10
Haziran

“Mavi beynime vurmuş” diyen şairi anladığımız dem...

10 Haziran 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Şiir sokakta ama sokak duvarlarına yazılan birkaç dizede değil, sokağın bağrındaki kavgada. “Ağaçlar da ölülerle beslenir / Belki bir geyiğin kalbidir / Başucumda kımıldayan yaprak.” Ağaçlar gibi dimdik hatırladığımız ölülerimizin, başucumuzda kımıldayan yaprakta çarpıntılarını duyduğumuz kalplerindedir şiir. Özgürlük, demokrasi, devrim uğruna can vermiş, bedel ödemiş yiğit insanları düşünerek… hayır, “Düşünmeden sevdiğimiz bu anda / Birdenbire başlayan gökyüzü”nde.

 

Onur Behramoğlu

Yurdumuzda – şükürler olsun! - herkes sesli düşünüyor ya da durmaksızın konuşuyor da buna ‘sesli düşünmek’ diyor. Konuşan Türkiye’ye doyduk! Dörde bölünmüş ekranda dört erkeğin (kadın da olsa erkeğin!) kör dövüşünü izlemenin, bir elde televizyon kumandası diğer elde akıllı telefon, ekranda olup bitenlere dair cümleleri sosyal medya bataklığına saçmanın anlamsızlığını daha ne kadar taşıyabilir ki bir toplum? Yerin yedi kat altında katledilen yüzlerce madenciye ağladıktan hemen sonra güzellik yarışması izleniyorsa; nehri geçen sürü içinden iki sığırı timsahlar kaptığında durumu bir süre gözleyip yollarına devam eden yüzlerce sığırla aramızdaki farkın ne olduğu sorusu sorulmalı, kalan ahlak ve vicdan kırıntılarıyla da yanıtı aranmalıdır. Çünkü biz “Tütünü öküz için icat ettik, çift sürerken bir cıgara içimi dinlensin diye.” Öyleydi, öyleydik, değil mi?

“Düşünmek açmamış gülü yıldızları / Çocuk sevinciyle düşünmek baharı / Sessiz düşünmek avuçlarında elim” dizelerinin Oktay Rifat’ı yüz yaşında! Onu sahiden duymamız, anlamamız için birkaç yüz yıl daha geçmesi gerekiyor. Açmamış gülü düşünecek durumda değiliz, gülistan yağmalanmış. Çocuk sevincimiz mi kalmış, onca çocuk öldürülmüş, öksüz yetim bırakılmışken? Sessiz düşünmek, bir bu mümkün, bir buna ihtiyacımız var; bir el avuçlarımızda, bir insan eli, hâlâ, kalmışsa.

Oktay Rifat ve Eşi

“Ellerimi tutunca bir çocuk gibi sevin / Bir beyaz pırıltılı tepside kahve getir” derken şair, kahvenin erguvan desenli fincanlara doldurulduğu, tepsiye serili kanaviçe üzerine bir erguvan salkımı koyularak servis edildiği zamanlardan konuşuyor, plastik bardaklarda içilen latte’nin, frappe’nin uzağından. “Alışmadığım bir çiçek koklamak isterdim / Güle benzemesinden korkuyorum” diyecek kadar ‘garip’ kalıyor bugünün birbirine benzeyen kadınları, adamları arasında…

Hani derileri büzüşür, dudakları morarır da denizden çıkmak istemez çocuklar; bizim muktedirlerimiz de hırs denizinde, her yanları büzüşüp morarmış, üstelik güzelim çocukların kanı da ellerindeyken “Biraz daha” diyorlar, biraz daha kalarak denizi içip kurutacaklar. “Mavi beynime vurmuş” diyen şairi anladığımız demdir bu: “Yaşamak mademki bunca güzel / Dövüşülür uğrunda ölünür / Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı / Yaşama sevincinden ayrı değil / Günümüz bu inançla böyle taze / Mavilik bu yüzden pırıl pırıl”

Şiir sokakta ama sokak duvarlarına yazılan birkaç dizede değil, sokağın bağrındaki kavgada. “Ağaçlar da ölülerle beslenir / Belki bir geyiğin kalbidir / Başucumda kımıldayan yaprak.” Ağaçlar gibi dimdik hatırladığımız ölülerimizin, başucumuzda kımıldayan yaprakta çarpıntılarını duyduğumuz kalplerindedir şiir. Özgürlük, demokrasi, devrim uğruna can vermiş, bedel ödemiş yiğit insanları düşünerek… hayır, “Düşünmeden sevdiğimiz bu anda / Birdenbire başlayan gökyüzü”nde.

“Oktay Rifat’ın ‘Perçemli Sokak’ına girin, şiirin noktasını bulamazsınız.” der Cemal Süreya. İkinci Yeni’nin ilk işaret fişeklerini kimin attığına dair gençlik kavgaları esnasında o bile kırıcı, yok sayıcı olabiliyormuş demek. Nitekim yedi ay sonra, “Oktay Rifat kendine uygun yeni bir cesareti denemektedir.” diyecek, yıllar sonra da, “beş duyunun şairi”ni, en aşırı dönemlerinde bile geleneğin eski parıltılı olanaklarından yararlanan Aragon’a benzetecektir. Şairi başka açılardan Hölderlin, Valéry, Char gibilerle bir arada anan Enis Batur’un dediğiyse, kimse üzerinde durmadığına göre, sahiden önemlidir: “Pek çok şairin, kişisel şiir atılımının doğru dürüst fark edilmemiş olmasının temel nedeni, II. Yeni’nin imge sisteminin yarattığı zevk alışkanlığının doğurduğu bir tür optik tıkanmadır. Sözgelimi Oktay Rifat’ın 1970’lerdeki açılımı bundan dolayı yeterince anlaşılamamış, yerli yerine koyulamamıştır.”

Arifane bir tecahülle ‘Oktay’ı ‘ok’ ve ‘tay’ olarak duyacaklara ihtiyaç var. Ok gibi, tay gibi şairin “tekrarlamadan koruduklarını”, “kendisini göstermeyen ve gizlemeyen inceliğini” anlayacaklara…

O güne kadar, biraz durgunsak, kırıksak biraz, mazur görülsün:

 

Oktay Rifat'ın şiir dosyası

“Birden yeller esmeye başlıyor, sonra kesiliyordu. Sesler

duyuluyordu geceleri. Lodos bir atmaca gibi kıpırdamadan

duruyor

havada, ara yerde. Gök gürüldüyordu. Yağmur yağıyordu uzaklara,

serinliği düşüyordu üstümüze, kokular geliyor kuzeyden,

çam ve dağ kokuları, mazı kozalağının koktuğu gibi.

Bir kıyamet kopuyor belli, sağılıyor bütün bulutları gökyüzünün,

vuruyor dağa taşa, otlar dümdüz, toprak gebe.

Yaşlı kişiler başlarını sallıyorlardı, bir iş var bu işin içinde,

sütün kesilmesinde durup dururken, böğürmesinde hayvanların,

durgunluğunda suların, dalın ve yaprağın.

Umursamaz görünüyorduk, neşesiz ve yorgun, elle gelen

düğün bayram.

Havalara bakıyorduk, boz bulanık, kurşun kaplı havalara.”

 

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için;

"Herşey Ne Kadar Avuntusuz"

"Benim Bildiğim Berkin"

"Şiir Tam da Böyle Birşey Olmalı!"

"İçimizdeki Şeytan; Faşizm"

"Şairin Fazıl'ı, Fazıl'ın Şairi"

"Direnenler'in Rabia'sı"

"Kardeşim Hristo; Yaralarını Sözcüklere Sararak Direnenler"

"Bende Beni Aşan Kudret; Panik Atak..."

"Bazen Üzümü Atlayıp Şaraba Geçer Gibi Gider Güz... (Sezai Karakoç'la Sabah Çayı)"

"Bir Bayram Sabahı Çocuk ve Allah"

"Genç Şaire Mektup"

"Beşiktaşk"

 


Sayfada kullanılan Oktay Rifat fotoğrafları için kaynak (1) "Bir Usta, Bir Dünya: Oktay Rifat" (Yapı Kredi Kültür Merkezi) (1994) ve (2) "Oktay Rifat Kitabı" (Yapı Kredi Yayınları) (Ocak 1991)

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri