15
Nisan

‘‘Tanrılığımdan soyunup insan suretine girdim.’’

15 Nisan 2014 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

                                                                                       ''...ben, filozof Dionysos’un son havarisi

                                                                                         -ben, bengi dönüşün öğretmeni...” (Nietzsche)

Neslihan Yalman

 

‘‘…Anadolu Efsaneleri, dağlara taşlara sinmekle kalmamış, bütün insanoğullarının gönüllerine de sinmiş ve onların hemen hemen kültürel bir yurdu olmuştur."

Halikarnas Balıkçısı’nın yukarıdaki ifadesinden hareketle, yurtlanma kavramını öne sürmek istiyoruz. Yurt göçerlik üstünden gelişen bir sözcük olup; insanın doğup büyüdüğü yer olarak da, yaşadığı ve barındığı yer olarak da geçmektedir. Öyleyse; kültür taşıyıcılığı adına, belli bir yere veya kimliğe (tüm anlamıyla, kapanarak) ilişik olmak/oldurulmak, devingenliğe set çeken bir etmendir. Balıkçı’ya göre; uygarlık, çok farklı kimliklerin ve kültürlerin birbiriyle etkileşimi, birbirlerinin içine geçmesi sonucu ilerleyişini sürdürmektedir.

Coğrafi haritanın üstünden de gidecek olursak; Anadolu, farklı oluşumların uğrak yeri olmuş bir geçiş alanı, bir potadır. Kervanların göçüp kalktığı, Bizans’tan Selçuklu’ya türlü kültürün birbirini etkilediği, Aziz Paul’den Belh kökenli Mevlana’ya türlü ismin, türlü dinin köklendiği karma bir topraktır. Felsefe, günümüzde İzmir olarak bilinen İyonya’da (Ionia) başlamıştır. Bizler, Milet filozoflarının kuşaklar boyu süren arayış hikâyelerinin o aramaya devam eden çocuklarıyız. Onların evrene sordukları ilk sorularız ve hâlâ, tazeliğimizi koruyoruz. Atalarımızdan biri de Thales’tir. Selam sana matematikçi, astronomi uzmanı, arkhe suyla zihinlerimizi yıkayan sakallı karizma… Yedi bilgeden biri, felsefe peygamberi… Çokluk kendisinden türememiş midir, felsefe ‘nedir’den? Öyleyse; kendini bilmek ‘nedir’ sevgili Thales, aradığını?

Milet'li Thales (MÖ624 - MÖ 546)

 

Mitolojik bir karakter olarak önemsediğimiz, asma ve tiyatro tanrısı olarak bilinen Dionysos’un da Denizli’nin Çal bölgesinde yaşadığı rivayet edilir. Ayrıca, tiyatronun ilk kez oynandığı Dionysopolis antik kenti de buradadır. Tüm bu sebeplerden ötürü, Dionysos’u merkeze alan ve alt metni ülkemize dair önemli vurgular taşıyan ‘10. Köy: Teyatora’ adlı senaryoyu yazmaya karar verdim. İlkçağ filozofları babalarımdı da, Hititler neyim olurdu peki? Dionysos benim hangi özelliklerimin temsiliydi? O, yaşama dair neliğimin/kimliğimin hangi tarafını açıklıyordu?

Aynaya yüzümü verdim de, sordum kendime. Taşın yarıklarından, otun sürgününden çatlayan kalabalık bir yüzleşme... Yüzümde atlar, yüzümde develer, yüzümde arabalar… Geçmişin tozlu masklarını taka çıkara, komedyaya âşık kanlı tragedyanın başrolündeyim. Kimi Antalya’nın turunçgili kokuyorum, kimi Nuh’un gemisinde sallanıyorum, kimi kör bilici Homeros’un koluna giriyorum.

Kendinden geçmek… Ülkenin dehlizlerinden… Soyun sopun kıyısından su çekmek, tarihin eşiğinden yılların tecrübelerini damıtmak…

‘‘Burası engin göklerin ülkesidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı şeyi değiştirir ve görülen bir şiire çevirir.’’, diyen Halikarnas Balıkçısı’nın çağrısına uyarak, biz de yüzyıllar öncesinden seslenen o şiiri -halkın da anlayacağı kimi kodlar koyarak- sinemaya evirdik. Böylesi bir senaryoyla, ‘‘grekoromenbizantikottomanik’’ olan katmanlı kültüre vurgu yapmak istedik.

Dionysos’un -babası Zeus’a kızarak-, kimsenin yalan söylememesi ve herkesin içinden geldiği gibi konuşması için lanetlediği 10. Köy’ün serüvenini yansıtmaya karar verdik. Dionysos’u; 2000’li yıllarda da köylülerle birlikte yaşamaya devam eden, ama kimsenin fiziki olarak görmediği tarihlerüstü, dillerüstü, gerçekliküstü bir ana karakter şeklinde kurguladık. Boyoz Akademi’nin yapımcılığını ve Bahadir Abşin’in de yönetmenliğini üstlendiği bu film; 2 Mayıs 2014’te Özen Film dağıtımıyla, vizyonda seyirciyle buluşuyor.

Filmde şarkı söyleyerek, oynayan muzip köy imamını; teknoloji delisi tatlı-sert bir nineyi; evde kaldığı için, bulduğu adamlarla beraber olan ve cinsel arzularıyla yaşayan köylü kadını; çapkın sevgilisinden sıkılan idealist bir öğretmeni; kocası tarafından terk edilip, gezici kumpanyada oyunculuk yapan cesur bir kadını; Dionysos’un hayatını köylülere canlandıran, ama feminen özellikler taşıyan süslü bir erkek oyuncuyu; nabza göre şerbet veren köy muhtarını; kendini Einstein’le özdeşleştiren ama köye sıkışıp kalan berberi göreceksiniz. Öyle ki; her biri o Dionysiak (Dionysiak) etkiyi, kimi antik kimi masalsı özelliklerle üstlerinde taşıyacaklar.    

Sonra; sanat sanat için mi, sanat toplum için mi tartışmasının süregittiği yerde; plastik sanatların ve güneşin tanrısı, biçimci Apollon’la, şarabın ve tiyatronun esrik tanrısı uyumcu Dionysos karşı karşıya gelecek. Oysa, ikisi de aynı babadan olma kardeşler değiller mi? Sanat bu melezlikten, çatışmadan beslenemez mi? Nietzsche dememiş mi Apollon ve Dionysos için: ‘‘…Birbirinden böylesine farklı bu iki dürtü yan yana var olur, çoğu kez birbirleriyle açık bir uyuşmazlık içinde ve birbirlerini karşılıklı olarak sürekli yeni daha güçlü doğumlara uyarırlar(...)”

10. Köy’de yaşayan Dionysos’un; ona müziği öğreten ve köylülerin içine karışarak Süleyman Dede adını alan Silenos’un; Dionysos’un hayatını canlandırmak ve koyun atlatma festivalinde çıkmak üzere gelen bir kumpanyanın; köye sürülen genç, güzel, yenilikçi bir öğretmenin yollarının fantastik-absürd öğeler taşıyan bir komedide kesişmesidir tüm hikâye. Filmin kendisi bir mitolojidir, Halikarnas Balıkçısı’na vefadır. İçimizde konargöçer özlemler, yerleşikliğin üstümüze gri baskısı, aşka olan inancımız ya da inançsızlığımız, kendin ya da kadın olmaklığın özgürlüğe atıf mücadelesi, iletişimsizlik, hız, kırsalın şehri ya da şehrin kırsalı yeterince tanımaması, sanat ve tiyatro sevdası, arkeolojinin bize ait özel bir yurtlanma şekli olduğuna yapılan vurgu, hepsi ve daha nice temel konu filmde ele alınıyor.                

Biz kimiz? Geçmişimiz kimlere dayanır? Ayağımız nereye basar ki, hangi aradalıkta nefes alırız? Bizi etkileyen, genetiğe ve kan bağına bağlı unsurlar nelerdir? Hangi aidiyetlerimizi, özelliklerimizi severken, hangilerinden hiç hoşlanmıyoruz? Hangi değerlerden kopamaz, ama aynı oranda onlarla da didişiriz? Bireyliğimiz nerede başlar-nerede biter, diyalektiğimiz nasıldır? Benzeri soruların ışığında insanları hem güldürecek hem düşündürecek hem de hüzünlendirecek bir film ‘‘10. Köy: Teyatora’’. Dionysos coşkunun olduğu kadar, melankolinin de temsilcisi değil mi zaten? ‘‘Tanrılığımdan soyunup insan suretine girdim.’’

Yücel Erten’in imlediği üzere, Nasreddin babamızın ve Kybele anamızın çocukları olan bizler, ‘yaşasın teyatora’ diyerek meraklarımızı, yaşama isteklerimizi, içli hallerimizi çarşılara, yeşil alanlara, sahnelere, arkeolojik kentlere iç içe sürüklemeye devam edeceğiz.

Yürü kendim, yürü ve ‘‘kendini bil’’. Apollon Tapınağı’ndan bir kere geçip, girişteki bu ifadeyi okuduğun an, artık farkındasın demektir!.. Anadolu’sun sen!.. Sen… Sen… Nerelisin, onu ‘kendinde(n)’ bil!..   

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri