28
Mayıs

İçindeki Hayvan,Yaşadığın Toplum; Çevrendeki Dünya, Dışındaki Evren

28 Mayıs 2014 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

‘‘Korkuyorum yaşamaktan ki çok güzel’’/ ‘‘İsmim üstümden düşecek neredeyse’’

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)

 

Neslihan Yalman

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları’nı kaybettiği, 1. Dünya Savaşı’nın başladığı bir dönemde dünyaya gelmiştir. Bu durum bile, şairin varlığını belirleyen önemli bir imdir. (Eski Türkçe) ‘‘yurt’’ ve (Moğolca) ‘‘ulus’’ ifadeleri üstünden Türk oluşa vurgu yaptığı noktalar, bizi İslamiyet öncesi döneme götürürken; en sevilen kitabı olan ‘‘Çocuk ve Allah’’la başlayan serüvenle de, evde Kur’an okunan bir aile bütünlüğü silsilesi üstünden, ‘‘çocuk’’, ‘‘Allah’’, dua, iman konularına değinerek, Cumhuriyet’e geçiş aşamasında bir ara perdeden  bize seslenmiştir. Tanzimat aydınlarının yenileşme ve Fransız Devrimi’nden etkilenme çabaları gibi, Atatürk’ün de çabasının, yapıyı olabildiğince korumak olduğunu ifade etmiştir, şair. Dağlarca; Osmanlı’nın yıkılmak zorunda kalmasıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı’nın da belirttiği gibi, sevaplarıyla-günahlarıyla bu ülkenin ayakta tutulmaya çalışıldığını belirtmiştir. Atatürk’ün de askerliği bırakarak, ülke yönetimine geçmesi ve bazı koşullar nedeniyle, bunu tam olarak gerçekleştirememesi, benzer şekilde uzun bir dönem askerlik yapmış olan Dağlarca’nın da sanat hayatına etki etmiştir. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın tespitindeki gibi, bizde modernleşme hareketi ordu üstünden başlamış ve Türk dilini yaşatmaya çalışanlar ağırlıkla askerler olmuşlardır. İlginçtir ki; Türkçe’ye olan duyarlılığını dile getirse de, Dağlarca’nın en çok sevilen ve bahsedilen eseri, o kaygılarının öncesine düşen ‘‘Çocuk ve Allah’’tır.

İsmet Özel dil üstüne bir ifadesinde şöyle der: ‘‘Hiçbir şey’i düşündünüz mü? Malum, “hiçbir şey” terkibindeki hiç Farsça, bir Türkçe, şey ise Arapçadır. Bin yıllık tarihimize bakınca, hiçbir şeyin “hiçbir şey” kadar “Türkçe” olduğunu göremezsiniz.’’

Dağlarca’nın şiirlerinde kendisine atfen kullandığı bir imge olan ‘‘hayvan’’ bile Arapça’dır. Şüphesiz, kendisi Türkçe konusunda hassas bir şairdir ve dil, düşüncenin taşınmasında da önemlidir. Lakin; dilin arınmasının zorluğunu, taşınmasının yıllar süren çabalar gerektirdiğini, kendiliğinden bir gidişatla dönüşeceğini kabul etmek ve genç bir dil kurmak adına, yeni olanı da takip etmek gerektiğini de gözden kaçırmamak gerekir. Tanzimat Fermanı’nın da okunduğu Gülhane Parkı’nda Mustafa Kemal’in harf devrimini açıklaması (1928) bir tesadüf olamaz. Dil Devrimi’nin başarıya ulaşıp ulaşmadığı tartışıladursun, şiirin anlamla birlikte kulak için de yazılan ve ritim üstünden bir yaratım olduğunu düşünürsek; insan eliyle meydana getirilen, daha evrimlerini tamamlayamamış, kullanıma girdiğinde yadırganmış yahut toplum/topluluk tarafından sindirilememiş sözcüklerle yazılan şiirler nasıl bir alan meydana getireceklerdir? Tartışılmalıdır. Şair, (bilsin-bilmesin) tüm dillerden imge devşirebilme özgürlüğüne sahiptir. Fransa’dan Güney Afrika yerel dillerine değin… Tıpkı; İngiliz şair T. S. Elliot’un İngilizce yazdığı bir şiirde, Almanca yazdığı şu dize gibi: ‘‘Bin gar keine Russin, stamm' aus Litauen, echt Deutsch’’ / (Türkçe çevirisi: ‘‘Hayır Rus değilim, Litvanyalıyım, Alman kökenli’’).

Osmanlı’da reform adına yola çıkan, Tanzimat ve Serveti Fünun şairlerinin/yazarlarının öncelikle gazeteci oldukları göz önüne alındığında, Dağlarca’nın ölmeden önce NTV’ye verdiği bir röportajda şair olmasaydım, gazeteci olmak isterdim demesi de düşündürücüdür. Çünkü; kendisi, farkında değilse de, tıpkı Mustafa Kemal’in Tanzimatçılarla ve İttihatçılarla olan benzerlikleri ve onların içinden, onları yıkarak çıkması gibi, askerliğini yıkmaya çalışmış; bu yüzden de, kendiliği ve bu kırılmaları onu belli şairlerle yan yana getirmemiş ve özgün kılmıştır. Dağlarca; şiirde imgelem kadar, bulunması gereken diğer önemli özelliğin ‘‘samimiyet’’ olduğunu vurgulamıştır. Şairler de Türkiye aydın/şair portresinin, ‘kendi ülkende sanat yapmaklık ve ülken kadar olmaklık’ durumunun bir parçasıdırlar. Şairlik aynı zamanda -şamanik vurguyla belirtecek olursak- bir ‘‘deneyim’’ işiyse; şair, kendine dair ne denli deneyim yaşarsa, şiiri de o denli deneyim yaşar. Dağlarca’nın farklı dönemlerde farklı konularda şiir yazması; dünyanın, ülkenin ve kendisinin geçirdiği deneyimle de paraleldir. Örneğin; ‘‘Big Bang’’ denilen arayıştan ilk uygarlıklara değin, sürüklenen bilimsel etkiyi ‘‘sürez’’ şeklinde şiire taşıması da heyecan vericidir: ‘‘Yaradılış’’ mı diyorsunuz/ Yaradılış/ Kabarmasından başka ne/ ‘‘Maya’’nın?’’. Bir başka örnek; ‘‘Bir ayak ki/ Bugün Ay’ı yarın uzayı aşmış/ Geleceği sonsuza çizmiş bir el/ ‘‘Büyük Olay’’ı aşmış.’’.

Dağlarca’nın büyük bir tarih-bellek taşıyıcısı olduğu söylenebilir. Kendisinin zaman dizinini başlangıç ve bitiş üstünden tutmak adına, bu yazıda iki şiiri ele almak yerinde olacaktır. Birincisi, 1940’ta yazdığı ‘‘Çocuk ve Allah’’ kitabındaki ‘‘Siyah ve Karanlık’’ şiiri; ikincisi, ölmeden önce yazdığı ve ‘‘Bütün Şiirleri 3’’ adlı toplama kitapta yer alan ‘‘Gölgeler’’ şiiridir. Bu iki şiiri karşılaştırdığımızda, şairin yolculuğunun da önemli bir kısmına tanıklık etmemiz mümkündür. Çünkü; birinci şiir 26 yaşındaki, ikinci şiir 94 yaşındaki Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı bize göstermektedir. Birinci şiiri; ‘‘Siyah ve Karanlık’’ ismiyle, şairin çocukluğundan getirdiği anılara işaret etmektedir.

İkinci şiiri; ‘‘Gölgeler’’ adıyla, o siyahın ve karanlığın kendisini takip etmeyi sürdürdüğünü ve artık, gölgeye dönüştüğünü ima eder gibidir. Birinci şiirde Dağlarca’nın aile ortamına ve onda derin izler bırakan ailesine, özellikle babasının yaşamına tanıklık ederiz: ‘‘Kur’an okurdu babam bazen/ Galiba kadir gecelerinde’’. Evde Kur’an-ı Kerim’in sesli olarak Arapça okunduğunu ve anlamasalar da, ablasıyla bu dilin ahengine kapıldıklarını dillendirir şiirde. Şair; dördüncü bölümünün başında Arapça’yı sevmediğini belirtse de, Kur’an okunduğunda çok etkilendiğinin de altını çizer: ‘‘Arapça. Uzak karanlıklarda/ Siyah ve lamba sönmüş gibi… uzar/ Ve çocuk kalplerimizi matemiyle kaplardı/ Meçhul ölülere ait mezarlar/…/ Arapçadan nefret ederdik, lakin/ Okşardı babamın okuduğu şey, muhayyilemizi/ Korkudan ve hayretten bir yeni dünya içinde/ Muhakkak ki iman zaptederdi bizi.’’. Babasının ellerinde mushafın büyüdüğünü yazan şair, son bölümde de bu sahneden çok etkilendiğini belirtir: ‘‘… Ve nelerden sonra ben hatırlıyorum/ Bazı geceler, yani her gece/ Babamın ve başka sevgililerin Arapça’sını/ Tesellisiz şeyler düşündükçe.’’.

‘‘Gölgeler’’ şiiri; oldukça kısa olup, ‘‘yıllarca aradım kendi kendimi/ hiçbir türlü bulamadım ben beni’’ ve ‘‘elli üç yıl kendi kendim aradım’’ diyen Âşık Veysel’in ‘‘Hiçbir Türlü Bulamadım Ben Beni’’ eserine de atıf olarak, daha sade bir dille yazılarak, doksan dört yıllık -hemen hemen bir yüz yıllık- serüveni gözler önüne sermektedir: ‘‘İşte/ Doksan dört yıldan beri/ Aradım insanı ben/ Bulunmadılar’’. Tıpkı; bir halk şiiri şeklinde yazılan bu çalışma, Dağlarca’nın içindeki hayvana, şiirin o ilk sesine dönme hevesiyle son bulur. Çocukluğundan getirdiği anılarla, İslam’la, aile bağlarıyla kurduğu ve Türklük’le, Cumhuriyet’le, askerlikle, (kimi zaman bireysel) varoluşla devam eden ilişki başa dönerek çemberi kapatır. Yaşam döngüsü ölümü tamamlar: ‘‘En sevgili hayvanım/ Doksan dört yıldan beri/ Buldun bulmaktasın bulacaksın/ Karşı hayvanı sen’’.

*19. Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nda, ‘‘100. Yaşında Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Şiiri’’ adlı panelde sunulan bildiriden derlenmiştir.

 

 

Neslihan Yalman'ın diğer yazılarını okumak için;

"Bir Senaryodan Anadolu'nun İzlerine"

"Yürüyen Şiir"

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri