihten eski olduğunu anlatan Mehmet’i: “Özlemişsem sebebi var / Pastırma yazının eylülden çaldığı mı, / güneşin can havli mi bilinmez.” Son olarak ben de şiirlerimi okuyorum, Subcomandante Marcos da benimle o an, Berkin, Ali İsmail, Ethem de… Barış’ın, “ ‘Oğlu Savaştan Dönen Amerikalı Babanın Günlüğü’ adlı şiirini bir yerde okumazsam ölürüm” sözleriyle kanatlanıyorum, aynı şiiri büyük bir yücegönüllülük göstererek İngilizceye çeviren Gökçenur’un, “Sen okurken oğlumu, Göknar’ı düşündüm, tutamadım kendimi, ağladım” demesiyle; Zeynep’in, Mehmet’in, Onur’un, Neslihan’ın, Kaan’ın sımsıkı kucaklamalarıyla… Panzehir grubunun, şiirlerden bestelenmiş şarkılar söylediği harikulade konserine eşlik eden veda yemeğinin ardından, elbette sabaha kadar Berlin sokaklarındayız. Çünkü şiir sokakta, eğilip almamızı bekliyor, “solgun bir gül oluyor dokununca.”

Dünyanın dört bir yanından bin kadar şairin yer aldığı  www.lyrikline.org sitesine şiirlerimizi seslendirdiğimiz, Marx’ın ayak izlerini takip ettiğimiz, günde sadece birkaç saat uyuyarak birbirimizi dinlediğimiz, insanı insandan, aşktan, isyandan uzaklaştıran her şeye ve herkese şiirlerle diklendiğimiz bir sanat çıkarmasıydı Berlin Uluslararası Şiir Festivali.

İnsanların umursamazlığa alışmaya başladıkları savaş yıllarında, 2014’te gerçekleşti.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri