28
Mayıs

Gül solmuyor, hep kökünden açıyor

28 Mayıs 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Haziran’a uygulanacak sesleri işitmek için duymak, geçen baharı mavilikle kucaklamak, kararan bir dağın içinden bakabilmek yaşam denilen çığlığa, tüm basitlik ve biçimlerle farkında olmak.

 

Aydan Öksüz

 

 “Yıllardır ama yıllardır neyi koysalar önümüze

Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

İşte biz böyle yapıyoruz”

Edip Cansever’den... Görme ve bakma üzerine düşünürken çıktı karşıma. Daha evvel zihnimde olan fakat bir araya getiremediğim çoğu şeyi birleştirmemi sağladı.

Görme engellilerle ilgili neler yazılmış, yayımlanmış, bir de onlara bakmak istediğimde  www.koruz.biz isimli portalla karşılaştım. Biraz burukluk ve merak içerisinde sekmeleri tıklarken, yön bulma konularında yazılan birkaç başlığı okudum. Bunlardan biri: “Denizde yön nasıl bulunur?” sorusuydu. Cevap şöyle: “Güneşli ve bulutsuz havalarda, sahilin yerini bulmanın en iyi yolu, güneşin konumuna göre hareket etmektir. Eğer güneşin sık sık bulutların arasında kaybolduğu bir günde yüzüyorsanız, yön bulmanın ikinci pratik yolu ise, dalganın yönüne göre hareket etmektir. Zaten kalabalık bir plajda yüzüyorsanız, sesleri duyma derdiniz de yoksa, sesleri de pusula olarak kullanabilirsiniz.” Gözleri görmeyen için yapılan bu açıklama, pek âlâ gören bizler için de nasıl baktığımıza dair sert bir cevap veriyor. Dalganın yönü, güneşin konumu, sesler... hepsini algılıyoruz... “Gerçekten algılıyor muyuz?” diyen iç sese karşın, tek bir soru, içinde yaşamın geçtiği onlarca kelime bize bir şeyler anlatıyor.

Bakıyoruz... en iyi yaptığımız ‘şey’ sayarak. Bir alışkanlık mı bakmak? Dalmak, izlemek, seyretmek, odaklanmak... Bütün bu sözcükler, bakmanın karşılığı mı?

TDK, “Evet” diyebilir. Sokakta tüm gün mendil satan adam da aynı cevabı verecektir,  “En iyi yapabildiğim şey bu” diyerek.

“Dosdoğru önüne bakarak yürü...” diyen annenin sözlerini hatırlarcasına, doğrudan, bakmadan geçerek gittiğimiz yollar.  “Hayır onun da benim gibi başı dik, düzenli soluk alıp vererek, kollarını sallayarak, sağa sola bakmadan, hiçbir şey görmüyormuş gibi davrandığı halde, aslında yoldaki en küçük ayrıntıyı bile kaçırmadan, küçük ve seri adımlarla yürümesini istiyordum… Benim işim bitik, oğlumun da” diyen Samuel Beckett’ın Moran Jargues karakteri gibi “bakamama” eziyeti yaşıyor, bir şeylere hep yanlış yerlerden bakıyoruz.

“Doğumu yaklaşan kadın sokakta gezmesin, giyimine dikkat etsin” diyenlere rağmen bakabilmek kolay olmasa da, yasaklara ve kötülüklere bakmak öncelikli hâl alıyor. Deneysel sinemanın önemli yönetmenlerinden, Stan Brakhage,  ‘bakmaya dair’ düşündüren filmlerinde ne diyordu?: “Çimlerde emekleyen bebek için yeşilden evvel kim bilir kaç renk var etrafta, önemli olan bunu görebilmek.” Yıldızlara şaşıran, ayın neden beyaz olduğunu soran çocuktan daha iyi kim bakabilir, daha şaşkın, daha mağrur, daha derin?.. Öylece merak etmek ve kalmak, uzun uzun izlemek geçişleri... “Bir duyudur oturduğu yerde artık / çocuklarla çocuk olan / çıkarır salar mavi kuşları / kendi göğüne kendindeki ormandan” dizelerinde Ahmet Oktay’ın işaret ettiği gibi, çocukla çocuk olarak kazanmak duyuları; çıkarıp mavi kuşlarımızı, kendi maviliğimizi ve kendi kuşlarımızı salmak göğümüze… Onlara bakmak sonra, onlarla, onlardan geçerek bakmak, hayata, başkasına, kendimize...

Matisse "Blue Birds"

 

Cennetin Rengi filmindeki gözleri görmeyen küçük Muhammed’i bilenler, dokunmanın ve seslerin de yedi rengi olduğuna inanırlar. Rüzgârı eliyle yakalamaya çalışan, kuşları seslerinden ayırt eden Muhammed, yaşamın farkındalığını yaşamın içinde olan acı ve güzelliği elleriyle, bir tüy geçişiyle anlatıyor. Gül solmuyor, hep kökünden açıyor.

“Geri çevirsin gülün solan rengini / bir yavru kuşun acele tüylenişi”, işte burada içimizden bir tabiat uyanıyor, doğa ile birleşerek hazza ulaşıyor.

Haziran’a uygulanacak sesleri işitmek için duymak, geçen baharı mavilikle kucaklamak, kararan bir dağın içinden bakabilmek yaşam denilen çığlığa, tüm basitlik ve biçimlerle farkında olmak.

Nesneler dahi bakıyor; yaşantıları, ölümleri izliyorlar, büyük bir sorumlulukla. “Kalem sorumluluklarla yüklüdür, bütün nesneler gibi” cümlesi orada bir yerde duruyor, İlhan Berk’in. Bakamayışımızla yitirilen benlik, çürüyecek dediğimiz nesnelere çeviriyor bizi zamanla. Eskiyen başkaldırı için bulunacak yollara, bakmayı da eklemek;

Cennetin Rengi ("Rang-e Khoda" /İran Yapımı film 1999 tarihlidir)

 

“Bitmedi diyorum / bitmedi şaşkınlığımız”

Bitmeyen şaşkınlığımıza rağmen, öylece bakabilmek gerekiyor.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri