04
Haziran

Tardu Flordun ile Söyleşi

04 Haziran 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Haluk Bilginer’in 1999 yılında temellerini attığı Oyun Atölyesi’nde bir sezondur izleyiciyle buluşan Kim Korkar Hain Kurttan oyununu epeydir merak ediyordum. 18. Afife Tiyatro Ödülleri’nde Zerrin Tekindor’un ‘Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu’, Tardu Flordun’un ise ‘Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu’ seçilmesiyle bu merakım daha da arttı ve ertelememeye karar verdim. İyi ki de ertelememişim. Tiyatronun yaşayan çınarlarından Edward Albee’nin başyapıtları arasında yer alan Kim Korkar Hain Kurttan, Martha ve George isimli orta yaşlı bir çiftin evliliklerindeki çöküntüleri trajikomik bir üslupla anlatan üç perdelik bir oyun. 135 dakika sürdüğüne inanamayacağınız bir akıcılıkla ve dinamik performanslarla ilerleyen oyunda, genç oyuncular Nilperi Şahinkaya ve Şükrü Özyıldız da Nick ve Honey karakterleriyle oyuna renk katıyorlar. Bir üniversitede tarih hocası olan ve üniversite başkanının kızı Martha ile evli olan George karakterine, başarılı oyuncu Tardu Flordun hayat veriyor. Genç yönetmen Hira Tekindor’un rejisörlüğünde sahnelenen oyun Türkiye’de 3. kez izleyiciye sunuluyor. 1960’larda Yıldız Kenter-Müşfik Kenter çiftinin, 1980’lerin sonundaysa Ayten Gökçer- Çetin Tekindor çiftinin oyunculuklarıyla sahnelenen oyun, ikili ilişkilerdeki zaafları, hayal kırıklıklarını absürd olduğu kadar gerçekçi, ironik olduğu kadar dramatik bir yaklaşımla gözler önüne seriyor. Tardu Flordun ve Zerrin Tekindor’un muhteşem oyunculuklarıyla hızlı duygu geçişlerinden nasibinizi alacağınız ve kendinizi bir anda Martha ve George çiftinin hayatının içinde bulacağınız Kim Korkar Hain Kurttan önümüzdeki sezonda da Oyun Atölyesi repertuvarında olacak. Doğum günü dolayısıyla arkadaşlarıyla program yapmış olmasına rağmen sohbetimize cömertçe zaman ayıran Tardu Flordun ile söyleşimizde gündeme ve tiyatroya dair samimi açıklamalar bulacaksınız.

 

Söyleşi – Işıl Gerek

Sizinle bu röportajı aslında geçtiğimiz haftalarda planlamıştık. Ama hepimizi derinden üzen Soma faciası nedeniyle sizin oyununuz da ertelendi. Bireysel acılar söz konusu olduğunda oyuncular profesyonellik adına sahneye çıkıyorlar. Ama tiyatro interaktif bir sanat dalı. Böylesine bir toplumsal acıda ne oyuncuların ne de izleyicilerin içine sinecekti. Dolayısıyla birçok etkinlik ertelendi ya da iptal edildi. Söyleşiye geçmeden önce bu elim olayla ilgili duygu ve düşüncelerinizi paylaşmak ister misiniz?

Tabii ki. Biliyor musun ben bu bahsettiğin durumu bire bir yaşadım. Babamın vefat ettiğini sahnede öğrendim. Bize konservatuvar yıllarında işte ne olursa olsun profesyonel davranıp sahneye çıkacaksınız diye öğretilirdi. Neticede ben de bırakıp gidemedim. O zaman Ankara Devlet Tiyatrosu’nda oynuyordum. Devlet Tiyatroları’nda da adettir. Bir oyuncu vefat ettiğinde oyundan önce kısa bir anma yapılır. İşte tabii benim Macit Flordun’un oğlu olduğum biliniyor. Bana konuşmayı sen yap dediler. Konuşmayı yapamadım ama sahneye çıktım. Tabii çok zorlandım. Bir yandan şoke olmuştum, bir yandan anneme nasıl söyleyeceğim diye düşünüyordum. Ama tabii ki toplumsal acılar çok daha farklı. Soma’da yaşananlar, 301 insanımızın yok yere ölümü çok çok üzücü. Sadece üzücü de değil. Kabul etmesi, kabullenmesi çok zor böyle bir faciayı. Çünkü bu bir kaza değil. Bu facia meydana geldikten hemen sonra görüldü ki inanılmaz ihmaller var. İnsanlar orada asla insani olmayan koşullarda çalışıyorlar, iş güvenliği diye bir şey yok. Dolayısıyla can kayıplarını bu işin doğası gibi görmem mümkün değil. Ve eğer, bir işletmede böyle bir facia yaşanıyorsa, işletmenin yönetimi kadar bu ülkenin hükumeti de sorumludur. Neticede iş güvenliği konusunda yasal boşluklar varsa, denetimler yapılmıyorsa, denetimlerde şaibeli durumlar varsa o zaman siz de hatalısınız. Bunu, her fırsatta hükumeti eleştirecek bir şey arıyorlar gibi de görmesinler. Ben hiçbir zaman AKP ile aynı ya da benzer ideolojileri paylaşmadım. Ama iktidara geldikleri ilk yıldan beri icraatlarını takip ediyorum. Hiçbir zaman peşin hükümlü olmadım. İlk iki sene yaptıkları iyi şeyler de vardı, bunu da birçok yerde söylemişimdir. Ama 12 senelik AKP iktidarı giderek kötüleşen bir grafik çiziyor. Can güvenliği yok, fikir özgürlüğü yok, boyuna yasak, boyuna dayatma. Bu iş çığırından çıktı artık.

Bunun nedenlerini sorguluyor musunuz? Sizce yaşanan bunca olaya, ortaya atılan yolsuzluk iddialarına, kayıplara rağmen nasıl oluyor da hala kuvvetli bir direnç gösterilemiyor?

Bunun nedeni üzerine çok düşünüyorum elbette. Bir defa neden biliyor musun? İyi bir muhalefet yok. Evet, AKP’yi eleştirelim ama iğne çuvaldız hikâyesi. Özeleştiri yapabilmeliyiz. Bizim ülkemiz sadece Ankara, İstanbul, İzmir’den ibaret değil. İnsanların sorgusuz sualsiz Erdoğan’ın arkasında durmalarının nedeni iyi bir alternatifin olmayışı. Şu çok önemli. Bizim insanımız dış görünüşe önem verir. Gerçekten bak. Lider olarak gördüğü insanın o koltuğu doldurabilmesini ister. Adam uzun boylu, dış görünüşüyle, heybetiyle, özgüveniyle, hitabıyla insanları etkiliyor. Hakkını vermek lazım şimdi. Karşında muhalefet yapanlara baktığımızda, üzülerek söylüyorum ama ne Kemal Kılıçdaroğlu’nda ne de Devlet Bahçeli’de bu özellikler var. Söylediklerinde haklı olsalar bile, insanlar üzerinde bir etki yaratamıyorlar ki.Maalesef ki ülkenin birtakım değerlerine sahip çıkacak, kitleleri etkileyecek, güçlü bir lider yok. Bir Mustafa Kemal Atatürk geldi bu ülkeye, bizim şansımız oldu. Devamında maalesef, onun adımlarını ilerletecek, ülkeyi geliştirecek, ülkeye sahip çıkacak kimse olmadı.

Evet, son dönemde Gezi sürecini yaşadık. Bunu ben çok anlamlı ve önemli buluyorum. Bir devrim olmasa da bir uyanıştı, özellikle gençlik adına. Y kuşağını gerçekten çok seviyorum. O süreçte de hep yanlarında olmaya çalıştım. Ama işte aradan zaman geçince birtakım şeyler unutuluyor mu, ya da etkisi azalıyor mu? Yani o direnişi sürdürecek ve değişim sağlayacak bir lider gerekiyor, anlıyor musun? Mesela o süreçte sosyal medyada, twitter’da falan Emine Ülker Tarhan inanılmazdı. Çok yakından takip ettim, hem katıldığı programları hem attığı tweet’leri. Gezi ve Reyhanlı sürecindeki konuşmaları çok başarılıydı. Gerçekten onu tüm halkı kucaklayan bir Başbakan olarak hayal edebiliyordum. Güçlü, güvenilir, donanımlı, net bir kadın. Ama bilmiyorum, kadınların önü bir şekilde kesiliyor mu? Bir şekilde ya engelleniyorlar ya da bilmiyorum. Ama hal böyle olunca geldiğimiz nokta ortada.

Peki ya Cumhurbaşkanlığı seçimleri?

Valla yine bir seçim süreci önümüzde. Yılmaz Büyükerşen ismi öne çıkıyor. Keşke olsa. Çok beğendiğim ve çalışmalarını çok takdir ettiğim bir yönetici.

Gezi’nin yıldönümündeyiz… O süreçte elimden geldiğince orada gençlerle olmaya çalıştım dediniz. O dönem, Mehmet Ali Alabora gibi birçok oyuncu provokatörlükle suçlandı. Hatta hedef gösterildi. Siyasi görüşlerini saklamayan biri olarak hiç korkmuyor musunuz?

Korkmuyorum. Yani ben düşüncelerimi ifade ediyorum. Kimseye vurun, kırın, yıkın demiyorum ki. Herkes sizinle aynı fikirde olmak zorunda değil. Farklı görüşlere tahammül yok bizim ülkemizde. Gezi sürecinde attığım tweet’ler nedeniyle ben de provokatörlükle suçlandım. Hakaretler, tehditler. Ama hiçbir zaman kendimi ifade etmekten çekinmedim. Demokratik bir ülkeyiz diyoruz ama iş ifade özgürlüğüne, bağımsız yargıya gelince kısıtlamalar, müdahaleler… Yine de bu ilk gençlik yıllarımdan, üniversite yıllarımdan gelen bir alışkanlık. Ben fikirlerimi söylemekten çekinmiyorum.

Bu özelliğiniz kimi zaman sizi zor durumda bırakıyor, öyle değil mi? Geçtiğimiz haftalarda çok değerli bir ödül aldınız. Kim Korkar Hain Kurt’tan oyunundaki performansınızla Afife Tiyatro Ödülleri’nde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu seçildiniz. Çok tebrik ediyorum ben de. Ama oradaki konuşmanız da çok tartışma yarattı. Önce bu ödülle ilgili duygularınızı sonra da tartışma yaratan konuşmanızla ilgili düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

Afife tabii ki çok değerli bir ödül. Ödüller insanı motive ediyor. Ben de çok mutlu oldum. Ama oradaki sözlerim yanlış anlaşıldı. Belki o anın heyecanından. Belki de, orada herkese konuşması için 90 saniye veriyorlar, ben de o süre içinde kendimi doğru ifade edememiş olabilirim. Orada şunu söylemek istedim. Evet, jüride şaibe vardır. Çünkü jüride yer alan isimlerin yakınları vardı adaylar arasında. Ama buna rağmen ben bu sahnede ödül alabiliyorsam, ödül sonuçlarında ve veriliş sisteminde şaibe yoktur. Yani şunu demek istedim. Mesela Çiçek Dilligil jürideydi, ‘En İyi Sahne Müziği’ için Bora Öztoprak adaydı. Ama Bora Öztoprak ödül almadı. Ama yine de akılda hiçbir soru işareti kalmaması için bu şaibeli jüri sisteminin değişmesi lazım. Ben orada bu fikrimi savundum. Ama dediğim gibi iyi ve anlaşılır ifade edememiş olabilirim. Sonra yani bizim ülkemizde ödül verilirken dikkate alınan kriterler biraz farklı. İşte 42 yaşında ancak alabiliyorum bu ödülü. Sanki daha genç biri alsa ödülün hakkı verilemeyecekmiş gibi. Hâlbuki ne alakası var? Bu iş yaşa bakmaz ki.

Nitekim de çok yetenekli arkadaşlarımız var. Bu düşüncelerim yüzünden Ali Ağabey kızdı bana. Benim Ali Poyrazoğlu gibi Türk tiyatrosuna emek vermiş bir sanatçıya, üstelik babamla da hukukları var, saygısızlık etmek gibi bir amacım olamaz. Ben oyunuyla ilgili fikrimi söyledim. Gençlere de fırsat tanınması gerektiğini, her sene ödül beklememek gerektiğini söylemeye çalıştım. Aynı şeyler benim için de geçerli yani. Nitekim de mesela ben Afife’de ödül aldım ama Sadri Alışık’ta alamadım. Zaten ödüller arası bir denge kurulduğu da söyleniyor. Yani kısacası daha objektif bir değerlendirme ve jüri sistemi olmalı.

Çok yetenekli genç arkadaşlarımız var dediniz. Size Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu ve Zerrin Tekindor’a Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödülünü kazandıran Kim Korkar Hain Kurttan genç bir rejisörün, Hira Tekindor’un gözünden sahneye konuldu. Oyun Türkiye’de 3. kez izleyiciyle buluşuyor ama hem ödüllerle hem de seyirciden aldığı reaksiyonlarla başarısını kanıtladı, öyle değil mi?

Evet, bu oyun ilk kez ilk kez 1962’de Kent Oyuncuları tarafından Yıldız Kenter- Müşfik Kenter tarafından sahneleniyor. Sonra 1987’de Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncuları Ayten Gökçer ve Çetin Tekindor’un başrol oyunculuklarıyla izleyiciye sunuluyor. Şimdi de söylediğin gibi biz, Hira’nın yönetmenliğinde oynuyoruz. Hira, çok yetenekli ve kendini geliştirmiş bir genç. İngiltere’de eğitim aldı zaten. Bu projeye de çok kafa yordu. Başarının yaş ile ilgili olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Oyun Albee’nin klasikleri arasında. Benim konservatuvar yıllarından aklımda kalan bir oyun. Bu proje için uzun zaman beklediğimi söyleyebilirim. Haluk Ağabey ile uzun yıllardır tanışıyoruz. Çok saygı duyduğum bir insan. Bunca zorluğa, prosedüre rağmen Oyun Atölyesi gibi bir kurumu ayakta tutmayı başaran biri. Aslında bana daha önce Testosteron’un ikinci versiyonunda oynamamı teklif etmişti ama ben kendimi hazır hissetmiyordum.  O zaman diziler vardı. Tiyatro ve diziyi aynı anda götürmek zor olabiliyor. Her ikisi de yarım yamalak oluyor. Öyle olsun istemedim.

Bir zaman sonra Kim Korkar Hain Kurttan oyununu teklif edince, ben de çok istedim ve yapalım dedim. Şimdi tamamen oyuna konsantre oldum. İyi ki de yapmışız. Çok iyi bir sezon geçirdik, önümüzdeki sezon da gösterimde olur diye düşünüyorum. Bittiğinde bir boşluğa düşeceğim ve iyi ki yaptım diyeceğim işlerden oldu.

Herkes sizi 6 saatlik Hamlet performansınızla hatırlıyor, nasıldı o dönem?

Hamlet benim ilk göz ağrım. Türkiye’de ilk kez kesintisiz sahnelemiştik. 2’şer saatten 3 perde, totalde 6 saat. Her anlamda çok çalışmıştık, Işıl Kasapoğlu çok emek vermişti. Benim tiyatro yapmaktan çok keyif aldığım bir süreçti, İzmit Şehir Tiyatroları’ndaydık. Sefa Sirmen o dönemde Belediye Başkanı’ydı. Benim saygı duyduğum bir isimdir. Sonradan sanata da müdahale başladı tabii, repertuvara karışıldı. Sesimizi çıkarmadan oynamamız ve maaşımızı alıp oturmamız istendi. Tabii bunu kabul etmeyince istifa ettim. En iyisini biz biliriz mantığı bir yere kadar.

George da çok özel bir karakter olmalı. 3 perdelik uzun bir oyun ama dinamiği çok yüksek, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor insan. İnanılmaz duygu geçişleri var. Komik öğeler var ama metnin trajik bir yanı da var. Özellikle son sahne çok etkileyiciydi. Perdenin kapanmasıyla selama çıkmanız arasında çok az bir zaman vardı. Ve içimden ‘rolden nasıl çıktı acaba’ diye düşünmeden edemedim. George’un sizdeki yeri nasıl?

(Gülüyor.) George içi doldurulmaya çok elverişli bir karakter. Tiyatro insana bu özgürlüğü veriyor, dizilerde karaktere farklı yorumlar katmak pek de mümkün olmuyor. Ticari kaygılar ön planda oluyor, zamana karşı yarışıyorsunuz. Benden önce Müşfik Kenter ve Çetin Tekindor gibi iki efsanenin canlandırdığı bir karakteri oynamak elbette kolay değildi. Çok çalıştım. Gerçekten çok özel bir karakter. Her erkek oyuncunun 40’lı yaşlarında tecrübe etmesi gereken bir karakter. Umarım bundan 20 yıl sonra beni de Müşfik Kenter ve Çetin Tekindor gibi övgüyle anarlar. Daha da yaşlanınca. (Gülüyor.)

Bu zor günlerde, can sıkıcı gündemde sanatla iyileşmeye çalışıyoruz. Kimileri ‘Gündem kaçmış gidiyor, siz hala sanat diyorsunuz.’ diyebiliyor. Bu algıyı kıramadığımız için mi TÜSAK vb. uygulamalar bu kadar kolaylıkla ve üzerinde düşünülmeden uygulamaya konmaya çalışılıyor bizim ülkemizde?

Yani o kadar abes bir girişim ki. Sanatla, tiyatroyla, operayla ilgilisi olmayan insanlar kalkıp fikir beyan ediyorlar. Onların görüşleri doğrultusunda birtakım yönetmeliklere uyulsun isteniyor. Böyle bir şey olabilir mi? İçinde hiçbir sanatçı olmayan, Başbakan’ın Bakanlar Kurulu’ndan atadığı isimlerle oluşturulmuş bir kurul düşünün. Yani bunun elle tutulur bir yanı yok. Sonra toplumsal acılarda, felaketlerde sanatın iyileştirici rolü yadsınamaz. Mesela 1999 Kocaeli Depremi’nde elbette oyunlar iptal edildi. Oyuncu arkadaşlarımla bizzat arama kurtarma çalışmalarına katıldık. Bir daha öyle bir acı yaşamayalım, gerçekten sarsıcı bir dönemdi. Ama bir süre sonra hayat devam etmek zorunda. İşte yavaş yavaş yaraların sarılmaya başlandığı dönemde, çadır kentler kuruldu, yardımlar yapıldı. Orada ne hikâyeler vardı. Aileler dağıldı, kayıplar yaşandı. İnsanlara sadece maddi değil, manevi bir destek de sağlamak gerekiyordu. O dönemde biz de arkadaşlarla basit bir bezin arkasında kukla oynattık, oradaki çocuklara. Deprem psikolojisinden biraz uzaklaşmaları için. Ama tabii dediğin gibi bunu fuzuli görüp tepki verenler de oldu. Yani işte mesele bakış açısının değişmesi, bazı şeylere hep aynı pencereden bakmamak. 

Sanatı gereksiz görenlere kulak tıkayıp devam etmek lazım. En son Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali’nde aldığı ödülle büyük gurur yaşattı. Sizin sinema projeleriniz var mı?

Kesinlikle, çok gurur duyduk. Bunca çirkinliğe rağmen birileri iyi bir şeyler yapmaya devam ediyor ülkemizde. O sırada kulisteydik. Haluk Ağabey, Zerrin’e verdi güzel haberi. Zaten ben bekliyordum, yani ödüller açıklandı, açıklandı, bekliyoruz. Sonunda geldi! Yani ödülsüz döneceğimize hiç inanmıyordum. Nitekim de aldı, gerçekten bir kere daha buradan tebrik etmiş olayım. Benim çalışmalarıma gelince, geçtiğimiz dönem sadece tiyatroya odaklandım. Dizi yapmadım. Geçtiğimiz aylarda Silsile isimli filmimiz gösterime girdi, başarılı güzel bir projeydi ama 31.000 civarı izleyicide kaldı. Beklediğimizden düşük oldu bu sonuç. Ukalalık yapmak istemem ama belki de anlaşılamadı. Bu yaz için yeni bir proje gündemde ama henüz netleşmedi. Netleşince haberdar ederim.

http://www.oyunatolyesi.com/

Fotoğraflar – Hüseyin Çelik

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri