02
Haziran

Hiçbir Pul Hiçbir Zarfa Yakışmıyor

02 Haziran 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiç bir yere gitmiyor

 

Onur Caymaz

*

Bedesten günleri... Rehberde arayıp bulmuştum. Edib Cansever diye, b ile yazmışlar. Kapalıçarşı’da Sandal Bedesteni’nin içinde 32. sıradaymış dükkânı. Telefon: 22 76 57. Arasam bulur muyum orayı şimdi, o kimseyi... Kimse değilim diyordu, biri bile değilim yalnızlıktan... Bedesten deyince Yanık Saraylar (Sevim Burak’ın kitabı, belki bir sonbahar hiç tanışmadığı) geliyor aklıma. Orada yanık bir sarayın içinde bir Manastırlı Hilmi Bey...

*

Meydanda gezerken kırılmış bir güvercin geliyor yanına, mevsimleri hep kıştır, saçlarında eskiden çalan tozlu çanlar. Pasajda oturuyor. Balık Pazarı’na uğruyor bir gölge olarak. Erdal Öz’e yazdığı mektuptaki meyhaneye belki? Nasıldı o mektup: “Balık pazarında bir meyhanem var… Adı: Mavi Boncuk… Laterna var, tombalacılar var, birtakım adamlar… En iyisi, masada yarı kurumuş bir çiçek var; boynumu onun eğik sapına uydurdum mu, dünya benim oluyor… Beni dünyalarına alıyor bu çiçekler, laternalar, bir takım adamlar…  Eskittiğimiz yalnızlıklar işe yaramıyor… Yeni yalnızlıklar bulmalı Bulmalı ki insanın anlatacak bir şeyleri olsun…”

*

Rüzgârda kalmış Rum kadınları en iyi o tanıyor, Bezik Oynayan Kadınlar’dan. Maarif takvimlerini en iyi o biliyor, köstekli saat iskeletlerini. Bir kızın ayakkabısının topuğu tramvay rayına giriyor şiirindeki anlamla karşılaşınca. Anlamı diptedir Cansever şiirinin. Gelecekten korkuyla dönen bir sevinçlidir o... Dipte.

*

Elyazması şiirlerini hep saklar. Aklında tarçın kokulu gençliği birikmiştir. Orhan Kemal ile İkbal Kahvesi’nde buluşup oynadığı tavlalar, içtiği çaylar... Ama umutsuz biraz da... En kötü umutsuzluğun bile umuttan iyi olduğunu bilir. Cazsever. Mürdüm eriği renginde durur kayıp zamanda. Şöyle yazıyor 11 Kasım 1958’de bir kâğıda: “Benim kitap on güne kadar tamam. Adını Umutsuzlar Parkı koydum. Hepsi beş formayı buluyor. Çıkar çıkmaz göndereceğim.” Hepsi beş formaya bir park sığdırılmış kocaman, dünya sığmıyor şu an. Ne çıkar bizi anlamasalar.

*

Şimdi çoktan sermaye sahiplerince satın alınmış Narmanlı Han’da (bir Beyoğlu cinidir çünkü) Tanpınar’a şiirlerini gösteriyor, gençtir. (Şiir gösterilmez yaşanır çünkü). Bunlar güzel ama şiir değil diyor üstat. Pencereyi açıp çay koyuyor.

Dışarıda Pera’nın sonsuz gürültüsü. Şiir yaşanıyor. Her yerde duruyor şiir çünkü. Tüm dizelerinin arasına Necatigil’in çıkarsan da olur dediği en sevdiği “bir” kelimesini yerleştiriyor Edip. Kızıyor öyle dediği için Necatigil’e. O uzundan yana, uzun, sıkılmış, bozguna uğramış dizeden, yılgınlardan, yitiklerden, yalnızlardan yana. Ölü dalga demiyor da “bir” ölü dalga diyor. Bir, onu belirsizliğe, yokluğa gönderiyor. Belki de yok öyle biri, hiç yok Edip Cansever.

*

Yaşarken tanışmadık onunla, ben mi diyorum bunu ellerimde onarılmış bir akşam udu. İşte bugün yarın derken kış geldi. Onun sevdiği mevsim. Neden kar yağarken bütün meyhaneler birbirine benzer diye soruyor. Etiler’de oturuyor. Diyor ki ben Etiler’de oturuyorum, herkesin bir adresi olmalı... Adresi Etiler, yaşı Etiler’den, Hititlerden de eski. Dünyanın ilk tragedyasında, arkada kaybediyor kendini, koroda. Bodrumlu kaptan...

*

Bardaktaki su, akarsuyu kıskanıyor...

*

Elimde bir çiçekle geçmişti kocaman yaz. Sizinki gibi beyaz bir ceket aradım hep Edip Bey. Bizim sizinkiler gibi büyük zamanlarımız yok hem. Çok sevdiğiniz gibi yakasına çiçek takanlar da kalmadı. Eski antikacıları, sahafları gezdim. Şiirlerinizi okumayalı nice oldu. Kitaplarınızı birilerine veriyorum hep ve geri gelmiyor ne yazık ki…

*

Noel çanları… O sessizlikte sadece bu vardı, sadece Noel çanları...

*

Kışa küskündür erken açan ağaçlar. İnsan yalnız uzun şiirlerde yaşar yalnızlıkları. Başka bir şair, başka bir yılda olsa da Cansever’in öldüğün günde, o sıcak mayıs aylarının birinde doğan küçük İskender, bir karanfille cam çerçeve indirir gibi diyordu sizin şiiriniz için. Öylesine yorgun, öyle militan... Bir kamyon şoförüne evladım diye seslendiğiniz şiiri hatırlıyorum, gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir mısraınızdan.

*

Refik’ten, Karaköy Olimpiyat’ın oradan, elinde bardağıyla çıkan bir adam...

*

Bir şarkıyı ilk kez dinlemiştir, yüzünde kafiyesiz bir alkol rengi. Gezi’yi görseydi, eminim oradan gitmezdi. Ruhi Beymişçesine otururdu bir ağacın altında. Gece şiir okurdu bize, yeni yazdığı birkaç dize mesela:

“direnmek elinizdeydi, bu neydi

çünkü ey paralar, bültenler, sabah gazeteleri

banka müdürleri, şirketler, tröstler ve karteller

ey Papa XXIII. John, ey bütün din kitapları, nükleer denemeler

ey sizi bir şeylerle durmadan değiştirenler”

*

Plaklar… Her yerde… Dinlerken kışın çıtırtıları karanlıkta. Bestelenmiş bir şiiri hiç yoktur galiba... Ama bütün şiirlerinde geride, iyice geride usulca bir şarkı akar durur. Fakat dikkat, çok iyi dinlemek gerek, iyice geride...

*

Hani şiirlerinde bir şey vardır. Bir sorma halindedir, sorar ama tam cevap yoktur. Kapının, pencerenin durumu bir günü gösterir şiirinde. Hani şiirinde çiçekli şapkalar vardır, geçen yaz öyleydi. Deniz kokuları içinde değildim ama deniz kokuyordu üstüm başım, balığa çıkmadım kimseyle, yaz yalnızıydım, şiir okudum epeyce. Kimseler yoktu sokaklarda, sabahları erken kalktım. Yaşamın ta içinden birkaç şiir yazmaya çalıştım. Hayatın özündeki bir kelimeyi aradım. Hani elmayı yer, toprağa atarsın, yine ağaç olur orada. Bir huzur oluşacaktır zamanla. Bunlarla ilgilendim. Otellere gittim, Gar’da içtim onun gibi. Kahvelerde gezdim. Eski fotoğraflar buldum sahaflarda, onlara baktım. Reis, sizden edindiğim bu duyarlığı, parlattım, güzelleştirdim, (reis der sevdiklerine, eski bir kaptandır) onda hiç olmayan şeylerle birleştirdim onu sonra. Kendimi aradım denebilir. Buldum mu? İnsan kendisini bulabilir mi hiç… Buldum da...

*

Bir tütün tabakasının dilinden anlar, konuşur nesnelerin var eden şekliyle. Ne de olsa bizim edebiyat hayatımızda etiketler konuşur hep. Benim etiketimde sanırım hep Edip Cansever’i çok sever yazacak, şiirlerinde ondan oldukça etkilenmiştir diyecek gelecekteki bir eleştirmen. Hani şair de Masa da Masaymış Ha, diyen şair olarak kalmıştı ya, onun gibi. Halbuki bilirim, sevmez o şiirini, laf aramızda, ben de pek sevmem o şiirini; başka hazineler varken kitaplarında... Bir de dikkat ettim, kitapçılarda benim o incecik şiir kitabım Yaz Tarifesi, onun kitaplarının yanına denk düşüyor. Cansever ile Caymaz’ın harf yakınlığı… Yoksa başka ne olabilir. Ama böyle bile olsa güzel bir karşılaşma. Hem şiir bir karşılaşmadan başka nedir? Bundan da bir şiir çıkar mı ne dersin?

*

Kışları uzun geçmiştir hep. Öyle bir amcam olsun isterdim. Hasır şapkalı. Yosunların dilinden anlayan. Kıyısında camların bozbulanık rakılar

*

Sonra ne o halde? Sonrası Kalır değil mi? Sonrası Kalır’da Dostlar diye, Fethi Naci’ye ithaf edilmiş bir şiir var. Birkaç zaman önce öldü o da. Unutuldu mu çoktan? Nice büyük yazarımız, anlı şanlı eleştirmenimiz varken Fethi Naci adı niye anılsın değil mi? Buluştular mı peki oralarda bir yerde?

*

Adını funda oteli koyuyorum. Aklımdan gelip geçen bir yazın. Onun şiiri biliyorum. Bazen, daha çok da yalnızlıklarımda içimden ara sıra onun kelimeleri geçip duruyor.

ve akşam güneşlerinde orda burada

bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda

ince ince gezinen turuncu adamların.”

Kalkıp toparlanıyorum. Kitabım, şapkam. Bir otele giriyorum. Otel katipleri diye mırıldanır bir şiirinde Cansever (bir mırıltıdır onun şiiri). Otel katibine olan biteni anlatıyorum. Bir şey şiir değilse edebiyata niye girsin ki diyordu yazar. Konuşuyoruz.

*

Dükkânı sabah açıp masa silen, yerlere talaşlar serpen, bardak yıkayan, bir gözü şaşı, eskitilmiş bir Ermeni, göz kırpıyor bir şiirinden. Döneniyor gök, bir alıcı kuş olarak başımızda.

*

Severken de şiir yazar gibi mi yapmıştır bunu? Her yeri yapıştırılmış tuşları eksik bir akordeon gibi mi? Ya nasıl terkedilmiştir? Herhalde eski deprem yerleri, yangın yerleri.

Yağmur altında şiirinin yayınlandığı bir dergiyi okumuştur Pera’da. Dört Mevsim Lokantası’nın orada. Var mı şimdi öyle bir yer, kaldı mı? Beyoğlu da bitti... Koluna Armenak çarptı o ara. Sarhoş ağzı karanfil kokuyordur. Ya alkol olmasaydı diyordur Armenak. Ara sıra o yorgun bedeviler geçiyorsa da pasajdan, Stepan, Stepan, olsa olsa Stepan diye söyleniyordur... Sonra Lusin, sonra Muhassen, sonra Cemile, derken Diran... Bir bütün halinde Tragedyalar

*

Kurtuluş’tan Taksim’e kar altında mavi kıvılcımlarıyla bir tramvay. Mavi en sevdiği renktir. Mavi renk bile değildir onda, alışkanlıktır. Bütün sevgilerde bir alışkanlık olduğu gibi belki de...

*

Doğada geziniyor. şiir bir yalnızın aldığı en büyük hediyedir doğadan. Hoş geldin reis diyorum. Eski bir fayton geçiyor yanımızdan. Deniz. Günümüz Türk Şiiri’ni konuşuyoruz. Ne de olsa herkes seksen şiirini konuşuyor, biz bugündeyiz. Yalnız gömleği çok eski, altmışlardan kalma; üstelik düşüyor gömleğinin yakaları; büyük zamana.

*

harflerin noktaları var, yalnızlığın kocaman gözleri, mavi

*

Akşamüstlerini sever. Cebinde taşıdığı sarı kâğıtlara benzer akşamüstleri. Her şeyi izliyordur. Duvardaki bir çatlağı, bir çocuk ağlamasını, bir kadının şapkasını. Bir şiire böyle başlayabilmek iyi bir şairin ince telkârisi olabilir işte: “Ablan, çiçekli şapkalar yapıyor mu yine...”

*

Her neyse… Ölüp gidiyor işte insan. O ölünün de bir zaman hataları vardı, tutkuları, hırsları, heyecanları, aşkları vardı. Hepsi yok oluyor. Yazılanlar kalıyor sadece Edip reis. Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak, bugün de tam nerede kalmışsam, demiştiniz bir şiirinizde. Yıllardır kaldığım yerdeyim sanki. Çok mu zaman geçti, bir dakika mı oldu, daha onu bile bilmiyorum. Ne çok insan sevdim, unuttum sonra da, demiştiniz. Dünyaya üç beş dizeniz daha ekleniyor, sese dönüşüyor, kayboluyor boşlukta. Kaybolan bütün bu sesler bir gün bulacak mı birbirini? Ne dersiniz? Sesler, sesiniz; Bodrum mavisinden Beyoğlu bordosuna, Hisar yeşilinden eski eşyaların solgununa geçiyorum dizelerinizle. Size yüzlerce selam ediyorum Edip Cansever, yüzlerce, şiirce…

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri