28
Nisan

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu ile Söyleşi

28 Nisan 2014 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

 

En son Berkin Elvan’ın cenazesinde, basın açıklamasını dinlemek üzere gitmiştim DİSK binasına. Bu kez Arzu Çerkezoğlu ile görüşecek ve 1 Mayıs’ı konuşacaktık. Güler yüzle karşıladı. Gözü televizyondaydı çünkü bizim görüştüğümüz saatlerde Türk – İş başbakanla bir toplantı yapıyordu.

Söyleşi - Selnur Aysever

 

Taksim kimin?

Taksim işçi sınıfının!

1 Mayıs’ta neler olacak? Ne bekliyorsunuz?

Kentlerin, ülkelerin, halkların, işçi sınıfının, emekçilerin bir tarihi vardır, belleği vardır. Ve bu tarih ve bellek aslında aynı zamanda bir mücadelenin tarihidir. 1 Mayıs’ın tarihi Türkiye’de sınıflar mücadelesinin bir tarihidir. Taksim’de bunun en önemli simgelerinden bir tanesidir. 1977’de de o dönemki konfederasyonumuzun kurucu başkanı Kemal Türkler Taksim Meydanı’nı “1 Mayıs Meydanı” olarak ilan etmiştir. Bizim açımızdan “1 Mayıs Meydanı” evet Taksim’dir. O sene 37 insanımızı kaybettik. 1 Mayıs Katliamı, Türkiye’de 12 Eylül’e giden süreçte çok önemli köşe taşlarından bir tanesi olmuştur. Bizim açımızdan alan tartışması 2010 yılında bitti. İki yıldır hükümet tamamen akıl dışı bir biçimde, tarihi geri çevirmeye çalışıyor. Bu hafızayı bu belleği yok etmeye çalışıyor. Böyle bir şeye hiç kimsenin gücü yetmez. 1 Mayıs’ı gidin Yenikapı’da yapın diyorlar. Bu akla, mantığa, vicdana aykırı. Tarihe aykırı bir şey. Bunu kabul etmek bizim için söz konusu bile değil. Bizim için 1 Mayıs yine Taksim’de kutlanır.

Geçen sene çukur bahane edildi. Bu sene hepimiz ‘şımarık’ olduk. 2010 senesinden 2014’e hatta 2013’e ne değişti? Ne oldu?

Bu çok önemli bir soru. 2 Mayıs 2010 tarihli gazetelere bakın. Aynı Başbakan “32 yıllık hasret bitti. İşçi meydanına kavuştu, 1 Mayıs böyle olur” dedi. Ne oldu 2013’te? Başbakanın USTALIK dönemi dediği yani iktidarını bütünüyle emek karşıtı, halk karşıtı, işçi düşmanı politikalarla ama baskı ve şiddet temelinde sürdürmeye çalıştığı yeni dönemi başlattı.

Başbakan, Taksim Meydanı’nın bir meydan olarak tarihsel ve politik gücünün ve 1 Mayıs’ın gerçek anlamının farkında. 1 Mayıs gününde, Taksim gibi Türkiye’nin en güçlü politik, simgesel değeri olan meydanında, yüz binlerin belki milyonların yan yana gelip, kendisine ve AKP iktidarına karşı bu sermaye politikalarına karşı itirazlarını, taleplerini, kendi gelecek dünya düşlerini ifade etmesinden, hep bir ağızdan bunun söylenmesinden çekiniyorlar. Bundan korkuyorlar.

‘Esnafın camları indiriliyor’ vurgusu yapılıyor. Böyle olaylar bekliyor musunuz?

Biz iki fotoğrafı hatırlatmak istiyoruz. Birincisi 2010 – 11 – 12 senelerindeki 1 Mayıs fotoğrafları. Dünyanın en büyük 1 Mayısları kutlandı ve Başbakan kendisi bile övgüyle söz etti. Bir de geçen yıl DİSK binasının önünde çekilen fotoğraflar var. Biz caddeye çıktık, kol kola girdik, elimizde karanfiller, dilimizde türküler. Karşımızda ne var? Top, tüfek, TOMA, biber gazı, gaz fişekleri. Geçen yıl doğrudan Başbakanın emriyle polisin attığı gaz fişekleriyle insanların kafaları kırıldı. Cam çerçeve kırılmasından söz eden Başbakan’a, geçen yıl gaz fişekleriyle kırılan kafaları anlatmak lazım. O yüzden de kimin çatışma istediği, kimin savaşa gider gibi hazırlandığı çok açık.

2 Mayıs 2014 manşetlerinde hükümete karşı olacaksınız. Sonrasında olacaklardan hiç endişe duymuyor musunuz?

Şu anda gerilimi yaratan siyasal iktidar. Biz bayrama hazırlanır gibi hazırlanıyoruz. Elimizde çiçeklerimizle, çocuklarımızla kutlamak istiyoruz. Herkesin özgürce 1 Mayıs’ı kutladığı bir tablo olsun istiyoruz. Biz barışın dilini kullanmaya devam edeceğiz.

AİHM kararı için bir hareket var mı?

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmaya başlanması kolay olmadı. Arkasında uzun süren bir mücadele var. 1 Mayıs 2008’de sabah altıda gaz bombasına maruz kaldık. Sokağa çıkan herkesin üzerine şiddetle gidildi. Ve biz o sene yaşananlardan dolayı iç hukuki süreçleri de tüketince AİHM’e başvurduk. Ve AİHM verdiği kararda çok açık bir biçimde İLK KEZ bir meydan hakkında karar verdi ve Taksim Meydanı’nın “1 Mayıs Meydanı” olduğunu tescilledi. Hükümete de bu meydanı 1 Mayıs’a hazırlama görevi verdi. Bizim için bu kararın bir önemli tarafı da şudur ki: DİSK’e, 1 Mayıs’ta Taksim’i kullanmak hem hakkı hem de üyelerine karşı görevi, dedi. Biz de bu tarihsel görev ve sorumlulukla davranıyoruz. Ve AİHM kararı bütün iç hukuk kararlarında bağlayıcı. Hükümetin buna uymaması suçtur. Biz bunu yine yargıya taşıyacağız.

Kadıköy’e gidecek grup olacak mı?

Geçen yıl Türk – İş’le Taksim konusunda ortak karar aldık ama bu yıl farklı bir karar uyguluyor. Her sendikanın her konfederasyonun kendi kararıdır nerede kutlayacağı. Taksim Meydanı tartışılan bir alan değildir. Ama görünen o ki bazı konfederasyonlar AKP’nin gerilim politikalarına alet oluyorlar. Kadıköy yaklaşımı ya da Hak – İş’in Kayseri’de yapması bunun sonucu. Yani “hükümet nerde derse orada 1 Mayıs’ı kutlayacağım” denemez. Çünkü 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağına karar veren, kıdem tazminatının fona devredilmesine de karar veriyor. Bunlar bir bütün. Taksim’i işçi sınıfına kapatan ve nerede kutlanacağına karar veren hükümet aynı zamanda bütün emek karşıtı işçi politikalarını da hayata geçirecek demektir. Türk – İş’in bu tutumunu doğru bulmuyoruz.  

 

"İğneyi de batıralım kendimize. Sendikalar da bu yeni dönemi kavramaya yetmiyor."

Taşeronlaşma artıyor... asgari ücret açlık sınırının altında... işçi ölümleri başlı başına bir konu.  Tüm mağduriyet işçi sınıfında, ama oy vermeye devam ediyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? AKP’ye oy yok dediniz ama seçim sonuçları farklı bir tablo çiziyor.

30 Mart yerel seçimleri herhangi bir yerel seçim gibi değildi. AKP açısından bir güven oylamasına dönüştürüldü. Ama şunu görmek gerekir özellikle bu seçimler öncesinde geçen yıl 1 Mayıs’ta başlayan ve Gezi – Haziran direnişi ile devam eden süreç, Türkiye tarihinin en önemli kırılma noktalarından bir tanesi. Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar yaygın ve kitlesel bir itirazda bulundu. 81 ilin 81’inde ve İçişleri Bakanlığı’na göre 2,5 – 3 milyon insanın sokağa çıktığı ve siyasal iktidara karşı bir toplumsal hareket ve bu süreç devam ediyor. Tabii ki seçimlerin doğrudan sonuçlarını belirleyecek bir durum değil. Türkiye’de bir geleneksel oy dağılımı var. Muhafazakar sağ oylar açısından AKP tek alternatif durumunda. Tüm sağ partileri içeren politikasıyla %40’ların üzerinde oy almıştır ama ciddi düşüş de yaşanmıştır. Bu sadece sandıkla birebir eşitlenebilecek bir süreç değil. Sandık demokrasi için önemli bir ölçüt ama tek değil.

70’lerle bugünkü işçi sınıfı arasındaki fark nedir? Neden örgütlenmiyorlar? Neyden korkuyorlar?

İşçi sınıfı aslında tüm dünyada uygulanan politikalar sonucunda müthiş bir büyüme yaşıyor. 70’li yıllarda işçi dediğiniz zaman sadece fabrikadaki kol emeği ile çalışanlar işçi sayılırdı. Artık doktor, avukat, mühendis herkes işçi. Dolayısıyla işçi sınıfı nicel ve nitel olarak tarihinin en büyük genişlemesini yaşıyor. Bununla paradoks olacak şekilde sendikal açıdan tarihsel olarak da en geride olduğu dönemde. İğneyi de batıralım kendimize. Sendikalar da bu yeni dönemi kavramaya yetmiyor. Türkiye’de her şey ama her şey sendikalaşmayı engellemek üzere inşa edilmiş. Türkiye’de sendikalı olmak işten çıkarılmakla eş düzeydedir. Bu çok ciddi bir örgütlenme engelidir. Devletin kendisi en büyük işverendir. Kamuda çalışan işçilere baktığımızda sendikal hakların gasp edildiği, en çok taşeronlaştırmanın yaşandığı yargı kararlarının bile uygulanmadığı alan kamu alanıdır. Devletin kendisi de bu noktada önemli bir örgütsüzleştirme saldırısının bir parçasıdır.

DİSK’in 47.yıl kutlamalarında Genel Başkan konuşturulmadı, sahne işgal edildi. Neler oldu o akşam?

Beklemediğimiz bir şeydi. Çok iyi hazırlanmıştık. Çok fazla sayıda genç kuşak ve DİSK dostları da vardı. Biz çok mutluyduk. DİSK’in tarihine yapılmış bir saldırı oldu. Gerekçesi ne olursa olsun kabul edilemez. Sonuç olarak orada fiili durum yapıldı ve etkinlik engellendi. Öznel bir gerekçe ile DİSK üyesi olmayan bir grup genel başkana bir eylem gerçekleştirdi ve O’nun konuşmasını engelledi. Sonuçta genel başkanın konuşmadığı bir etkinliğin devam etmesi mümkün olamazdı. Bizim açımızdan olumsuz bir tablo yaşandı.

Sendikalar demokratik mi?

DİSK’in ilkeleri var. 1967’de kurulurken en önemli özelliği, sendika içi demokrasiydi. DİSK kurulurken işçi sınıfının doğrudan işleyiş biçimine dahil olduğu bir yaklaşımı benimsedi. Bütünüyle sendikal mücadelenin tüm siyasal partilerden bağımsızlığı DİSK’İ DİSK yapan değerlerdir. DİSK’in 19 tane üyesi var. Bu sendikaların iç işleyişleri noktasında da bir iç demokrasi var.

 

"Türkiye’de sendikacılık orta yaş üstü ve erkek işi olarak görülür. Bunun değişmesi yeni dinamiklere bağlı."

Tüm dünyada 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. Ülkenizde ise hediye almaya indirgenmiş durumda. Bu sömürü düzeninde emekçi kadın ‘emekçi kadın’ olduğunu biliyor mu? Sömürünün cinsiyet ayrımı var mı?

Kuşkusuz var. Yeni işçileştirme süreci, kazanılan tüm hakları ortadan kaldıran, 8 saatlik iş gününden iş güvencesine kadar tüm kazanılmış hakları yok eden bu yaklaşımın ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan bir tanesi de piyasada en korunmasız ve en ucuz ve güvencesiz çalıştırılacak iş gücü olarak kadın emeğinin görülmesi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve Başbakanlık günlerce çalışıp, bir Kadın İstihdam Paketi çıkardılar. Sermaye açısından kadın emeği daha ucuza çalıştırılan, daha güvencesiz, sendikasız, istenilen her an kapının önüne konulan ve bütün hakları ortadan kaldırılarak çalıştırılan bir emek bölümü olarak görülüyor. Sonuç olarak kadın emeği iki defa sömürülüyor. Sermaye örgütleri kadın emeği çok düşük diyor. Kadınları sendikalı ve güvenceli işlerde görmüyorlar. Bir taraftan Başbakan 3 – 5 çocuk doğurun derken, 20 yıl sonrasının ucuz iş gücünü de yaratmak istiyor.

Siz DİSK’in ilk kadın yöneticisi olarak tarihe geçtiniz. Omuzlarınızdaki yük ağır olsa gerek?

İlk kadın genel sekreter ve yönetici olmak bir onur ve önemli bir sorumluluk. Bir yandan yürüttüğüm sendikal mücadele açısından DİSK’i daha ileriye taşıyacak bir süreci örgütleme ve yürütmeye çalışıyoruz. Diğer taraftan da bir kadın yönetici olarak başta kadın işçiler olmak üzere DİSK’in bütünü içerisinde bir kadın politikasının oluşturulması ve bunun tüm iş yerlerinde yaşama geçirilmesi gibi bir sorumlulukla da karşı karşıyayım. DİSK ve işçi sınıfı düzeyinde kadın emeğinin daha fazla güvencesiz, esnek çalıştırılması, kadın işçilerin haklarının ileriyle götürülmesi noktasında süreci yürütüyoruz.

Sendikalar niye erkek?

Sendikalarda geleneksel yapı var. Bu geleneksel yapı aslında bir önceki dönemin izlerini taşıyor. Daha yeni dinamikler üzerinden şekillenen sendikal örgütlere baktığımızda KESK örneğin kadınlar daha çok. Benim sendikamda da yöneticilerin yarısı kadın. Ama sonuç olarak yeni işçi sınıfında ciddi olarak kadınlaşma da görüyoruz. Türkiye’de sendikacılık orta yaş üstü ve erkek işi olarak görülür. Bunun değişmesi yeni dinamiklere bağlı.

 

"Kuvvetli bir toplumsal süreç bu. Ne KESK ne DİSK ne CHP ne BDP eskisi gibi olamaz."

En çok merak ettiğim konu, gezi direnişinde başbakanla görüşme yaptığınız gece. Bendeki algı, heyetteki tek itirazı olan kişinin siz olduğuydu. İpler nerede koptu?

Bu kadar değil tabii:) Taksim Dayanışma söylenmesi gereken her şeyi söyledi. Çok uzun bir geceydi. Sanatçı arkadaşlar da vardı. Aslında benim itirazım Başbakan tarafından sürecin doğru değerlendirilmiyor olduğu idi. Sadece basit, teknik bir mesele gibi gösterilen yaklaşıma itiraz ettim. Böyle çözemeyiz bu konuyu demiştim ve onun üzerinden Başbakanın tepkisi oldu. Gerekçesini bilemem tabii. Birkaç şey bir araya gelmiş olabilir. DİSK’i temsil etmek, kadın olmak… Tepki gösterdi ve toplantı bitti. Bu da yine kendisi tarafından kamuoyuna yansıtıldı. Çünkü biz açıklamada buna değinmedik bile. Koskoca bir hareketin sözcülüğünü yaptık sadece. Gençlerimiz yaşamlarını verdiler. Haziran direnişi 3 – 5 kişinin öncülüğünü yaptığı bir şey değildi. Halk hareketiydi. Biz de parçası olarak sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalıştık.

 Halk hareketi kendiliğinden miydi?

Hiçbir şey bir anda olmaz. Hele toplumsal süreçlerde. Öncesinde yıllarca süren mücadeleler, HES karşıtı mücadele, kadın hareketi, üniversite gençliğinin verdiği mücadelelerden 1 Mayıs’a kadar birçok şey bu süreci hazırladı. 1 Mayıs 2013 aslında kıvılcımı ateşledi. Ve arkasından büyük bir halk isyanı oldu. Halk iki şey dedi: Gezi Parkı park olarak kalmalı. İkincisi de Başbakanın ağzından çıkan her söz kanun sayılmayacak. O günden bu güne görüyoruz ki Başbakan aynı tarzı daha da kutuplaştırarak sürdürmeye devam ediyor. İnsanlar özgürlük ve saygı istiyorum diyerek sokağa çıktı.

Gezi’de iki şey dikkat çekici sanki: Beyaz yaka isyanı, bir de paranın geçmediği bir dünya olabilir. Her türlü siyasi fikir de bir aradaydı. Ama bunu karşılayan bir siyasal seçenek yok.

Çok haklısınız. Bu isyan büyük ölçüde kendiliğinden ama yıllarca verilen örgütlü mücadelenin karşılığı bu. Biz kendi eserimizle karşı karşıyayız. Her şeyin yasaklı olduğu yıllarda bir avuç insan birtakım şeylere karşı çıkmasaydı, 12 Eylül’den bu zamana kadar böyle bir şey olamazdı. Hem eserimizle hem de bizi çok çok aşan bir şeyle karşı karşıyayız. Ne tek başına bir siyasi parti ne de yan yana gelerek hepsi ne sendikalar kapsayamaz bu hareketi. Hemen bugünden yarına, 30 Mart seçimi gibi, sandığa sığacak bir hareket değil. Geleneksel kalıba da sığacak bir hareket değil. Güçlü ve büyük. Hepimizi yenilenmeye zorluyor.

Ben şuna inanıyorum: hiçbir yapı şu an siyasi partiler de sendikalar da bir sonraki sürece aynı gitmeyecek. İster istemez yenileneceğiz. Kuvvetli bir toplumsal süreç bu. Ne KESK ne DİSK ne CHP ne BDP eskisi gibi olamaz. İlerici tarzda yenilenecek herkes. Şu anda Türkiye’de rejimi ya da siyasal iktidarı değiştirecek bir temsiliyeti yok. Bu devam eden sürecin kendi özneleri, kendi örgütlülüğünü yaratmasıdır esas olan. Var olan örgütlü yapılarda süreci kolaylaştıracak, onun önünü açacak tarzda davranmalıdır. Örneğin 1 Mayıs’ı ele alacak olursak, örgütlerken ortaya koyduğumuz yaklaşım da budur. Bu saatten sonra Taksim ‘den vazgeçmek aslında bu süreci bütün taleplerinden vazgeçmektir.

Başbakan diyor ya “Taksim’den ümidi kesin” böyle bir şey olabilir mi? Taksim’den ümidi kesmek demek gelecekten, hayattan, emekten, insandan ümidi kesmek demektir. Böyle bir şey kabul edilebilir mi? Taksim bütün bunların simgesi olmuş bir şeydir.

Gezi süreci devam ediyor dediniz. Ne anlamalıyız?

Sürecin etkileri kuşkusuz devam ediyor. Ne zaman ve nerede yeniden kitlesel bir hal alacağını kimse kestiremez. Aslında 1 Mayıs’ın yasaklanma sebeplerinden biri de bu.

 

"Arabama bindiğimde radyoda ‘Hasta Siempre(*)’ çalıyordu. Hayatta tesadüflere hep inandım."

Başbakanla görüşme gecesine dönersek size ‘aşırı sendikacı’ dedi. Aşırı sendikacı ya da az sendikacı olunur mu?

Bilmiyorum. Emeğin, işçi sınıfının haklarını tavizsiz savunmak, mücadele etmek olsa gerek. Aşırı derken onun söylediği kadar, onun dediği şekilde, onun istediği gibi sendikal hareketlerde bulunmayan herkes aşırı. Onun dediği yerde 1 Mayıs’ı kutlamamak işte aşırı sendikacılık oluyor.

Herkes TV başında güzel sözler duymak istedi. Basın açıklamasını toplum heyecanla bekliyordu ama yüzler asıktı. Ne bekliyordunuz o görüşmeden? Neler hissettiniz? Uzlaşma bekliyor muydunuz? Hayal kırıklığı yaşadınız mı?

Sizi de aşan bir halk hareketinin doğrudan muhatabı ile konuşmak büyük bir sorumluluk. Büyük bir beklentim yoktu. Sonuç olarak 3 – 5 çapulcu diyerek aşağılamaya çalıştı, daha önce de ayaklar baş olursa diyerek 1 Mayıs için emekçileri aşağılamıştı. Sonuçta görüşmek zorunda kalması önemli bir şey. Ama çözüm olup olmayacağını süreç belirleyecekti ve öyle de oldu. Orada önce sanatçıların talepleri vardı. Bir çeşit toplum vicdanı olmaya çalıştılar. Ama çözüm noktasına ulaşılamadı. Bizim açımızdan Taksim Dayanışma simgesel bir ifadeydi. Bizde bu hareketi temsilen görüşmeyi gerçekleştirdik. Sokağın taleplerini ve değerlerini korumak gibi bir sorumluluğumuz vardı ve bunu yerine getirmeye çalıştık.

O gece bir yönüyle tarihe geçecek. Bir cümle söyleseniz o geceyle ilgili ne söylerdiniz?

Başbakanın tarzını gördük. Tarihsel kırılma, hareket içerisinde siyasal iktidara verdiği mesajın alınmadığını gösterdi. Benim itirazım da zaten bunaydı.    

DİSK’ten ayrılıp, arabama bindiğimde radyoda HASTA SIEMPRE (*) çalmaya başladı. Hayatta tesadüflere hep inandım. Az evvel sohbet ettiğim kadın, DİRENİŞ ve MÜCADELE dedi nerdeyse her cümlede. Çünkü insan olmak için önce vicdan sahibi olmak gerekiyordu. Kokuşmuşluk içerisinde dik durabilmenin tek yolu haksızlığa boyun eğmemekti.  

 

 


(*) Hasta Siempre (“sonsuza kadar”) Carlos Puebla Che Guevera’nın veda mektubundan sonra yazmıştır.(1965)

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri