24
Haziran

Cem Altınsaray ile Söyleşi

24 Haziran 2014 Yazar: Aykırı Akademi

 

Siyaset ve iktidardan başka konuşulan bir konu yok memlekette. Konuşulmayacak gibi mi değil elbet, nasıl olsun (!) Son zamanlarda sıkıldığım, bu nedenle Twitter’ı açmak dahi istemediğim günler... Ne zaman güzel bir şeyden bahsedeceğiz? Güzelliklerden konuşabilecek miyiz? Soruları üzerine, siyaset dışında bir şey konuşunca da, televizyonun önünde duran çocuk gibi hissediyorum kendimi. Ne kadar edebiyat-şiir-sinema desek bir o kadar “şimdi sırası mı bakışlarıyla” bekleyen insanları görüyorum. Doğru. Bu ülkede her şey sırayla, zamanı gelince...

Hakkında konuşulan tek ve bitmeyen konu siyaset olunca ağırlıklı –haliyle- goygoy siyaseti yapıldığını düşünüyorum. Çıkmazdan kurtulamayan, sürekli üst örtmekle meşgul iktidarın içerisinde bizim  ne kadar ciddi olacağımız da tartışılır elbet... Konuşulanlara bakıldığında nitelik adına durumu açıklayabilmek zor. Keşke –gerçekten- siyaset konuşulsa!

Bu değil! Bize başka bir hareket, bir atılım gerek diyorum. Kendimiz yapamıyorsak en azından etrafımızda olanları izlemek, takdir etmek, desteklemek gerekiyor. Biz diyemeyen sürekli “ben” diye bahsetmekten vazgeçebilsek olacak galiba diyorum yine de içimden. Her şeye rağmen bizi gülümseten, umutlandıran insanlar var bu ülkede biliyoruz ya işte... İyi ki Nuri Bilge Ceylan var. İyi ki Derviş Zaim, Özcan Alper, Zeki Demirkubuz gibi önemli isimler var.

Gerçek sinema tutkunu “sinema olmadan asla” diyebilen insanlar da var biliyorum. Onlardan birisi Cem Altınsaray’la bu vesileyle tanıştım. HerGünBirFilm diyerek, Twitter’da paylaştığı müthiş filmleri, sinemayı, yazarlığı konuştuk.

 

Söyleşi – Aydan Öksüz

İnsanlar sinemayı biraz daha sevdirmek için canını dişine takmış bir kültür-sanat elçisi diyorlar senin için...

Sağolsun, var olsunlar... Daha güzel bir dünya için insanı, hayvanı, doğayı sevmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve birbirimizi tanımaya, anlamaya ihtiyacımız var. Tarihi bilmeye ihtiyacımız var. Kültüre, sanata, güzellik duygusuna ihtiyacımız var. İşte tek elden hepsinin çaresi sinema!

Sinema tutkusu-aşkı, ilk büyülendiğin o ân, izlediğin filmler... biraz başa dönelim. Ne kadar gidebiliriz?

Sinema merakı belleğin gittiği yere kadar gidiyor. O denli belirleyici bir şey benim hayatımda. Çocuk yaştan beri hayatın kendisi kadar filmlerin de içinde yaşadım adeta; bir paralel evren oldu sinema. Ailemin haberi olmadan video kulüpte bile çalıştım. Bu sayede hudutsuzca film izledim ve daha 11-12 yaşlarında dönemin tüm popüler filmleri üzerine ahkâm kesebilecek mertebeye erdim! Bu da önemli bir rol oynadı hayatımın geri kalanında.

Bir film izledim hayatım değişti klişesiyle sormak gerekirse bu hangi film ve neden?

Benim hikayemde bu film “Üç Renk: Mavi”dir. O filmi gördükten sonra ilk kez bir film hakkında yazı yazma ihtiyacı hissettim. İlk yazımı bu şekilde yazdım ve arkama yaslanıp okudum heyecanla. Sinema benim için izlenilen ve tüketilen bir şey olmaktan çıkıp, üzerine düşünülen, konuşulan, yazılan, okunan ve biriken başka bir şeye evrildi.  Bir zaman sonra da Milliyet’te, bismillah deyip başladım profesyonel yazarlığa.

Kadınları anlamayan erkeklerin, kadının da kendi çıkmazını bulabilmesini sağlayan iyi bir filmdir Üç Renk: Mavi.  Peki senin için önemi?

Muazzam bir sanat yapıtıydı en başta. Temaları, hikayesi, başkahramanı, üslubu, estetiği, müzikleri... Hepsi ayrı değdi ruhuma. Hissettirdikleriyle ayrı, düşündürdükleriyle ayrı, avcunun içine aldı beni bu film. Hayatıma karıştı; hayata bakışıma müdahale etti hatta. Dönüştürdü beni. Yönetmenin filmin tanrısı olduğu gerçeği ilk kez bu filmle dank etti kafama. Sinemanın yönetmen sanatı olduğuna ilk kez büsbütün kani oldum.

Twitter’da başlayan #hergünbirfilm hikâyesi... 200’yi aşkın film önerileri olmuş. Nasıl ortaya çıktı bu fikir, biraz bahseder misin? Sinemayla mesafeli olana dahi iyi geldiğine inanıyorum bu projenin...

Her gün bir film önerme fikri Twitter hesabı açmamdan bir süre sonra ortaya çıkmış bir şey. Beni buna iten, önce öteden beri güzel şeyleri paylaşmayı seven bir insan olmam. Sonra da Twitter sayesinde her sınıftan her yaştan insanla karşı karşıya gelip, ahvale bakıp, böyle bir ihtiyaç olduğu kanısına varmam. Çoğumuzun malumu olduğu üzere bir kültürsüzleştirme politikasıdır gidiyor. Sanatın hakikaten hiçbir ehemmiyeti kalmadı bugün yaratılmak istenen toplumda. Hani biz bir ucundan yakaladık, yaşadık bir şeyleri ama genç nesil n’apsın? Onlar her şeyden mahrum yetişiyor. Televizyonda film kuşaklarından, sinema dergilerinden, tarihi salonlardan, kültür merkezlerinin özel gösterimlerinden ve daha birçok şeyden. Bir insana ne verirsen onu alır. Bilmediği bir şeyi aramaz insan. Ben de iyi filmleri insanlarla, özellikle de gençlerle buluşturmak için her gün bir film öneriyorum işte. Bu öneriler Twitter’da başlayıp, sırasıyla bir blog’a, bir Instagram hesabına ve son olarak da iPhone uygulamasına dönüştü. Ne mutlu ki beni hiç tanımayanların dahi bildiği, takip ettiği bir şey artık HerGünBirFilm.

HerGünBirFilm sıralamasını nasıl yapıyorsun?

En sık karşılaştığım sorulardan biri bu. Kıyıda köşede kalmış, nispeten az bilinen yahut unutulmuş ama hep iyi filmler önermeye özen gösteriyorum. Sanat filmi/popüler sinema ayrımı olmaksızın, farklı dönem ve türlerden filmler seçiyorum. Bunları bir çeşit ‘shuffle’ mantığıyla öneriyorum. Yani bir gün önce ne önerdiğime bakıp ondan uzak bir şey seçmeye çalışıyorum. Böylelikle monotonluğa düşmeden, her zevke ve ihtiyaca göre filmler önermiş oluyorum. Sinemaya hemen herkes meraklıdır; herkes az çok film izler ama şöyle cümlelerle çok sık karşılaşırsın: “Ben korku filmi sevmem”, “western izlemem”, “Avrupa sinemasının ağırlığına gelemem”, “Hollywood’dan nefret ederim”, vb. Gerçek bir sinemaseverin asla kurmayacağı cümleler bunlar. İyi olan ne varsa kucaklamaktır bir sinefilin amacı. Üç kişiye hiç bilmedikleri bir filmi izletebilirsem ne âlâ. Görmedikleri duymadıkları bir şeyi hayatlarına katabilirsem, sinemayı sevmelerinde küçücük bir rol oynayabilirsem ne mutlu bana.

Bir de teaser var... memleketin tüm oyuncaları #hergünbirfilm diyor...

Benim belli bir gücüm var insanlara ulaşmak noktasında. Hepsi de arkadaşım olan o çok değerli isimlerin yardımıyla daha çok insanın HerGünBirFilm’den haberdar olmasını istedim. Maalesef kimileri, son olarak iPhone uygulamasına dönüşmüş iyi niyetli bir sinema hareketi olarak değil, bir sosyal sorumluluk projesi gibi okudu meseleyi. Yine de eğlenceli bir şey oldu hepimiz için. İyi ki yaptık. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum katkıda bulunanlara.

Sinema yazarı bir filmi nasıl izler? Bizden farklı olarak hangi detayları görürsünüz?

Sinema yazarı filmi şöyle izler diye kesin bir tanımlama yapılamaz. Her sinema yazarının kendine özgü kriterleri vardır bir filme bakarken. Ancak normal insanlardan çok daha fazla film izlediğimiz için film izleme pratiği açısından bir avantajımız olduğu söylenebilir; filmi film yapan detayları yakalamak açısından. Daha çok şeye bakabiliyoruz aynı anda. Amaç sadece eğlenmek, vakit geçirmek değil filmi anlamak ve nihayet yorumlayacak olmak olduğunda esaslı bir mesai istiyor sinema. Her şeyi görmek, işitmek, dahası görünenin ve işitilenin ardında gizli olanı okumak icap ediyor. Bizim işimiz de zor yani. J

Geçtiğimiz ay film festivali kapsamında İstanbul’a gelen Asghar Farhadi, “bende bir hikâyenin sonu vardır, başlangıcını hayal etmeye başlarım “ demişti. Buna benzer bir tahmin oluyor mu?

Daha bir-iki hafta evvel “En çok sonlarını unuturuz filmlerin. ‘N'oluyodu filmin sonunda?’ diye sorarız. Hayata dair ne güzel bir ipucu yatar altında.” diye bir tweet atmıştım. Sonu zekâ dolu bir sürpriz barındıran bir film beni de mest eder tabii ki. Gelgelelim, bir filmi sevmemde, filmle ilişki kurmamda hiçbir zaman en çok öne çıkan şey değildir finali.

90’lı yıllarda çocukluğumda hatırlıyorum, evimize sinema dergileri girer, çok anlamıyor olsam da takip ederdim. Sinemaya olan ilgim bu vesileyle başladı diyebilirim. Şimdi ulaşılabilirlilik daha fazla ancak sinema yazılarının ilgiliyle okunduğunu düşünmüyorum...

Genel olarak okuma alışkanlığında bir sorun var. Bizim millette zaten az olan bir şeyken, internetle birlikte tümüyle kayboldu. İnterneti internet yapan hiper metin anlayışı (bağlantılara tıklayarak metinler arasında serbestçe dolaşabilmek), insanların bir şeyi konsantre bir biçimde okumasını olanaksız hâle getirdi. Artık bir metni de bir lekeyi, bir rengi algıladığımız kadar çabuk algılamak, anlamak istiyoruz sanki. Daha fazlası için ne sabrımız var, ne de zamanımız. Hâlâ sinema yazılarını büyük bir merakla okuyan, hatta ileride sinema yazarlığını meslek edinmek isteyen bir sürü insan var. Yine de matbu yayınların hayatımızdan birer birer çıkmasından ve her şeyin dijital dünyaya taşınmasından sinema yazıları da nasibini aldı tabii. Giderek daha yüzeysel, daha tüketime dönük yazılar yazılıyor artık. 

Sinemada müzik senin için ne kadar önemli?

Çok basit bir şey söyleyeyim... Sinema tarihinin bütün büyük başyapıtlarına, paha biçilmez klasiklerine bakın. Çok önemli bir ortak noktaları olduğunu göreceksiniz: İyi müzik! Müzik tabii ki çok önemli. Hatta özel olarak, sinemadan bile daha çok yer kaplayan bir şey benim hayatımda.

Şiirsel sinema denildiğinde akla ilk gelenlerden Andrey Tarkovski. Bu noktada hiç kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan’ı da anmadan olmaz fakat bir de Onat Kutlar var. Sinemaya ve şiire verdiği emekle büyük katkılar sağlayan...

Ben Onat Kutlar'ı bir nevi henüz bulmuşken kaybettim. Arsız bir iştahla elime geçen her şeyi okuduğum, meslek büyüklerimi bir bir keşfettiğim dönemi, onlarla bir bir tanıştığım ve ahbaplık kurduğum günler izler. Kutlar'ın kaybı benim sinema yazarlığına adım atmamın yalnızca bir yıl öncesine denk gelir. Maalesef kendisiyle tanışma şansına bile erişemedim. Her daim içimde ukdedir. 

Bir de dans tutkun varmış... Sinema ve dans ne güzel bir ahenk...

Evet dans da sinema gibi çok erken kucağına düştüğüm bir şey. Michael Jackson çocukluk kahramanımdı ve bu henüz bir furya yahut sıradan bir eğlence hâlini almadan, yıllarca Michael Jackson dansı yaptım. Çeşme Festivali’nde binlerce kişinin önünde dans ettim; o kadar söyleyeyim! Artık Michael Jackson dansı yapmıyorum. Ama dans etmeyi hâlâ çok seviyorum.  

Vazgeçilmez 3 film ve yönetmen desem?

Vazgeçilmez tek film Blade Runner; tek yönetmen de Alfred Hitchcock diyeyim.

Ülkemizde sinemada sansürden nasibini alanlardan. Bu durumla ilgili sen ne düşünüyorsun?

Sansür yeni bir şey değil. Sansür Türk sinemasının başından beri var olan bir şey. Her dönem sansür hikâyeleri var. Ezel ebed sansürle boğuşuyoruz. Bizden önce bir sürü insan kilometrelerce yürümüş, kitaplar yazmışlar. Sansür bitmiyor. Belli bir noktada gevşiyor gibi oluyor ama başka bir yerden yine sıkıştırıyor seni. Hayatın her noktasında var sansür, sadece sinemada değil. Basında var, televizyonda var, düşün futbol maçlarında sesi kısıyorlar. Sanırım güneş soğumadığı sürece sansür de tartışılmaya devam edecek.

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri