29
Nisan

Dünya işlerinin dünya tarafından nasıl yoluna koyulduğuna dair -Yoldan çıkmalar dâhil

29 Nisan 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Fusus'ül Hikem okudum,

hiçyoktan gökyüzünde hiçyoktan kuşlar uçuyor,

hiçyoktan bir taşın başında

hiçyoktan kertenkeleler güneşleniyordu,

çilliplopom, çilliplopom.

Uluer Aydoğdu

Birçok kez, tekliği, biriciklik ve eşsizliği düşlemeye çalıştım. Bu herhangi bir şey olmayacak, bu ne dışarıda duran bir efendi/otorite, ne de gizli bir el olacaktı. Bu, kendinde, kendi kendine, kendini soluyan ‘bütün, ama gerçek’, ‘gerçek, ama bütün’ olmayan bir şey olacaktı ve bildiğimiz, düşünüp hayal ettiğimiz hiçbir şeye benzemediği gibi herhangi bir şeye de göndermesi olmayacaktı. Bu biricik, tek ve eşsiz şeyi, bu hiçliği düşlemek, çabalarıma rağmen bana olanaksız geldi. Zihinsel durumumuzun uzantısı olan ‘varşey’ bir dille bu ‘yokşey’i, bu kendinde, kendi kendine, kendini soluyan şeyi düşlemenin olanaksızlığı ortaya çıktı.

Varlıksız bir varlık. Varlığı olmayan değil ama, belirgin bir biçimde, bildiğimizin, düşünüp kurduğumuzun dışında varlıksız olan; şu ya da bu değil, tam olarak varlık dışı bir şey. Açıkça, var dediğimiz şeyleri tarif edip tasvir etmek için kullandığımız dile gelmeyen ve yineliyorum, ama yine de bir şey olan bir varlık. 

Bazen, bir an, belli belirsiz de olsa, kararsız kuantum dalgalanmaları sonucunda hiçyoktan dünyaların oluştuğunu, bu hiçyoktan dünyaların birinde hiçyoktan nefes alıp verdiğimi, yani hayat denilen bu son derece karışık ağa yakalandığımı ve bu ağa yakalanıp kapılmış son derece karışık bir uzay-zaman düzenlemesi olarak, tıpkı ağa yakalanan balıklar gibi ağzımı açıp kapayarak çırpındığımı, bu çırpınıp debelenme sürecinin hiçyoktan hayat olduğunu ve bundan kendimi alamadığımı ayrımsıyorum. Ama bu durumda çoktan ‘varşey’ alanında olduğumdan ‘yokşey’i düşünüp düşlemeyi başarmış olmuyorum. Bu ‘yokşey’i düşlemek nasıl olur? Tabii, ‘yokşey’ derken, kelime oyunu yapmaktan daha çok teklik, biriciklik ve eşsizliğinden dolayı buna ‘yokşey’ dediğimi, bu ‘yokşey’in, yani bu hiçyoktanlıktaki hiçliğin aslında bir şey olduğunu ve bunu düşlemenin -olanaksız görünse de- bana heyecan verdiğini özellikle söylemeliyim.

Karmaşık uyum-sağlayıcı sistemler

Olanaksızı zorlamaktan vazgeçip onu, içine herhangi bir şey, bir amaç, bir ideal, bir hesap, bir plan koymadan, bir çerçeveye alıp insanbiçimselleştirmeden kendi haline bırakarak düşlemeyi denedim. Çünkü “karmaşık uyum-sağlayıcı sistemler, aldıkları veri dizilerindeki düzenlilikleri saptayıp bu düzenlilikleri birer şablona dönüştürerek sıkıştırıyorlardı”. Buradan hareketle hem bizim hem de dünyanın, dolayısıyla da evrenin “karmaşık uyum-sağlayıcı bir sistem” olduğunu söylersek her birimiz diğerlerinden bir veri dizisi alır, bunun içinde bir düzen arar ve davranışlarımızı buna göre değiştiririz. Bu durumda dünyanın mı bizi, bizim mi dünyayı sıkıştırıp bir şablona soktuğu sorulabilir, ancak her şeyin karşılıklı olarak etkileştiğini, yani “beraber yemek yediğimizi” düşünür ve böyle hareket etmeye başlarsak bu “bedava yemek” kimseye zehir olmayacaktır. Bana bir ilişki ver sana bir evren yaratayım.

Bu ilişkiler yumağı evrenin peşine takıldım. Şeyleri, var olamayacakları yere kadar takip ettim. Tırtıl kelebek oluyor, sonra istese belki yeniden tırtıl olacak, ama öyle yapmayıp bir çeşit fedakârlıkla toprağa dönüyordu. Çiçekler, solacağı halde yine de inatla açmaya devam ediyorlardı. Kendisi de ölecek olmasına rağmen beliriveriyordu kanserli bir hücre. Bütün bunlar rastgele örüntüler/konfigürasyonlar gibi görünse de bilmediğimiz bir dilin grameri olamaz mı? Hemen kafamda kendimi bilmediğim ama var olduğum zamanlar belirdi, hani “kendimi bildim bileli” deriz ya bundan önceki zamanlar. Varım, ama yok, yokum ama var, belli ki masallar her şeyi biliyor ve bu; tek, biricik ve eşsiz dediğim şeye, o ‘yokşey’e uyuyor.

Henüz tam olarak ağa yakalanmamışım, çırpınıp debelenmiyorum, dünya/evren benim doğal bir uzantım, dolayısıyla da ben de onların doğal bir uzantısıyım ve nerdeyse mükemmele yakın bir denge ve düzen içinde bir çeşit cennetteyim. Bana sorulacak olursa bu evredeyken insanın doğduğu söylenemez, diyeceğim ‘altın çağ’ bitip cennetten kovulduktan sonra dünyaya geliriz. Tabii, bu sürece “karmaşık uyum-sağlayacı bir sistem” olarak içinde birlikte oluştuğumuz dünyadan aldığım veri dizilerini psikolojik, sosyolojik, ahlaki ve kültürel bir şablona, artık ne süt ne de zevk veren yaşlı bir büyücünün memelerine (Yaşlı Büyücünün Memeleri, Uluer Aydoğdu, Prospero Yayınları, Ankara, 1994. İnsanın kendine gönderme yapması kabul edilir bir şey değildir ancak bunca çılgınlığın ortasında mazur görülebilir bu yaptığım.) dönüştürme evresi de denilebilir. Hiç tereddüt etmeden söylemek mümkündür ki gelip geçiciliğe, yani zamana karşı kendimizi güvende hissedebileceğimiz bir zihinsel hazırlıktır bu evre. Böylece dünyayı bir yandan özneleştirip bir yandan da insanbiçimleştiririz. Oysa Nietzsche’den beri biliyoruz ki “güvenlikte yaşamak tehlikelidir.” Çünkü bu evrede bir “metabolik-dağıtıcı denge-dışı sistem” olan beden ve etkinliklerinin askıya alınıp yerine değişmez, kalıcı, taş gibi ruh denen şeyin icat edilerek geçerli hale getirildiği kurgu bir dünyaya uyumlanırız. Oysa beden elimizdeki tek gerçek şeydir, “metabolik-dağıtıcı denge-dışı sistem” olan dünyanın ve evrenin gerçek bir oyuncusu olarak onla iletişimde/etkileşimde bulunabileceğimiz. Tam da bu noktada Nobel Kimya Ödüllü Prigogine’nin “Sistemin davranışına egemen olarak onu denge konumuna yakın tutan ‘çekici unsur’, sisteme yönelteceğimiz madde ve enerji akışının sonucu olarak istikrarsız bir hale gelebilir. Denge-dışılık durumu sonuçta ortaya düzen çıkaracak bir kaynaktır. Yeni türden, daha karmaşık çekici unsurlar ortaya çıkabilir ve sisteme çarpıcı yenilikte uzay-zaman özellikleri kazandırabilir…” dediğini özellikle vurgulayarak aslında insanın oyun sahasından uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını söylemek mümkün. Anlaşılacağı üzere çeşitliliği ve farklılığı mümkün kılacak dağıtıcı bir sistem olan bedenin, insanın güvenlikte yaşayacağı zihinsel projeksiyon için gözden çıkarılmasıdır asıl tehlikeli olan.

Uyurgezerler

Muhafazakarlık (insanların en çok korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söylüyordu Deleuze, yani akıştan korktuğumuzu) “… ucu kesinlikle çöküş felaketiyle sonuçlanacak yollarda ilerlemektedir.” Öyle ki bu sabit akıl gerçek olan bu dünyaya yalan diyebilmekte, onun ‘renklerine kanmayı cahillik’ olarak görebilmektedir. Öyle görünüyor ki bütün sorun zamanı nasıl algıladığımızla ilgili. Kant’ın Anschauung dediği ve William Plank’a göre çevirmenlerin yetersiz bir biçimde “sezgi” biçiminde çevirdikleri kavram “… korku içindeki insan bedeninin kendi güvenliği ve alışageldiği bir mutluluk arayışını yansıtan, temelleri son derece sallantıda olan bir insanbiçimci zaman görüşü ortaya çıkarmaktadır.

Bring Me The Horizon (Sleepwalking Single) - Kapak Fotoğrafı

Hıristiyanlık gibi dinlerin, stasis’in egemen olduğu, bolluk içinde bir Cennet ile sonuçlanacak bir zamanın sonu iddiası ve vaadi içinde olmaları açıkça zorunlu olmaktadır.” Bu durumun bizi en iyimser ifadeyle yukarıda söz ettiğim kendimizi bilmemizden önceki evrede bıraktığı kesindir. Bu evreye Ilya Prigogine’nin deyimiyle uyurgezerlik de denilebilir. Zamanın oku geleceği göstermiyorsa “… madde kördür”: “Evet, madde, dengede olduğunda, düzensiz ‘hypnon’larca şekilleniyor (hypnon ya da sleepwalkers, yani uyurgezerler). Öte tarafta, madde, dengede olmayan şartlarla rahatsız edildiğinde uzun-mesafeli korelasyonlar ortaya çıkarabilir.” Öyle görünüyor ki denge durumunda parçalar bir uyuşukluk içinde atıllaşıyorlar. Bu atıllaşma elbette sınırlı ve geçici bir süreç, ama burada esas olan dengedeki madde ile dengede olmayan maddenin birbirinden oldukça farklı özellikler gösterdiğidir.Denge durumunda maddenin kör olmasının parçaların birbirleriyle olan ilişki ve etkileşimlerinin sınırlı ve kısmi olmasından kaynaklandığını söylemek spekülasyon değildir.

“Denge durumunda biliyoruz ki her partikül diğer partiküllerle çevrelenmiştir. Ancak onlar kısa mesafe kuvvetleridir. Ve her partikül sadece komşusu olduğu partikülleri görebilir.” Anlaşılacağı üzere bu ‘körlük’ ya da ‘körleşme’ denge durumundaki maddeyi uzağı göremeyen kendi çevresinde “kısa mesafe kuvveti” yapmaktadır. Oysa “Dengede olmayıştan dolayı, kompleksleştirme (karmaşıklaştırma) ve işbirliği durumlarına gidebilirsiniz. Ama dengedeki şartlarda madde böyle davranmaz.” Diyeceğim “dengede olmayan şartlarla rahatsız edilmedikçe” madde birbiriyle uzun uzadıya ilişkilere girmeyecektir. Bütün bunlara kararsızlıklarla, savrulup sürüklenmelerle, çarpışmalarla -hayatın aslında devasa bir çarpıştırma düzeneği/tüpü olduğunu bile söyleyebiliriz-, hallerin, özelliklerin pekiştirildiği determinist (gerekirci) kuşaklarla olduğu kadar olasılıkçı davranış noktaları olan sıçrama eşikleriyle dolu gerçek dünyanın gerçek oyuncuları olmaktan korktuğumuzu da eklersek ‘yokşeyliğimizi’, ‘varşey’e dönüştürme operasyonu ile, bir çeşit illüzyon (yanılsama), kendi kendimize kendi önümüze dikildiğimizi söylemek mümkün. Tabii, burada bu yanılsamanın gerekli olduğu söylenebilir, çünkü bunu yapmasaydık çıldırıp gitmemiz işten bile değildi. Ancak ‘doğanın verdiği bu ödülden çıldırıp yitmemek için kendi içinde, birbirleriyle konuşan iki insan gibi kalan’ Edip Cansever’in incelik ve zarifliğini bir yana koyarsak yeryüzünü bu denli hastalıklı bir hale getirişimizin tam da bu operasyondan dolayı olduğunu da ne yazık ki kabul etmek zorundayız. ‘Varlıksızlık’ ya da fiziksel durumumuzun zamana yenik oluşu, yani gelip geçiciliğimiz çıldırtır bizi ve çıldırıp gitmemek için çok daha çılgın bir şeye girişir, bir varlık edinir ve bu varlığı ister istemez sağlam bir ‘kazığa’ bağlarız: Tanrı. İşte çıldırıp yitmemek için kendi kendine mecburen müthiş bir ‘kazık’ atan tuhaf, çılgın ve korkak şeyleriz biz. Bana öyle geliyor ki Neanderthaller, sanırım bunu gördüler ve o canım, güzel küheylanlarına binip gittiler.

Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek

Varlık dediğimiz şeyler aslında varoluş içinde pıhtılaşmış şeylerdir, daha doğrusu “kalın taneli” zihnimizden dolayı bunların akış olduğunu göremeyiz. Bütün anlam, değer ve kurallarımız, an ve an yeniden değişik biçimde düzenlenen, devamlı değişik biçimlerde yapılanan uzay-zamanı, yazının başında düşlemeye çalıştığımı söylediğim tek, biricik ve eşsiz şeyi kendimize, yani fiziksel durumumuza ters bir şekilde konumlanmış zihinsel durumumuza göre düzene sokan bir inancın ifadeleridir ve bu çılgınlığımız yeryüzü, dolayısıyla da evren ile aramıza kalın camdan bir perde koymuştur.

Matrix Filmi (Morpheus)

Diyeceğim bir fanustayız ve daha da kötüsü yapıp ettiklerimiz, hayallerimiz, dileklerimiz ve dualarımız kendimizi dünyadan ayırdığımız fanusun kalın camlarına çarpıp kalıyor. Bu durum aynı zamanda da ‘gerçek olmayan bütün’ ve ‘bütün olmayan gerçekle’ geri-besleme trafiğini kestiğinden fanusun içindeki enerji akışları dağıtıcı olamadığı gibi çapraz bağlardan yoksun oldukları için çeşitlenemiyor da. Zannımca T. S. Eliot tam da bu yüzden “yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek” diyordu, ilahi Eliot daha ne zaman?

 

 

Uluer Aydoğdu'nun diğer yazılarını okumak için;

"Raks Eden Kaos"

"Asıl Varlığı Varoluş Olan Bir Süreciz Biz"


Kaynakça:

(1) Kaostan Düzene, Ilya Prigogine-Isabelle Stengers, Çeviren: Senai Demirci, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998.

(2) Kuantum Nietzsche, William Plank, Çeviren: Cem Kılıçarslan, Mitra Yayınları, İstanbul, 2012.

(3) Hiçyoktan Bir Evren, Lawrence M. Krauss, Çeviren: Ebru Kılıç, Aylak Kitap, İstanbul, 2013.

Kapak tasarımında kullanılan kolaj Rebecca Roe'ya aittir.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri