11
Mayıs

Meriç Hızal ile Söyleşi

11 Mayıs 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Geçtiğimiz günlerde İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan retrospektif sergisi vesilesiyle heykel sanatının önde gelen temsilcilerinden Meriç Hızal ile tanışma ve sohbet etme şansını yakaladım. Gerçekten de büyük şanstı. Mesleğine olan saygısına, öğrencilerine ve genç meslektaşlarına olan sahici sevgisine, duyarlılığına, alçakgönüllülüğüne, enerjisine bire bir şahit olunca bu özel insanı çok daha yakından tanımalıyız diye düşündüm. Güler yüzünden aldığım cesaretle söyleşi yapmak istediğimi söyledim. İstedim ki, çeşitli nedenlerle bu sergiyi ziyaret edemeyecek olanlara da Meriç Hızal’ın samimi dili, anlatımı ve heykelleri ulaşsın. Ne de olsa “paylaşım” Meriç Hızal’ın sanatının öncelikli kaygısıydı. Eserle izleyici arasına konulan koruyucu engeller, buyurgan ve kibirli bir sanat anlayışı yok Hızal’ın sergisinde. Aksine heykellerine dokunulmasından, yerleştirmelerinin içine girilmesinden büyük mutluluk duyuyor. “Bunları sizin için yaptım, lütfen oturun.” diyerek davet ediyor misafirlerini. Hızal’ın toplumsal olaylar ve sosyolojik durumlardan yaptığı çıkarımlarla şekillendirdiği güneş saatleri, piramitleri, anıtları, Anadolu sofraları ve yerleştirmeleri arasında, bir sanatçının kendiyle ve toplumla olan hesaplaşmasına tanıklık ederken 40 yılı aşkın birikiminin ve üretiminin izini sürdük.

 

Söyleşi- Işıl GEREK

Hocam, her ne kadar ilk dönem çalışmalarınızda kendinize kaynak olarak doğayı seçmiş olsanız da eserlerinizin birçoğunda toplumda yaşanmış travmatik olaylara dikkat çekiyorsunuz. Şiddet, kadın, töre cinayetleri, çocuk gelinler… Ve serginin hemen girişinde hafızalardan silinmeyen bir isimle karşılaşıyoruz. Güldünya Tören. Bu sarsıcı olay sizi nasıl etkilemişti? Alyazma heykeli nasıl ortaya çıktı?

Her vatandaş gibi ben de gazete okuyorum, ajansları takip ediyorum. Ve şiddetin dünyada giderek arttığını fark ediyorum. Genelde de fiziki olarak güçlü olanın zayıfa uyguladığı bir şiddet durumu söz konusu. Zihinsel olarak, zeka olarak hiç fark olmasa da, kadının kas gücü genelde erkeğe oranla daha zayıf, kadın daha narin bir varlık. Dolayısıyla da mağdur oluyor. Bizler toplumsal kuralları değiştiremiyoruz, bozulan değerleri iyileştiremiyoruz. İnsan, birtakım güzel değerlere çok önceki dönemlerde sahipmiş aslında. Ta Hititlere baktığımızda, Kral ve Kraliçe beraber bir beyanat verebiliyorlar ve gelecek kuşaklara kalması için bunu taşa yazdırabiliyorlarmış. Ama şimdi ne olduysa kadının sesi çıksın istenmiyor. Ben de bu konulara kayıtsız kalamazdım. Benim dilim de bu, biçim yani. Ben biçimle ve malzeme ile konuşuyorum, sesimi bu şekilde duyurmak istiyorum.

Güldünya’nın başına gelenlere bu toplumda yaşayan biri olarak ben de şahit oldum maalesef. Çok sarsıcı ve üzücü… Güldünya töre cinayetlerinin sembolü oldu, maalesef benzerlerini yaşayan nice kadın var. Bu konuya kafa yorarken fark ettim ki bazı kentlerde birçok kent konseyi üyesi hanım da bu işin peşinde. Ve bir yarışma açmışlar. Bu, bir yarışma teması olarak başta bana pek uygun gelmemişti ama kadına şiddet ve töre cinayetleri konusunda halkta bir farkındalık yaratabileceği düşüncesi beni teşvik etti. Bu konuyu pekâlâ biçimle ifade edebileceğimi düşündüm ve yarışmaya katıldım.

Tabii bu çalışmayı üretirken zamanımın büyük bir kısmı araştırmakla geçti. Çünkü ben hiçbir zaman araştırma yapmadan işe koyulmam. Tekil kendi duygularımla hareket etmek istemem. Eğer o duygular başkaları tarafından da paylaşılıyorsa asıl o zaman ilginç ve karşımızdaki ile “konuşulması” gereken bir kavrama dönüşüyor. Bir genç heykeltıraş arkadaşımdan, öğrencimden yardım istedim. Bir bilgisayarda ben bir bilgisayarda o, şiddet ve töre cinayetleri konularını araştırmaya başladık. Fakat fark ettim ki genç kız rahatsız olmaya başladı, rengi falan sararmaya başladı çocuğun. Çünkü bu tek bir kişinin başından geçen bir olay olarak kalmıyordu. Bütün olay örgüsü gazetelerde, internette açıkça anlatılıyordu. İster istemez çocuk etkilenmeye başladı. Güneş, araştırmayı bırak demek zorunda kaldım. Ve bu süreci tek başıma, dört- beş ay boyunca sürdürdüm. Ve fark ettim ki problem çok büyük ve çok insani. Ve dünya denizanası gibi... Bir tarafına dokununca diğer tarafı da kıpırdıyor. Yani falan yerde oluyor ve bana dokunmuyor gibi bir durum söz konusu değil. Dünyanın bütün problemleri bizatihi her birimizindir. Nasıl bir yerde deprem olunca bizi insan olarak ilgilendiriyorsa, bu da çok büyük bir sosyolojik deprem! Biz bu depreme karşı önlem almalıyız ki bir daha olmasın. Araştırmayı tamamladım, 1975’e kadar gidebildim, daha öncesine ulaşamadım. Bazı olaylar ailelerin engellemesiyle basında yer almamış. Belki kendileri de suçlu oldukları için, belki bundan utanç duydukları için, bilmiyorum. 476 ismi yağmurdan ve güneşten etkilenmeyecek bir malzemenin üzerine kaydetmeye karar verdim. Önce  Güldünya için olan heykeli yaptım, sonra Alyazma Anıtı’nı yaptım, adını ben koydum.

Neden Alyazma?

Çünkü kırmızı renk hem sevinci hem de nefreti, vahşeti ifade eden bir renk. Ben orada sevincin de kederin yanında var olması gerektiğini düşündüm. Bir tür umuttu bu, içimizdeki o sevgiyi kaybetmeyelim istedim. Onun için bu rengi seçtim. Ayrıca insanları içine sokmak istedim. Üstlerine bu isimler düşsün istedim ki onlarla empati kurabilsinler. Bu konuda farkındalıkları artsın. İçini siyah parlak bir zeminle kapladım ki içine girdikleri zaman o mezarı hissetsinler, o isimlerin birer canlı olduğunu hatırlasınlar ve üstlerine basmaktan kaçınsınlar, içinde duramasınlar ve dışarı çıksınlar istedim. İsimleri delikli yaptım çünkü bir bakıma uzaktan dantel gibi görünüyor, hayat gibi. Ama yaklaştığımız an o efkârı, o üzüntüyü, o yürek dağlayan sıkıntıyı hissedebiliyoruz. Bu çelişkileri işim üzerinde birlikte yaşasınlar istedim. Dışarıdan aydınlatmadım hiçbir şekilde, içeriden aydınlattım ki o delikler rüzgârda nasıl hafif bir fısıltı yaratıyorsa ve bu fısıltı içine girenleri nasıl insan sesiymiş gibi yanıltabiliyorsa, yağmur da içine gözyaşı gibi aksın. Ve de geceleri bu isimler, bu ışık huzmeleri ile gökyüzüne karışsın. Sanırım istediklerime ulaştığım bir heykel oldu. Çünkü her çalışmada bunu başaramayabilirsiniz. Ama iyi paylaşıldığını ve bu farkındalığa katkı sağladığını düşünüyorum. Çünkü bu çalışmalar sırasında bazı atölyelerdeki işlemler sırasında işçiler bana katıldılar ve benimle düşüncelerini paylaştılar. Biri hariç. Dedi ki: “Biri benim kız kardeşime ya da kızıma böyle bir şey yapsa yaşatmam.”  Bu tabii, sorunun çok kolay çözülemeyeceğinin en basit göstergesiydi. Yani şiddeti şiddetle çözme eğilimimiz bütün bu farkındalığımıza rağmen devam ediyor. Galiba eğitim kurumlarına ve eğitimcilere iş düşüyor, bizzat kadına iş düşüyor. Çünkü çocukları biz yetiştiriyoruz ve onları biz eğitiyoruz. Demek ki onların eline tabancayı veren de biziz. Önce külahımızı kendi önümüze koymamız gerekiyor.

Güldünya’nın Rüyası isimli heykelinizde gökkuşağı renkleri var. Bu renkler ne anlama geliyor?

Bu çalışmada şuradan yola çıktım. Çocukluğumda oynadığım bir oyun aklıma geldi. Bunun ne kadar genlerimize işlemiş bir cinsiyet ayrımcılığı yarattığını hatırladım. Biz çocukluğumuzda binalarla boğulmuş kentlerde değildik. Bahçelerimiz ve koşacak parklarımız vardı. Ve yağmurdan sonra gökkuşağı çıkınca altından geçmek isterdik. Niçin biliyor musunuz? Erkek olmak için! Bilmiyorum o zamandan mı farkındaydık erkek olmanın biraz daha avantajlı olduğunun… Bu rüyayı gerçekleştirmek istedim, Güldünya’nın Rüyası’nı.

Bir röportajınızda şöyle söylemiştiniz. Sanırım Güldal Mumcu’dan bir alıntıydı. “Birini öldürmek aslında kendini öldürmektir. Bu cinayetleri işleyenler bunu hissediyor mu?” Olan sadece ölene olmuyor, öyle değil mi? Geride parçalanmış nice hayatlar… Buradaki mermer taşlar bu hayatları mı sembolize ediyor?

Tabii ki… Bu hayatları okuyunca hapse girenler, öldürülenler, bunların çocuklarının aileler tarafından dışlanması… Bir taraftan anne tecavüze uğruyor, doğan çocuk anne öldürülünce ortada kalıyor. O çocuğa ne gözle bakılıyor. Anne cezalandırılıyor ama o çocuk da bir yerde cezalandırılmış oluyor. Tüm bunlar bana arkada daha fazla dağılmış, daha fazla örselenmiş bir insan grubu kaldığını hatırlatıyor. Bundan en çok da çocuklar etkileniyor tabii ki... Çaresizler, suçsuzlar, parçalanmışlar, şefkatsizler ve tabii ki onlar da yeni yanlış değerlendirmelerin insanları olarak eğitiliyorlar. Onlar da suç işlemeye hazır bir maya haline geliyorlar. Bunun daha büyük bir yara olduğunun farkına vardım. Bu işler bu düşüncelerin neticesinde ortaya çıktı. Sonra başımıza neden böyle şeyler geliyor diye düşünmeye başladım. Bu kadınlar kendilerini koruyamıyorlar mı, istedikleri beraberlikleri yaşayamıyorlar mı, istedikleri evlilikleri yapamıyorlar mı, bunu düşünmeye başladım. O da beni bu geçen yıl yaptığım çocuk gelinler temalı işlere götürdü. Bu üç siyah taş da, biraz rengi ile biraz biçimi ile benim kabaran yüreğim. Burada biraz da kendimle yüzleşme var. Çünkü acaba bana da düşen bir şey var mıydı diye sorgulamadan edemiyorum.

Heykellerinizde ve yerleştirmelerinizde öne çıkan bir diğer konu ‘zaman’. İlginç bir desen çalışması var burada. İstanbul’da Zaman-Hormisdas Sarayı. Farklı bir hikayesi olmalı…

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitimciyken bir sergi düzenledik. Açık bir alanda işlerimizi sergilemek istedik ve yer aramaya başladık. Sonra Eminönü Belediyesi bize Hormisdas Sarayı’nın içinin boş olduğunu ve sergi açabileceğimizi söyledi. Hakikaten de gittik baktık, kullanılmayan çok güzel bir alan. Ama tam da önünde böyle beton formunda yapılar vardı. Oradaki bekçiye bu betonlar nedir dedim. Bekçiye, dikkatinizi çekerim. Hocam sormayın, buraya cafe yapılıyor dedi. Ne demek bu? Hormisdas Sarayı’nın kalıntıları, bir Bizans Sarayı’nın duvarları, karşıdan Kalkedonya yani Kadıköy görünüyor. Her şeyinin, minicik bir taşına kadar korunması gereken bir mekan, bir duvardan söz ediyoruz. Fakat bekçi duruma çok içerlemişti. “Biliyor musunuz bu kemerlerden güneşin batışına bakınca bu kemerler resim çerçevesi gibi olur, karşıdan Kadıköy’ün güzelliği görünürdü.” dedi. Bir bekçi bu güzelliğin, bu korunması gereken yapının farkındaydı ve pek bir ah ediyordu. Buraya cafe yapılacak deyince bu durumu hemen Beral Madra ile paylaştım ve onun girişimleriyle oraya cafe yapılması o gün için durduruldu. Bugün gitmedim, umarım orada bir cafe yoktur. Bunun üzerine ben bu kemerlere büyük diskler yaptım, çapları 1 metre olan disklerle oraya bir yerleştirme yaptım. Ve zamanın nasıl değiştiğini, bir yapıya nasıl hainlik edildiğini göstermek istedim. Halbuki buranın korunması ve burada geçen zamanın hatırlanması ve anılması gerektiğini vurgulamak istedim. 1990 yılının Ocak ayı olmalı bu söylediklerim. Hatta bir performans da gerçekleştirdim enstalasyonun önünde. Bu çalışmayı da fotoğrafladım hatta. Bu diskler çelik halatlarla kemere bağlanmıştı. Ama gelin görün ki bir hafta sonra bu diskler çalındı! Daha kimselere gösteremeden böyle bir şey olunca ben dedim ki bu çalışma bununla bitmemeli. Çekilmiş fotoğraflardan bir desen çalışması hazırladım ve bu işi böyle bir iç mekan yerleştirmesi haline getirdim.

Zaman olgusundan yola çıkarak bu işleri oluşturduğunuzu söylediniz. Zaman çok soyut bir kavram ama siz bir şekilde bugünün sorunlarıyla bu kavramı örtüştürebilmişsiniz. Bugünün en önemli sorunlarından bir tanesi kentlerin yok edilmesi, korunmaması. Bugün İstanbul’a dair çok fazla serzenişte bulunuyoruz. Buna dair neler söylemek istersiniz?

Yani işte... Yaptığım işlerden birinin adı da İstanbul. O iki kıyı arasındaki uzaklığa ben hayranım. Bir de böyle Sava Nehri’ne hayran olmuştum, o da çok güzel bir genişliktir. Yani iki kıyı yeterince uzak ve yeterince yakındır. Onun için Boğaz çok güzel bence. Ve yurtdışına gittiğimde Boğaz’ı özleyerek dönerim, bir an önce Boğaz’ı göreyim isterim. Tabii ki doğduğum, hayatımın çok önemli bir kısmını geçirdiğim bir kent olarak çok üzgünüm. Ama ben bununla beraber insanda oluşan duyarsızlığa da üzülüyorum. İnsan artık bilmediği tatları değer saymıyor. Çünkü görmediği, dokunmadığı, zaman geçirmediği, yeşili hissetmediği, doğanın farkına varmadığı bir yeri koruma sorumluluğu taşıdığını düşünmüyor. Amerikan yerlilerinin dediği gibi çocuklarımızdan ödünç alınmış bir miras olduğunu idrak edemiyorlar, buna daha çok üzülüyorum. Doğa bozuluyor ama beraberinde değer yargılarımız da bozuluyor.

Doğaya ihanet ediliyor bir yerde. Karadeniz’e yapılması gündeme gelen hidroelektrik santralleri yüzünden dereler kuruyor. Oradaki halk buna var gücüyle karşı çıkmasına rağmen bazı adımlar engellenemiyor. Bunun önüne nasıl geçilecek? Sizin de hemen ileride böyle bir çalışmanız var sanıyorum…

Evet, Kazdağı isimli bir çalışmam var. Gazeteci Müşerref Hekimoğlu bu dağ için çok üzülüyordu. Kaz Dağı’nın eteklerinde oturuyordu ve altın madenine karşıydı. Ben de kendisine çok saygı duyardım, onun için böyle bir heykel yaptım. Yani onun ne kadar biçimsiz, amorf bir şey olursa olsun korunması gerektiğini anlatmak üzere bu çalışmayı yaptım. Ve söylediklerinizde haklısınız. Bunu engellemek için ben yerli turizmin arttırılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü gidip görürseniz bu yapılanları hazmedemezsiniz. Ben birçok yeri gidip gördüm. Bu benim şansımdı. Gidip görmek şansımdı ama oralara yapılan zulme şahit olmak da şanssızlığımdı. Bir nehrin üzerine dört tane baraj yapıldığını görmek beni çok üzdü. Üstelik bu barajların ömrünün 50 yıl olduğunu biliyorum, yığma baraj çünkü. Yani bu kıyımı görmek belki insanda ‘eyvah, ne yapıyorlar’ duygusunu arttırabilir. Çünkü her şey İstanbul, Ankara ve İzmir’den ibaret değil. Bu ülke çok renkli, çok zengin ama çok da sorunlu bir ülke.

Gezip görmek deyince yavaş yavaş şu Anadolu Sofraları’na doğru geçelim mi? Bunlar sizin seyahatleriniz sonrasında oluşturduğunuz eserler mi? Ülkemiz kültürel anlamda çok zengin diyoruz. Bizim çok kültürlülüğümüze dair sizin gözlemleriniz neler?

Antakya’da bir uygulamalı heykel sempozyumu yapmıştık. 3 arkadaş, peş peşe üç araba Nemrut’u gezmeye karar verdik. E tabii yolumuzun üzerinde Gaziantep vardı, Gaziantep’te arabaları bir yere park ettik. Çok sıcak bir hava vardı, 36 derece falandı. Yolda eski evlerin olduğu bir yerden geçiyorduk. Bir aralık kapı vardı, bir iç bahçeye açılan. Şöyle bir baktım. Orada yer sofrasında oturmuş, benim baktığımı gören bir kadın kalktı ve koşarak yanıma geldi. Ve bana anlamadığım bir dilde “Sofraya buyurun.” dedi. ‘Sofra’ dediğini anladım. Patlıcan oymaktaydı. Teşekkür ederim anlamında elimi kaldırdığımda, bana elindeki patlıcanın göbeğini uzattı. O güne kadar bir çiğ patlıcanı hiç tatmamıştım. “Teşekkür ederim ama bugüne kadar hiç yemedim.” deyince kadın “Aa, Türkçe.” dedi ve hemen açıkladı. “Yemeğe buyurun, sofraya buyurun demiştim. Akşama dolma yapıyorum. Patlıcanın göbeği çok güzeldir.” dedi. O an herhalde ağlayacaktım. Arkadaşım da ben de çok duygulandık, çok ısrar etti. İşte içimden o zaman şöyle geçirdim. Bu duygumu, bu saygımı, bu deneyimimi görsellemeliydim ve bu çok renkliliği başkalarıyla paylaşmalıydım. Bu heykelde Anadolu’da işittiğim her etnik dilde “Sofraya buyurun.” yazılı. Sonra öğrendim ki bunlar sadece benim duyduklarımmış, duymadığım başka bir sürü dil varmış ve bazıları da ölmekteymiş. Keşke o ölen dilleri de koruyabilsek, belgeleyebilsek, kalıcı hale getirebilsek ne kadar iyi olur.

 

Peki, aynı eser üzerindeki Braille alfabesinin çıkış noktası nedir?

Sonra görme engelli avukat bir arkadaşım, benim işlerimi paylaşabilmek, duyumsayabilmek için “Meriç, sen benim elimi al ve üzerinde gezdir.” dedi bir gün. Ben de Olgun neden bundan mahrum olsun ki dedim. O zaman aynı sözcükleri, tabii ki Türkçe okunuşlarıyla, Braille alfabesiyle yazdım.

Peki, güneş saatleri? Onlar ne anlatıyor?

Güneş saatlerini de aynı bakış açısıyla yapıyorum. İspanyol devrimcilerin sloganıydı galiba. “Hepimiz aynı güneşin altındayız.” Bir Çek arkadaşım da kendilerine yeteri derecede önem vermeyen hükümetlerine kendi değerlerini hatırlatabilmek için bir performans yapmıştı. İnsanlardan oluşan bir güneş saati yapmışlardı. Sanatçının yaşamla bağlantılı olması kaçınılmazdır, sanatçı her gün yeniden doğar. Güneş saati dünyanın herhangi bir yerinde hiç o dili bilmeden kullanabileceğiniz yegane alettir. Ve gerçekten size doğayla ve bütün dünyayla bağlantınızı hatırlatan bir nesnedir. Tabii bunlar metaforik anlatımlar, zihni başka bir düzeye taşımak amacıyla yapılan işler. Ben burada güneş saatleri üzerinden insanların kardeşliğine atıfta bulunuyorum.

Heykellerinizi insanları içine alan bir formda yapıyorsunuz. Genelde “Lütfen dokunmayınız.” yazılarını görmeye alışkınız. Ama sizin çalışmalarınıza dokunabiliyoruz, hatta üzerlerine oturabiliyoruz.

Ben heykellerimi insanlarla paylaşmak için yapıyorum. Hiç öyle aman dokunulmasın, ellenmesin gibi düşüncelerim yok. Hatta belki heykele dokunulursa söylemek istediklerim daha kolay anlaşılır diye düşünüyorum. Hatta insanlar rahat etsinler diye olabildiğince ergonomik olmasına özen gösteriyorum. Abbasağa Parkı’nda bir işim var. İnsanlar orada gazete okuyorlar, tavla oynuyorlar, kuşları besliyorlar, köpeklerini gezdiriyorlar. Orada çevreden motifler aldım ki o motiflerin içinde Levanten bir bina var, Ermeni mimarisi var. Tüm bu mimari öğeler bir heykelde birleştiler. Güneş saati, üç dinin de kabul ettiği ortak bir nesnedir. Ne bileyim ben, belki birilerine bir şeyler hatırlatır dedim.

Buradan da iletmiş olalım. Siz hep şunu hatırlatıyorsunuz, sanatın o buyurgan ve kibirli ortamdan koparılıp herkese ulaşmasını sağlamak lazım diyorsunuz. Aslında dediğiniz gibi hepimiz aynı güneşin altındayız ve birimizin ötekinden daha üstün olma gibi bir durumu yok.

Şu hemen ilerideki tabletlere bakalım istiyorum. Onlarda da işçi grevlerinden tutun da Madımak yangınına, faili meçhul cinayetlerden, aydınların katline, Hiroşima’ya atılan atom bombasından, Kore Savaşı’na Türkiye’nin ve dünyanın gündemini bir dönem çokça meşgul etmiş olayları tabletlere yazmışsınız. Bunlar aslında her şeyin çok çabuk tüketildiği ve unutulduğu günümüzde bir nevi bellek kaydı, öyle değil mi?

Şimdi bir yazar arkadaşım var, 55 yıllık arkadaşım. Böylece yaşım meydana çıkıyor. (Gülüşmeler) O benimle nehir söyleşi yaptı. Sonra o zaman konuşurken, o tarihte şu olmuştu, bu olmuştu diye sohbet etmeye başladık. İşte ekmek karneyleydi vs. derken bazı olayların hayatımızda böyle leitmotif gibi tekrar ettiğini fark ettik. Mesela şuradaki tablette göreceksiniz, diyor ki: “Ocak itibariyle, çocuk koruma kanunu yürürlüğe girdi.” Şimdi bugünlerde yeniden bir çocuk koruma kanunu gündeme geldi. E, el insaf. Ben bunu bütün ömrüm boyunca defalarca duydum. Bu gazete tabletleri benim, üstündeki şapkalardaki yaşımda, o senede duyduğum ve bir şekilde etkilendiğim olayları içeriyor. Yani 1945’te mesela babamın şu şu olay olmuş, çok önemli vs. dediğini ya da annemin çocuklar yanmış diye ağladığını hatırlıyorum. Burada tabii seçilmiş bazı yıllar var, ben sadece o yıllarda duyduğum şeyleri yazdım ama aynı zamanda burada bir günah çıkarma vardır. Çünkü bazen hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Ya da yapamadığımı… Birçok insan gibi ben de hayatın peşine düşmüştüm ve kendi hayatımı kurma derdindeydim. Peki ya acı çeken diğer insanlar? Onun için suçluyum, suçlusun, suçlu çekimlerini içeren bir heykelle işi tamamladım. Gerçekten o olaylar olduğunda kullandığım şapkalarımı ahşaptan oydum. İşte şurada gelinlik şapkam var. Ben yeni bir hayat kurmanın heyecanını ve umudunu taşıyordum ama aynı yıl 5000 işsiz vardı. Yani bu gerçekten de kendimle hesaplaşmak ve şapkayı önüme gerçekten koymak amacıyla hazırladığım bir işti. Otobiyografik bir çalışma.

Burada belli olaylar var dediniz. Son döneme baktığınızda sizi en çok ne üzüyor, sizi en çok yaralayan nedir?

Şu sırada maalesef çocukların başına gelenler beni çok etkiliyor, çok üzüyor, çok yaralıyor. İşte gençlerin ölümü… Ben onların içindeyim. Onların çocukluklarından kalan travmalar, mahsuniyetler, eksiklikler, tatmin olmamış taraflar gençliklerine taşınıyor. Bir ebeveyn olarak, bir eğitimci olarak, onların bir meslektaşı olarak bunu gözlemliyorum. Toplumsal hataların, toplumsal yaraların sonuçlarını onlarda görüyorum ve bu bana çok büyük bir üzüntü veriyor. Ama yine de insan öyle bir varlık ki müthiş bir değişim gücü ve enerjiyi içinde barındırıyor. Eğer onlara biraz yol verebilirseniz, biraz önlerini açarsanız kendilerine yeni bir sevinç kaynağı bulup, bütün o yaralarına merhem yapabiliyorlar. Bu da kimi zaman meslekleri olabiliyor. Çünkü sanat öyle bir şey ki kendinizi ve duygularınızı ifade etmeye başladığınızda bir yandan da kendinizi sağaltmış oluyorsunuz. Yine insanın içindeki o yaşam arzusunu görmek bana da umut veriyor.

Son dönemde gençlerin başlattığı ve öncülük ettiği direniş için neler söylersiniz?

O gençlerin içinde birçok öğrencim vardı. Bunu gururla söylüyorum. Ben onlara inanıyorum, hem de çok inanıyorum. Hayatta aldığım en büyük ödülüm öğrencilerimdir. Tabii ki çocuklarım da. Çünkü iyi insan olmak çok önemlidir benim için. Sanatçı olmaktan daha önemlidir. Mesleğim dolayısıyla pek çok güzel insana rastlıyorum. Çok şanslıyım ki bir tane bile kötü insan yok benim öğrencilerimin içerisinde. Hepsi benim başımın tacı ve hepsi birer ödül benim için.

 

Heykeltıraş Meriç Hızal’ın Retrospektif Sergisi, 21 Haziran 2014 tarihine kadar İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilir.

 

 


Kapak tasarımında Meriç Hızal'a ait "Güldünya'nın Rüyası" ve "Zaman" isimli eserleri ve sanatçının "Güneş Saati" adlı eserlinin çalışması esnasında çekilen fotoğrafı kullanılmıştır.

Sayfada kullanılan diğer Meriç Hızal'a ait çalışmalar; (1) Alyazma (2) İstanbul'da Zaman-Hormisdas Sarayı  (3) Anadolu Sofraları (4) Herkese Barış (İstanbul Abbasağa Parkı)  (5) Gazete Tabletler

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri