31
Mart

Teresa Salgueiro ile Söyleşi

31 Mart 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Geçtiğimiz hafta, İş Sanat’ın Dünya müziği serisi kapsamında Portekiz’in kristal sesi olarak tanınan Teresa Salgueiro sahne aldı. 20 yıl boyunca solistliğini üstlendiği Madredeus grubu ile büyük bir çıkış yakalayan ve 1994’te Alman yönetmen Wim Wenders’ın çektiği Lizbon Hikâyesi filmiyle geniş kitlelere ulaşan sanatçı, O’Mistério albümünün Avrupa turnesi kapsamında İstanbullu müzikseverlerle buluştu. Karanlık sahnede ağır adımlarla ilerleyen Teresa Salguerio’nun sesinin gizemi tüm salonu adeta tütsüledi. Yedi tepeli Lizbon’un okyanus, özlem ve aşk kokan şarkılarını yedi tepeli İstanbul’a getiren Teresa Salgueiro ile konser öncesinde müzik çalışmalarını, fadoya olan tutkusunu ve Lizbon’u konuştuk.

 

Söyleşi- Işıl Gerek

 

Geldiğiniz topraklar müzikal anlamda öyle büyük bir zenginliğe ve çeşitliliğe sahip ki… Çok değerli isimler yetişmiş o topraklardan. Amalia Rodrigues, Carlos Parades gibi… Siz nelerden besleniyorsunuz? Solist olarak başladığınız kariyerinize söz yazarlığını da eklediniz… Size neler esin veriyor, sözleriniz neler anlatıyor?

Söylediğiniz gibi çok uzun yıllar benim için yazılmış şarkıları seslendirdim. Dünyanın birçok ülkesinde konserler verdim, farklı şehirleri gezdim, farklı kültürleri tanıdım. Söz yazmaya başlamadan önce, Portekiz’in geleneksel müziğinden esinlendiğimiz bir sound vardı şarkılarımızda. Ama son albümümle beraber ben de kendimi yeni bir maceranın içinde buldum, artık kendi sözlerimi yazmaya başladım. Ulaşmak istediğim şey aslında daha önceden yaptığım müziği, söylediğim şarkıların tınısını inkâr etmeden yeni bir tarz yaratmaktı. Çünkü daha önce seslendirdiklerim de benim çok inandığım ve kendimi adayarak söylediğim şarkılardı. Ama söz yazmaya başladıktan sonra kendimi tekrar etmek istemedim. Tabii bu benim için oldukça zorlu bir süreçti. Şarkılarımda hayatı anlatıyorum. Hayatı kendi bakış açımdan aktarmaya çalışıyorum demek daha doğru aslında. Çünkü bana çok özel bir hayat bahşedildiğine inanıyorum. Düşünsenize 86-87’den bu yana şarkılar söylüyorum, konserler veriyorum. Kendimi müzik yoluyla farklı kültürleri tanımaya adadım. Bunun herkesin elde edebileceği bir şans olduğunu düşünmüyorum. Dünyayı görmek, kültürleri tanımak gerçekten büyük ayrıcalık. Farklı insanlarla, kültürlerle iletişim halinde olmak, farklı dilleri öğrenmek kişinin farkındalığını arttırıyor ve hayata bakışını değiştiriyor kuşkusuz. Hayata bu açıdan bakınca çok daha fazla değer vermeye başladım. İnsanın gelişimini gözlemlemek, geçirdiği evrelerin izini sürmek insana çok fazla şey katıyor ve öğretiyor. Çünkü insan değişen ve gelişen bir varlık. Buna rağmen insanoğlunun yüzyıllardır aynı hataları tekrarlamasına şahit olmak da çok üzücü tabii. Ama yine de tarihe baktığımızda, değişen dünya ile birlikte iyi yönde bir gelişim gösterdiğimiz ortada, çok yavaş bir süreç olsa da böyle olduğuna inanmak istiyorum. Sözlerim de işte tam olarak bu konulara odaklanıyor. Hayata duyduğum aşkı, insana duyduğum aşkı ve evrenin mucizelerine duyduğum aşkı anlatıyorum sözlerimde. Tabii ki bazı şarkılarımda aynı hataları tekrarlayan insanoğluna karşı duyduğum şaşkınlık ve isyan da var.

Şu anda dünya turnesini gerçekleştirdiğiniz O’Mistério albümünüzle, evrenin sırrına ulaşmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?

O’Mistério’yu iki yıl önce yayınladık. Ve o zamandan bu zamana da dünya turnesi kapsamında müzisyen arkadaşlarım ile beraber konserler veriyoruz. Albümle aynı ismi taşıyan bir şarkım var. O şarkıda hayatı kucakladığımı, hatıraların benim üzerimde yarattığı korkuyu da sevgiyle kabul ettiğimi ve huzurun ancak hayatın gizemini her yönüyle kabul ederek elde edilebileceğini anlatıyorum. Bu albüm aslında, insanoğlunun hayatın gizemi karşısında yaşadığı süreçlerin bir yansıması… Aslında hayat karşısında ne kadar küçük bir etki alanımız olduğunu, ne kadar hassas ve kırılgan olduğumuzu, sınırlarımızın ne kadar dar olduğunu ama buna rağmen ne kadar güçlü, yaratıcı ve cesur yanlarımız olduğunu fark edişimle birlikte kaleme aldığım sözler. Çünkü değişen dünyada insan üreten bir varlık. Yani hayatın olumlu ve olumsuz yanlarını sevgiyle kabul ettiğim, hayatın akışına teslim olduğum, ağzımızdan çıkan her sözcüğün, kullandığımız her mimiğin, aklımızdan geçen her düşüncenin evrende bir etki ve tepki alanı bulduğuna inandığım bir bakış açısına ulaştım ve şarkı sözlerini bu çerçevede oluşturdum.

Dediniz ki, çok farklı ülkeleri görme, farklı kültürleri tanıma fırsatım oldu. Peki, sizi en çok etkileyen hangisiydi?

Hepsinin ayrı ayrı beni çok etkilediğini söylemeliyim. Ama illa bir örnek vermem gerekirse ülkem diyebilirim. Bunu ülkemi kayırmak manasında söylemiyorum. En iyi bildiğim, en iyi tanıdığım kültür bu olduğu için, ülkemin geçirdiği süreçleri daha yakından takip ettiğim için böyle hissediyorum galiba. Sonra kültürel çeşitliliğin büyük bir zenginlik olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda farklı ülkelerde doğmuş ve yetişmiş olsak da ne kadar benzer özelliklere sahip olduğumuzu görmek de beni çok etkiliyor. Neticede hepimiz insanız. Ve ihtiyaç duyduklarımız aslında çok basit ve benzer şeyler. İnsan en çok sevmeye ve sevilmeye ihtiyaç duyuyor. Kendini ve diğer insanları sevmeye, kendine ve diğer insanlara saygı duymaya ihtiyaç duyuyor.

Müziğe çok erken yaşta başladınız. Bu uzun ve başarılı müzik kariyerinin yanında bir de sinema var. Lizbon Hikâyesi sizin için nasıl bir tecrübeydi?

Son derece ilginç olduğunu söyleyebilirim. Hem benim için hem de müzisyen arkadaşlarım için. Şöyle güzel bir tesadüf de olmuştu. Wim Wenders, grubumuzdan filmin müziklerini yapmamızı istedi. O zaman, O Espirito da Paz isimli albümümüzü kaydediyorduk. Aynı anda bu filmin müzikleri için yeni bir albüm çalışmasına başladık. Bu başlangıçta Wenders’ın, Lizbon’un kültür başkenti seçilmesiyle birlikte kısa, belgesel tadında çekeceği bir film olacaktı. Ama müzikler o kadar etkileyici ve güzel oldu ki, bunları bir belgeselden çok uzun metraj bir filmde kullanmalıyım diye düşündü. Yani hem grup hem de benim için çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Zaten ben Wim Wenders filmlerini çok severdim. Onunla birlikte çalışmak gerçekten büyük bir onurdu.

Wim Wenders için “güzel müzikli filmlerin yönetmeni ya da güzel müziklerin filmini yapan yönetmen” demeleri boşuna değil o halde?

(Gülüyor.) Tabii tabii. Wim Wenders’ın kendi de müzikle çok iç içe zaten. Buena Vista Social Club yine Wenders’ın çektiği ve çok sevilen bir belgesel. Wenders’ın müzikle olan bağını bu filmde de net bir şekilde görebilirsiniz. Bu film sayesinde, Buena Vista Social Club’ün değerli müzisyenleri tüm dünyada merakla takip edilir oldu. Öncesinde belki hak ettikleri ilgiyi bulamamışlardı ama Wenders’ın filmiyle Küba’nın bu değerli isimleri artık tüm dünyada tanınıyor ve konserleri ilgiyle takip ediliyor.

Peki, Lizbon’u bize nasıl anlatırsınız? Sizin Lizbon’unuz nasıl? Sizin için Lizbon’u diğer şehirlerden farklı kılan ne? Gerçekten söylendiği gibi İstanbul ile benzerlik taşıyor mu?

Yine fanatik bir şekilde anlatıyor konumuna düşmek istemem ama Lizbon gerçekten benzersiz bir şehir. Portekiz keza öyle. 900 yıllık köklü bir tarihe sahip. Ve ülkenin şu anda sahip olduğu sınırlar, dünyada antikliğini kaybetmemiş, aynı kalmayı başarmış, tarihsel birikimini ve zenginliğini korumuş ender bölgelerden. Ve İspanya ile birlikte uzun bir direniş öyküsü var aslında. Biz bir yarımada ülkesiyiz, Avrupa’nın en batı ucunda yer alıyoruz. Yarımadanın bir tarafında kıyı şeridi, bir tarafında İspanya yer alıyor. Eğer dünyanın farklı ülkelerine seyahat edecekseniz, denizi geçmek zorundasınız. Ülkenin bu coğrafi konumunun bizim ülkemizin insanına çok farklı özellikler kattığına inanıyorum. Ve bu topraklar, henüz Portekiz ismini almadan önce de çok farklı kültürlere ve kimliklere ev sahipliği yapmış. Kültürlerin iç içe geçtiği bir ülke Portekiz. Lizbon’da da Portekiz’in her yerinden insanlar yaşar. Dolayısıyla fiziki güzellikleri ve kültürel zenginliği göz önünde bulundurulduğunda İstanbul’u andırıyor. Tıpkı İstanbul gibi, Lizbon da yedi tepe üzerine kurulu ve etrafı sularla çevrili. Ama yine söylüyorum Lizbon’u benim için farklı kılan kesinlikle insan boyutu. Lizbon’da insanlar gerçekten insanca yaşar. Kozmopolit bir yer olmasına rağmen hala komşuluk ilişkileri korunur, insanlar birbirine yardım eder, hoşgörü vardır. Bu yüzden çok özel bir şehir olduğuna inanıyorum.

Fado da bu köklü tarihin ve kültürel çeşitliliğin sonucunda sizin topraklarınızdan tüm dünyaya yayılmış. Fadoyu bu kadar melankolik yapan ne?

Fado elbette uzun bir tarihi birikimin ürünü. Ama fadonun bunun da ötesinde, özlem duygusunun müzikle ifadesi olduğunu söyleyebilirim. Portekizli insanlar tarih boyunca birçok kez topraklarını terk etmek zorunda kalmışlar, dünyanın farklı yerlerine gitmek ve ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmışlar. Fado aslında maddi ve manevi güçlükler yaşayan insanların arasından doğuyor. Fado bana her zaman insanın ne kadar saygın bir varlık olduğunu hatırlatır. Çünkü bunca imkânsızlığa rağmen insanın direniş öyküsünü anlatır. Ve elbette Amalia Rodrigues’ten bahsetmezsem tüm bu anlattıklarım yarım kalmış olur. Fado, bir müzik türü olarak benim için Amalia’dan önce ve Amalia’dan sonra olmak üzere iki bölüme ayrılıyor. Amalia Rodrigues sıra dışı bir sesti. Çok güçlü ve parlak bir tınısı vardı sesinin, kendi sözlerini de yazardı, bu anlamda ciddi bir hayat tecrübesine ve birikime de sahipti. Fadoyu öyle bir boyuta taşıdı ki, farklı türlerde müzik yapan besteciler, onun melodilerinden ve sözlerinden esinlendi. Ve Fado hem diğer müzik türlerini etkilemeye başladı hem de çok daha geniş bir alana yayıldı. Amalia’dan önce fado sözleri daha çok aşk, korku gibi insanın en temel ve belki de klişeleşmiş duyguları üzerine yazılırdı. Amalia ile birlikte sözler adeta seviye atladı, artık insanlar antik şairlerin sözlerinden besteler yapmaya, toplumsal ve sosyal konuları da içeren sözler yazmaya başladılar. Hayatın içinden doğan fado, böylece hayata daha da yakınlaşmış oldu. Şunu da söylemeliyim. Amalia'nın bu yaklaşımı birçok insan tarafından eleştirildi, insanlar onun yenilikçi yaklaşımını kolaylıkla kabul ettiler diyemem. Ama yine en sonunda, Amalia, fadonun ta kendisi oldu.

İş Sanat’ın Dünya müziği serisi, 25 Nisan’da Paloma San Basilio, 20 Mayıs’ta Ayo ile devam edecek.

Sahne Fotoğrafları – K. Mehmet Girgin

Lizbon Fotoğrafı - Orçun Dalarslan

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri