20
Mart

Raks Eden Kaos

20 Mart 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

Aşkı, ilerleme motoru olarak tarif ediyorum

anlıyor musun sevgilim müthiş bir aşk filmi aslında direniş

sürecek!

Uluer Aydoğdu

Nietzsche, çevremizde gördüğümüz her şeyin yapımında çalışan atom altı parçacıkları aşağı, yukarı ve tılsımlı kuarklar ve despotluk planlarına nanik yapan Çapulcular’la birlikte aynı kompartımandaydım, amma şamataydı ha!

Her başımızı kaldırdığımızda üzerimize diktikleri ‘zorbalık/zulüm kayası’na başımızı çarpıp canımızın yanacağından korktuğumuz için mi ölü taklidi yapıyorduk yoksa çoktan ölmüştük de haberimiz mi yoktu, Gezi Parkı Direnişi, tam da bu arazide bu ‘çıkmaza bir açacak’ bulabilir miyim diye eşelenirken çıkıp geldi. “Eğer görebilen gözler olsa uyuklayan kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdü”, Nietzsche’nin bu sözünü, termodinamiğin genel ilkesi sayabilir ve buradan hareketle uyuklar gibi görünen bir kesimin aslında içten içe kaynadığını, niceliksel birikimin gelip çatallanma eşiği de diyebileceğimiz bir yoğunluğa dayandığını ve hatta bir “ölümcül sıçrama” arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz, hayaller vardır gerçeklerden daha zengin: Hayal et, daha neler var, neler!

Oluşmak ya da oluşamamak

Shakespeare’in ünlü sözü “bütün mesele olmak ya da olmamak”tan yola çıkıp, ama bu sözün tam tersine meselenin oluşmak ya da oluş(a)mamak olduğunu başta söyleyeyim. Oluşmaktan başka bir varlığımızın olmadığını söylüyorum ya da olmak (being), oluşmak (becoming) denen şeyin ta kendisi. Gezi Parkı Direnişi boyunca her an değişik değişik biçimlerde yapılanan Çapulcular, Nietzsche’nin “akış (flux)”, benim de oluş (becoming) dediğim olguya katkıda bulundukları için “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” ve “hareketli” sıfatlarını çoktan hak ettiler. Çapulculara karşı çıkan kesimin ise “çöküş (dekadent)” içinde olduğunu, olsa olsa ancak “olumsuz” ve “hasta” sözcükleriyle tanımlanabileceğini söyleyebiliriz.(1) Öyle görünüyor ki öyle ya da böyle içinde olduğumuz iki farklı “Güç İstenci” arasındaki çelişkinin ölümcül olduğu yerdeyiz.

Nietzsche, “ince tanecikli” bir bakışla ikilikler üzerine inşa edilmiş iki tabanlı logaritmik iskambil kâğıtlar kulesini yıkarak “oluş” tabanlı bir dünyaya sıçrar ve oradan, ‘zarlar yuvarlanıyor, zarlar henüz gelmedi’ diye seslenir bize hilesiz hurdasız. Ben de hile yapmadan, şöyledir/böyledir diye dır-dır etmeden, daha doğrusu “olumlama ve değilleme yapmadan konuşmak” istiyorum.  “Olumlama ve değilleme yapmadan konuşmak”, Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in (Collège de FranceDers Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!” Bu gibi, yani bize saçma ve mantıksız gelen durumlarda kendimizi bir çıkmaza girmiş gibi çaresiz hissederiz. Belki de yeni bir bilince ihtiyacımız vardır.(2) Öğrenciyi yeni bir gerçekliğe hazırlamak için titizlikle düzenlenmiş paradokslar (koan), “anlatıldığına göre müridin kalbini ve ruhunu kıskıvrak yakalar ve hakiki bir ruhsal çıkmaz yaratır ki bu, bütün dünyanın muazzam bir şüphe ve sorgulama kütlesi haline geldiği sürekli bir gerilim halidir.” Heisenberg benzer bir hali yaşadığını söyle anlatır: “Bohr ile gece yarılarına kadar uzun saatler boyunca devam eden ve hepsi de umutsuzlukla sona eren tartışmaları hatırlıyorum. Bir akşam tartışma bittiğinde yalnız başıma yakındaki parkta yürürken kendime şu soruyu tekrar tekrar sordum: Doğanın, bu atom deneylerinde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün olabilir miydi?” Elbette hayır. Öyleyse, Şu-Şan’ın elinde tuttuğu çubuk, yalnızca şu ya da bu olamayacak kadar çok şeyi ifade eden süreçler içre süreçler çokluğudur. Evet, evet raks eden kaostur.

Açık Yapıt

Gezi Parkı Direnişi, ‘kendisi için-kendiliğinden’ ya da homojen-heterojen ikiliklerinin ötesinde, ikiliklerin bir ayağına indirgenemeyecek kadar bir dolu olasılığı, bin bir çeşit hayali ve kaçış çizgisini ifade ediyor. Daha da önemlisi hayat denen şeyin, bir ölüm-kalım süreci olmaktan daha çok, “bir olanaklar alanı, seçim yapmaya”, oluşmaya, burada kalmamaya bir davet, bir “açık yapıt" (3) olduğunu göstermesi bakımından da özel bir yere sahip.

Oluşmak nedir peki? Durmadan durumlar yaratarak uzay-zaman düzenlemeleri yapan ve öngörülmez olasılıkları (Is Future Given,(4) (gelecek verili midir?) diye soruyordu 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine, söyleyelim hemen, gelecek, ancak başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir şeydir) içinde taşıyan bir çokluktur. Burada kalmamaya çağrılı olmak, hep birlikte, bütün oyuncularla birlikte durmadan etkileşimlerde bulunmak, bitmez tükenmez alışverişlere girişmektir. Önemli olan şu ya da bu olmak ya da olmamak değil, ama bir araya gelmeler, rastlaşmalar, birbirimizi kapıp çalmalardır; katılaşmalar, muhafazakârlaşmalar değil ucu açık olmalar -açık yapıt-, dünyaya çıkmalar, dünya açıktır ve birisi bana gülümsediğinde benim ona daha fazla gülümsemem, verilen armağana sessiz kalmamaktır. İşte, geleceğe bembeyaz gülümseyen Çapulcular, bunu yaptılar: Baskıcı ve giderek diktatörleşen iktidarın zulmüne karşılık insanın özünde olan ama engellenen “pervasızlık”, “boşalma” ve “ayaklanma”yı sürdüler sahaya bir karşı armağan (potlatch) olarak. Belki de Bataille’ın söylediği gibi “cömert, sefih ve aşırı olan her şeyin yok olması ve yerine evrensel bir vasatlığın geçmesi” idi onları asıl rahatsız eden. Burada evrensel vasatlığı, pekâlâ muhafazakâr vasatlık, yani oluşmamak/oluşamamak, bir yere saplanıp kalmak olarak ele alabiliriz.

Nietzsche, insanı yeniden kainata, dünyaya dahil etmeye çalışıyordu -insan aşılması gereken bir şeydir. Tam da bu yüzden insanı dünyadan ayıran ne varsa, din, ahlak, kültür, yani kurduğumuz bütün anlam, değer ve kurallar Yaşlı Büyücünü Memeleri’dir, artık ne süt ne de zevk veren. İnsanın asıl varlığının oluş olduğundan hareketle durmadan kaçıp gittiğimizi, durmanın, yerleşmenin mümkün olmadığını düşünecek olursak olsalıkçı sıçrama eşikleri arasındaki determinist kuşaklardan geçerken, yani uyukluyor gözükürken bile kendini yadsıma dinamiği de diyebileceğimiz bir el hep iş başındadır. Avcı, kendinde, kendi kendine, kendini alt etmek için kendini ava dönüştürürken av da kendini avcıya dönüştürür. “İkiliğe dönüş mü bu? Hayır, iki hareketin her birinin diğerinin içine geçmesidir, düzenleme ikisini de bestelemektedir; her şey ikisinin arasında geçmektedir.” Kaldı ki av için ideal olan durum avcı için, avcı için ideal olan durum av için ideal değildir. Öyle ki av-avcı ikiliğinin ötesinde burada kalmamaya ayarlı kâinat tarafından çizilmiş bir eksen, bir entropi işlevi vardır.  Böyle böyle yeni anlam, değer ve kurallar, yeni türler, yeni yapı ve kurumlar ortaya çıkar, bütün yapıp ettiklerimiz bir araya gelerek, an ve an görece bütünler olarak bizi yapıp eder. Her an bir bütünü yaparken aynı zamanda da bu bütün tarafından yapılıp edildiğimizi söylüyorum. Dışarıdan bir efendiye, otoriteye ihtiyacımızın olmadığını… İçinde olduğumuz kadar içimizde olan canlı bir makinayı işletiriz hep birlikte. Kendinde, kendi kendine, kendini işleten Marx’ın naturwüchsiges çokluğudur (5) bu, oluş ya da “doğal-olarak gelişmişlik”. Burada, ‘bütün-parça’ ya da ‘parça-bütün’ düzeneği yerine ‘bütün-bütün’ ya da ‘parça-parça’ şeklinde bir düzenleme yaparsak bu, bizi hem hiyerarşik bir kodlamanın hem de düz/doğrusal bir çizginin esiri olmaktan çıkaracaktır.

Zamanın oku görünmüyorsa madde kördür

Giscard d’Estaing’in “melankolik bir şekilde söylemiş olduğu gibi bir düzen bozulması” yapılmıştır Gezi Parkı’nda. Nasıl “bir su akıntısı yeri kazar, hem de bu derin akıntı tüm örgütlenme planını yolundan çıkarır ve onun oyununu bozar" (6) sa Haziran Direnişi de despot iktidar aygıtının uzun bir süredir sürüp işlediği toprağı kazmış, iktidarın örgütlenme planını yoldan çıkararak onun oyununu bozmuştur. Aha işte şurada bir tuhafiye dükkânı sahibi, orada bir üniversiteli, kamusal evimiz meydanlara yürüyor işte şu işli-işsiz gençler, duvarlara yazılan şiirlerin duvarları aşındırması, annem, babam, teyzem, komşumuz Abidin bey… Böylece gelirler ve iktidarı sarsmaya başlarlar, birileri “Çapulcular bizimle beraber” diye çırpınır, ama bu insanlar bunlara karşı da savaşırlar, liberallere, döneklere bir de. Asıl olarak ise, Nietzsche’ci tarihin şizoit karakteri uyarınca, iktidara karşıdırlar ve her an yeniden yapılanan zekâlarıyla, durumlar yaratıp bu durumlara göre aldıkları tavırlarla herkesi şaşırtırlar. Bir ufku vardır onların ve bu ufuk ille de ufkun olması gerektiği yerde değil, anın, sevgilinin, ironinin olduğu yerdedir, oraya bakarlar göğe bakar gibi, 68 Mayıs’ı nasıl “moleküler bir çizginin patlamasıysa”, Türkiye, kasılıp gerilmeyi bildiği için, daha sonra, ileri hareket etme zamanı geldiğinde, geleceğe doğru fırlamayı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirmiştir, Haziran Ayaklanması işte bu kaçış çizgisi enerjinin patlamasıdır.

İcabında karınca, icabında kuş, icabında tırtıl oluş sanatı, bir yay oluş ve o yayın içine bir ok gibi yerleşip kendini geleceğe fırlatmak, uzay-zaman düzenlemeleri ya da go taşları gibi durumlar yaratarak ilerlemek… Zorbalığa karşı nüktedanlık; despotun aşağılamasına, bir karşı armağan (potlatch) Sidikli Kontes, iktidar aygıtına dönüşüp şizoitleşmemek, merkezileşip iktidarlaşmamak için kendi kendine bir savaş makinası, zalimlik aygıtına karşı hiç olmazsa bir ‘pahalıya mal olma makinası’ oluş.

Zamanın oku geleceği gösterir, ancak bazen görünmez, bu durumlarda madde kördür, uyurgezerdir,  düşünsenize kendinizi bilmediğiniz zamanları, zamanın oku göründüğünde ise uyanmalar başlayacaktır ki şimdi de böyle olmaktadır. Madde uyandığında yakın, uzak çevresiyle işbirliklerine, dayanışmalara girişir. Tırtıl, önce gerilir (yay), sonra yayın içine yerleştirdiği kendisini (ok) geleceğe doğru fırlatır. Anlaşılacağı üzere, yukarıda söz ettiğim zamanın oku soyut bir kavram ya da metafor olmayıp doğanın kullandığı kanlı canlı bir makinadır. Tabii, gelecek öngörülemez, yeni işbirliklerine, dayanışmalara girişmenin neleri oluşturacağını kestiremeyiz ama ok, yaydan çıkmıştır bir kere.

Hele bir uyanıp kalmaya görün!    

 

 


(1) Kuantumcu Nietzsche, William Plank, Çeviri: Cem Kılıçarslan, Mitra Yayınları, İstanbul, 2012, s. 16.

(2) Merleau-Ponty’e göre  “Genellikle bir aşırı aydınlanma bölgesi olarak kabul edilen bilinç, tam tersine bir belirsizlik ve bulanıklık bölgesidir.”

(3) Açık Yapıt, Umberto Ecco, Can Yayınları, Türkçesi: Pınar Savaş, İstanbul, 2001.

(4) Is Future Given, Ilya Prigogine, World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., Singapore, 2003.

(5) Metafor Olarak Mimari, Kojin Karatani, çeviri: Barış Yıldırım, Metis Yayınları, İstanbul, 2006, s. 44.

(6) Diyaloglar, Gilles Deleuze/ C. Parnet, Türkçesi: Ali Akay, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1990, s. 178. 

 

Kapak tasarımındaki illustrasyonda (kırmızılı kadın) Wales Art Review'den bir çalışma kullanılmıştır.

Sayfa tasarımında kullanılan fotoğraf (çapulcu) Josef Cramer'e aittir.

Sayfada kullanılan diğer fotoğraflar ve illustrasyonlarda referans bulunmamaktadır (çeşitli kaynak; twitter,tumblr) 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri