10
Nisan

Onur Caymaz ile Söyleşi

10 Nisan 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Söyleşi - Onur Behramoğlu

Milattan önce 387’de Atina çevresindeki bir parkta Platon’un kurduğu Akademi, felsefe öğretimi ve tartışmaları içindi. 15. Yüzyılda Floransa’da Medici’nin çevresinde toplanan hümanistler,  akademi sözcüğünü canlandırdılar. İlk sanat akademileri de 16. Yüzyılda İtalya’da kuruldu ve bir atölyede toplanan sanatçılar aynı modele bakarak resim yapmaya başladılar. En eski örnek, 1531 tarihli Bandinelli akademisi.

Daima gelenek ve kuralları temsil eden akademilerle radikal, değişimci, bağımsız sanatçılar arasındaki mücadelenin tarihi eskidir. Şimdilerde İstanbul’da Akademi’ye bayrak açan akademiler, özgür-bağımsız ruhların bir araya gelerek ortalamaya-vasatın tahakkümüne-birörnekleşmeye meydan okudukları direniş ve duygusal-düşünsel sıçrayış odakları var: Gümüşlük Akademisi, Bodrum-Gümüşlük’te yazılmaya başlanmış görkemli bir şiirin şah beyiti gibi Arnavutköy’den de ses verirken, Aykırı Akademi de giderek sığlaşıp anlamsızlaşan internet dünyasında görülmemiş bir çiçek açıyor.

Onur Caymaz, 18-19 yaşlarımızda aynı öğrenci evlerinde edebiyat – en çok da şiir! – konuştuğumuz;  belki bir gece önce yazdığı öykülerini-şiirlerini paylaşabileceği kardeş bir ruh arayan bakışları, kıvırcık saçları, “Ah be Kaptan!”, “Olur mu öyle şey Reis!”, “Nasılsın babacan?” deyişleriyle kalbimdeki yeri kuşlarla, çocuklarla bir olan bin yıllık dostum. Aykırı’dan Gümüşlük’e her yerde beraberiz. Arnavutköy’deki benzersiz atölyesine konuk oluyorum şimdi, ‘yaratıcı okurluk’ nedir, nasıldır, onu anlatacak bana;

Şimdi babacan! Nereden başlamalı bilemedim aslında. Çok şey var söylenecek. Biz ikimiz konuşacağımız zaman nedense hep çok şey oluyor söylenecek. Senin cümlelerin beni bir yere, benimkiler seni bir yere çarpıp duruyor. Dostluk da galiba bu tür bir çarpışma. Biz ne kadar güzel dostlarız ki sessiz sözsüz anlaşırız der Nâzım bir şiirinde bilirsin. Evet geçen zaman bizde çok şeyi değiştirdi belki, Hasanpaşa’daki öğrenci evi, benim kurşun kalemle habire bir şeyler yazdığım kırmızı ajandam (şimdi kızım Nar’a kurduğum Nar Kitaplığı’nın bir yerinde eskimekte, hâlâ), o yılların Kadıköy’ü, o yıllar; bir sürü şey değişti gelgelelim bir şey, bir öz aynı kaldı... Ben bu atölyeyi de o özden oluşturmaya başladım. Şu aralar görüp duyuyorum bir yerlerde, yaratıcı okurluk mu olurmuş diye... Önce onu açıklayayım. Okumak zaten en az yazarınki kadar yaratıcı bir eylem, bundan dolayı yaratıcı okurluk demek, bir yandan da kusurlu bir şey ama benim buradaki ilk derdim bir ironi yaratmaktı, öncelikle diyeyim, öncelikle bir ironi yaratmaktı. Biliyorsun yeni dönemin “trendi” yaratıcı yazarlık kursları. Bir gün Füruzan bana hafif şakayla karışık şöyle demişti: “Ne dersin Onur, bu yaratıcı yazarlık şeylerine gitmeden öykücü olunmuyor galiba, ben de gitsem mi acaba?” Olur mu efendim, diye yanıtlamıştım hemen. Günübirlik Adada adlı bir hikâyeniz var sizin, ne yaratıcısı, ne yazarlığı, hangi atölye, hangi öğretmen yanına yanaşabilir. Ben de programımın ikinci haftasının listesine bu öyküyü koydum okuma parçası olarak. Benim atölyemde “ders sırasında” okuma diye bir şey sözkonusu değil, iki ders arasında geçen bir haftadaysa katılımcılar verdiğim parçaları okumak durumunda. Son zamanlarda biliyorsun, çevremizde okunması gereken yazar listesi epeyce daraldı. Tanpınar, Atay, Atılgan şemasına hapsolmuş durumdayız. Türkiye’nin hatta dünyanın en iyi yazarları bu üçlü! Tamam yahu, ben de bu yazarları bayılarak, severek okuyorum ama Füruzan’ın Günübirlik Adada’sını ne yapacağız. Necati Tosuner’in Sancı Sancı’sı ne olacak; Hulki Aktunç’un Bir Yer Göstericinin Hayatı’nı kim okşayacak; Haldun Taner’in Yaprak Ne Canlı Yeşil’de anlattığı o mükemmel kıza hangimiz âşık olacağız; Orhan Kemal’in Çikolata’sındaki tokadı hangimiz duyacak yanağında? Borges, Cortazar okumamış biri hiç şeftali yememiş birine benzer der, Cortazar’ın bir metroda geçen hikâyesini, Borges’in Aleph’ini... Bir de katılımcılarıma Leylâ Erbil’in son günlerini anlatıyorum Onurum. O güzel insanın, tanık olduğum son günlerini. Senin kadar yakınında değildim onun (benim yabaniliğim biliyorum) fakat Erbil’i tanımış olmayı anlatıyorum Arnavutköy’e gelenlere. Çünkü yazarlığın her şeyden önce biraz da yazarla ilgili olduğuna inanıyorum. Yukarıda demişsin ya; kuralları, bilineni, rağbet göreni temsil eden bir yanda; okuduğu şiir kendisine de dokunanların yaptığı diğer yanda... Yaratıcı okurluk öncelikle bu tür bir ironiden doğdu biraz. Peki ne kattım ben ona. Okumak için ne gerekiyorsa onu kattım. Harfleri kattım, harfler, semboller, sesleri kattım. Başka ne gerekir okumak için? Okurken bir çırpıda harcayıp hiç düşünmediklerimiz: Kelimeler. Kelimelerin hayatı. İkinci hafta kelâmı, anlamı, manayı, lafzı, lafı, söylemi, efsaneyi kattım işin içine. Üçüncü hafta bir taş daha koydum okuma denen yapının üzerine; bu kez cümle... Cümle, cem... Sonra kitap deyip geçiyoruz da tarihinden kaçımızın haberi var acaba; en eskinin ve en yeninin tabletlerinden alıp codexlere, papirüslere, bunların hikâyelerine dek nice yere gittim. Homeros da tutuyor elimizden bu yolda, İlhan Berk’in eski, unutulmuş bir şiiri de. Kendi edebiyat yaşamışlığım da atölyenin parçası, benim yazmayı denediklerim de... Kalemin tarihine girmedik mi peki? Tabii ki girdik. Kalemsiz kitap okunur mu hiç? Kalemi de kattım işin içine. Kalemin tarihi, ilk mürekkepçiler, is mürekkepleri, mürekkepbalıkları... Onur, sen anlıyorsun işte, hikâyeler, hikâyelere açılıyor hep. Son dersinin son bir saatini şarapla ve çiçeklerle yapmayı hayal ettiğim bir atölye bu. Üstelik baksana dışarda güneş de var, bir bahar atölyesi olsa olmaz mı? Tomris Uyar'ın bir hikayesinde, büyüyünce "sabun köpüğü üfleyicisi" olmak isteyen Şükriye diye bir kızdan bahsedilir... Ona adanmış bir edebiyat atölyesi, onun da hatırlandığı...

“Dostlarım yemekli bir toplantı düzenlediler. Latife geldi. Ben Türkçe konuşmadığım için, doğal olarak, çeviri önerdiler. İçimden bir şey bana, “Boş verin çocuklar, biz aramızda anlaşırız sanıyorum,” dedirtti…İşte bu tek ömrümüzde, ikimiz de birer anlatıcıydık. Birbirinin dilinden tek sözcük anlamayan iki masalcı. Gözlemlerimiz, anlatım özelliklerimiz, Ezopça bir hüznümüz dışında hiçbir şeyimiz yoktu…Elime bir defter alıp kendi resmimi çizdim. Latife’nin kitabını okuyordum. Sonra kalemi Latife aldı ve kâğıda batmış bir vapur resmi çizdi. İyi resim yapamadığını anlatmak istiyordu. Ben de kâğıdı ters çevirdim; vapur yüzmeye başladı. Latife bir desen daha çizdi. Resimlediği bütün vapurların battığını söylemek istiyordu. Ben denizin dibinde kuşlar olduğunu çizdim. O da gökyüzünde demir bir çapa yaptı. Latife, ondan sonra, bana şehrin eteklerine bir gece içinde yapılmış evleri belediyenin buldozerlerinin nasıl yerle bir ettiklerini anlattı. Ben de ona bir karavanda yaşayan yaşlı bir kadından söz ettim. Çizmeyi sürdürdükçe birbirimizi daha çabuk anlamaya başlamıştık. Latife eline bir ceviz alıp ikiye böldü, uzattı – bir beynin iki yarısı demek istiyordu!” Böyle anlatıyor John Berger, Latife Tekin ile tanışıp ‘konuşması’nı. Söyleşilerde soru sorulurdu, değil mi? Bense bunları yazmak istedim. “Türkçe konuşmadığım için” zerafetindeki İngilizliği, “Ben denizin dibinde kuşlar olduğunu çizdim.” cümlesindeki şiiri, insanlar arasındaki iletişimi-iletişimsizliği ve tüm bunların arasında yaratıcılığın nereden-nasıl filizlenebileceğini sordum kabul et.

Berger’ın kâğıdı ters çevirişinde nasıl bir imkân var görüyorsun değil mi? Ters çevirdim ve vapur yüzmeye başladı diyor. Bu pasaj, Şiirin Saati’nde olmalı, kitabın sonunda... Berger Alpler’de bir köy evinde şimdi, dağlarda, doksanına yakın; Latife’miz de Bodrum’da, Gümüşlük’te, taşların, o güzel gölün yanında. Denizin dibine çizilen kuşları ters çevirince, belki bulutların arasında uçan yapraklar gibi görünürler. Yaratıcılık böyle bir şey galiba... Nereden mi filizleniyor? Durup dururken filizleniyor... Bu sana bahşedilmiş bir şey ama... Bunun “kesinlikle” böyle olduğunu düşünüyorum. Bahşeden, bahş eyleyen kim? Buna Tanrı diyenler var; Cansever olsa “ey beni yaratan doğa” derdi. Kimi öz, kimi cevher der. Yaratıcılık tuhaf bir şey. Bu cevher varsa eğer bir atölyeye katılmaya da gerek yok. Cevherin yanında yazarlığın lafı olmaz zaten gel gör ki cevherin olmaması da hayatın sonu değildir. Kimde o kadar cevher var ki. İnsanlar milyonlarca yıldır var, yazı sadece şunun şurasında birkaç bin yıllık... Borges’in o sözünü bu nedenle çok önemsiyorum: “Okumak yazmaktan daha uygardır, daha entelektüeldir” diyor. Cevher umrumuzda değil Arnavutköy’de. Ben bu kitabı beğenmedim diyecek bir okur yaratmak amacındayım. Artık her yer kitap dolu, herkes cevhere sahipçesine kitap yazıyor, “hangi kitabı seçmeliyim” konusunda kendinden emin birine varmak çabasındayım. Kendi gündeminin peşinde bir insan. Kendimi de bu yönde yetiştiriyorum. İletişim, iletişimsizlik diyorsun ya, atölyede “dil” konusuna girerken Müzeyyen Senar dinleyeceğiz önce: “Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi, Dil’de yalnız dolaştım, gözyaşlarım dinmedi...” Dil diyor. Dil’de yalnız dolaştım. Bizim bildiğimiz dil olarak okuyunca şüphesiz bir imge bu. Ama burada Dil’den kasıt Büyükada’daki Dilburnu. Besteci Osman Nihat Akın, ölen tavla arkadaşı, tarihçi Ahmet Refik Altınay’a (Bektaşi dörtlüklerinden oluşan Gönül diye bir kitabı da vardır Altınay’ın, baksana reis, Gönül diyor kitabın adına) yazmış bu şarkıyı. 1937’de ölmüş Ahmet Refik Bey. Bir asır geçecek neredeyse üstünden ama yaşıyor şimdi ikisi de. Bir iletişim yöntemi olan dile, biz bu iletişim biçimiyle başladık işte! Yaya geçidinde bile durmaya erinen insanların iletişimsizliğinde yaşarken üstelik. Anlatabiliyor muyum. Ters çeviriyorum kuşları!

“Başka şehirlerde farklı diller konuşuluyor sanıyordum çocukken”, “Hayaller çocukluğundu, büyüdüğümüz zaman küçültüp ‘plan’ diyorduk onlara”, “Kolonya yanarak korur, koruduğu şeyi”, “Yaz, asker mektubudur, masal gibi çıkagelir.” Çok sevdiğim öykülerinden birkaç unutulmaz cümle işte. Aynı dili konuşmak mümkün mü? Bana hayallerini anlat, hayallerini? (Tam da buraya soru işareti koyma çocukluğunu) Nelere yanmaktasın? Masallara inanıyor musun, masal gibi çıkagelecek şeylere? Ve işte bir seferde dört soru yani dört elle sarılmışlığım, onurlu bir kardeşin güzel ellerine, emeğine.

Dil işi bu işte. Çocukken küçük gelen dünya büyüdükçe dil de büyüyor, sonunda yapayalnız kalıyor insan... Anımsamak buluşmak, unutmak özgürlükmüş, öyle der Cibran. Unuttuklarımla buluşmayı tercih ediyorum nicedir, anımsadıklarımla da özgür olmayı. Zaten insan asla bilmezmiş diyor Antik Çağ’ın babalarından biri, sadece hatırlarmış... Geriden getirip, kumun arasından biriktirip suyun yüzüne çıkardıklarınla yalnızsın. Benim bildiğim bu. Aynı dili konuşamıyorsun. Kaptan ne derdi biliyorsun. Vahim hata.... Hayallerini anlat, hayallerini demişsin ya... Ne güzel söylemişsin onu babacan... Sen böyle yazdığında onu orada duydum sanki. Geçen gün 1810. gösterimine gittim Ferhangi Şeyler’in. Ferhan ağbi... Kravatına rağmen yakaları bir türlü düzelmeyen bir liseliyken ne çok gitmiştim aynı oyuna. Hiç unutmamışım. Bir yerini unutmuşum ama... Tuhaf. Bu seferki izleyişimde yeniden hatırladım. Oyunun sonunda bir şey diyordu Şensoy. Geçen yüzyılın oyunu olduğu için şöyle bir cümle: “Eda ettik biz bir yüzyılı, güzel olur belki bizden sonraki, benim artık kimseye verilecek selamım da kalmadı...” O zamanlar bu son cümleden çok bir şey anlamamıştım. Ne diye bunca ünlü bir adamın, bunca şeyler yazmış, okumuş birinin selamı kalmaz ki falan diye düşünmüş olmalıyım. Aradan çok zaman geçti. Ne çok şeye küsmüş, kırılmış, incinmiş, incitmişim nice insanı. Aynı duyguyu oyundan çıkarken yaşadım biliyor musun? Kimseye verilecek selam... Hayallerim azalmış. Ne bileyim. Bizden sonraki zaman, çocuklarımızın zamanı güzel olsun, bunu istiyorum. Nar büyüsün sonra; onu göreyim istiyorum. Öyle bir hayalim var. Romanımı bitirebileyim istiyorum, canımı çıkardım bitirmek için. Nelere yanmaktasın demişsin. Ölen, kaybettiğimiz bütün çocuklara, Gezi’dekilere, Berkin’e, buna çok yandım. Eskiden de üzülürdüm böyle şeylere, Birgün’de de yazdım bunu, fakat evlat sahibi olduktan sonra daha çok koydu be! Bir hayalim de bu akademi işte. Özgür bir okulda, işin başında, yanımızda yine Latife Tekin olsun ama, öğretmenlik yaparak sürdürmek yaşamı. Otların, denizin arasında bir şeyler... Rakı da koksun arada bir. Şiir okunsun işte... Elitis’in dizeleri... “Ben bugün, o eski ben değilim...” Ritsos’tan iki üç kelimeler: “Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin / Görmeyeyim diye gözlerimi öperdin...” Bir de sevmek sevilmek işte. Başka ne hayali olacak ki insanın. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer dizesini yazan adamın adının Hayali olduğunu bilince hayal bile dokunuyor insana...

Son soruyu 4.5 yaşındaki Aras Behramoğlu sorsun, Nar Caymaz yanıtlasın: “Çimenler büyürken mavidir, değil mi?”

Güneş batarken acıtmıyorsa çimenler neden mavi olmasın...

Onur Caymaz’la Yaratıcı Okurluk Atölyesi 2.grup 21 Nisan Pazartesi günü başlıyor. Detaylı bilgi için;

http://www.gumuslukakademisi.org/Activities.aspx?id=93#.U0asKscVoic

 

 


Sayfa tasarımında kullanılan son fotoğraf Alastair Magnaldo'ya aittir.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri