18
Mart

İçinden Deniz Geçer Çünkü Tufan Artığıdır

18 Mart 2014 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

 

Koşuşturduğuna bakmayın, sade ve sakindir aslında; yorgun ve bir o kadar özverili. Ummadığınız anda bir vapurda bulur adamı, bir bankta veya akşama çıkmış bir meyhanede. Ve çöker dizlerinin dibine, koyar tüm varlığını avuçlarına.

 

Orhan Gökdemir

 “Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis, git gide büyüyen bir ak karanlık,

Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş, kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,

o tozlu, korkunç yığına bakan göz, şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,

bu örtü tıpa tıp sana uydu, ey karanlık toprak,

ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,

döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!”

Fikret, güzellik sembolü olan şehri işte böyle anlatır “Sis” şiirinde. İmparatorluk çökmekte, başkent o çöküntünün tozu dumanı altında boğulmaktadır. Kirlenmiştir artık şehir. Acı olan, şehrin bu karanlık ve kalın örtüyü hak etmiş olmasıdır. Nitekim şehir bu sisi dağıtamamanın bedelini işgalcilerin çizmeleri altında ezilerek ödeyecektir.

Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”si ve Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul”u da aynı yoldan gider ve sisli bir şehri anlatır. Düşman geldiği gibi gitmiş ama sis dağılmamıştır.

Vedat Türkali, 'Sis' şairine ithaf ettiği “İstanbul” şiirinde Fikret’ten çok farklı bir yerdedir. Sis dağıtılmalıdır, dağıtılacaktır…

“Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul

Bekle bizi

Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi

Bekle dinamiti tarihin

Bekle yumruklarımız

Haramilerin saltanatını yıksın

Bekle o günler gelsin İstanbul bekle

Sen bize layıksın”

Fikret, “Aşiyan”a, Türkali hapse sürgün edilmiştir. Sürgünde yazılmıştır en güzel İstanbul şiirleri. Bir başka sürgün Nazım Hikmet Varna’da yönü İstanbul’a dönük her vapurda kaçak bir yolcudur. İşte o kaçak yolcu yazar İstanbul şiirlerinin en hazinini…

“Bir vapur geçer Boğaz’a doğru.

Nazım usulcacık okşar vapuru,

yanar elleri.”

AŞK VE ÖFKE

Söylenti o ki, yeryüzünün en güzel yerinde, sadece kendilerini düşünen saygısız bir insan ırkı yaşamaktaydı. Tanrı, bu soysuzlaşmayı haber aldığında yola koyuldu. Varıp Ölümleri uyaracaktı; çaldı kapılarını.

Sınamak için önüne insan eti koydular misafirin, tanrı mı yoksa sıradan bir ölümlü mü şimdi anlayacaklardı. Tanrı fark etti yapılanı, o anda yer gök inledi, alevler yağdı yeryüzüne. Ve fırtına bulutlarını ve denizleri ve ırmakları serbest bıraktı. Denizler taştı, insanları önüne katarak bir denizden ötekine aktı.

Derler ki İstanbul işte o öfkeden bize mirastır. İnsanın içinde fırtınalar kopartması, okyanus büyüklüğünde sevdalar biriktirmesi bundandır.

Yeryüzünde güzel olan ne varsa haşin bir geçmişin bakiyesidir çünkü. Nice fırtınalar, tufanlar ve sarsıntılardan sonra geriye kalandır güzel.

Onun için “Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl-ü behâdır. Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır” diyor Nedim. Onun için, “Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak, örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!” diyor Fikret. Onun için İstanbul sevgisine sinmiş bu dizginsiz öfke…

İçinden deniz geçen bir şehirse hele baktığınız, sadece bir tufandır görüp görebileceğiniz. Bir sevgilinin yüzene bakar gibi her baktığınızda, ürperten bir rüzgârdır İstanbul.

MEYİLLİ ŞEHİR

Bir Mayıs ortasında, erguvanlar çiçeğe durmuşken, Tanrı Merkür’ün kutsal günlerinde açıldı kapısı. Hayallerinin peşinden giden dahi imparator Constantin’in şehriydi, Nea Roma’nın başkentiydi. “Büyük Constantin”in 11 Mayıs 330’da kurduğu şehir, 1123 sene sonra yine bir Mayıs günü bir başka büyük imparator tarafından fethedildi; “Kayzer-i Rum” oydu artık.

Sonra yine işgaller, savaşlar, iç kavgalar, denizinde düşman gemileri.  Sonra acılar, yoksulluklar. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yine İstanbul…

Şemsi Belli, “İstanbul mektubu”nda anlatır bu kayıtsızlığı:

“Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.

Martılar yine öyle ürkek,

İnsanlar cesur,

Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Liseli gençlerin selâmı var

Yeni bir çete kurmuşlar soygun için.

Çapkın hırsız emekliye ayrıldı.

Vapurlar naylon külot taşıyor Akdeniz'den.”

İnsanların İstanbul’u bu, kayıtsız ve öylesine bir hayat, kadehinde sunduğu. Koşuşturduğuna bakmayın, sade ve sakindir aslında; yorgun ve bir o kadar özverili. Ummadığınız anda bir vapurda bulur adamı, bir bankta veya akşama çıkmış bir meyhanede. Ve çöker dizlerinin dibine, koyar tüm varlığını avuçlarına. Yedi tepesine bakarsanız anlarsınız, hem sizi terk etmeye meyilli, hem sadıktır.

Ama kedilere şefkatin, kuşlara yemin eksik edildiğine şahit olunmamıştır bu şehirde. Zaman zaman eşek adasına sürgün edilseler de köpekleri de özgür bir şehirdir burası ki yalnızca “hoşt” demeyi bilmeyen Frenkleri ısırır.

 

 

Orhan Gökdemir'in diğer yazılarını okumak için;

"Renklerin Kabahati Değil Hep Griye Çalmamız..."

"Özgürlüğün Rengidir Esmer, Çünkü Pişmeden Özgür olunmaz..."

"Cengiz Unutmaz"

"Zenciler Kötü Kokar Çünkü Üzerine Beyaz Adamın Kokusu Sinmiştir"

Dinler Tarihinde Senkretik Haller/ Dindar Nesile Din Bilgisi Dersleri

Sisler Ülkesi; Komitas'ı Bilir misiniz?

Aşık Bir Çocuk Olarak Doğdu Neşet Ertaş ve Aşık Bir Çocuk Olarak Öldü

Siber Direniş Örgütü; Redhack

 


Kapak ve sayfa tasarımında kullanılan fotoğraflar Yunus Öztürk'e aittir.

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri